|
İnsanoğlu kendi yetenekleri doğrultusunda hayal gücünü göstermenin çeşitli
yollarını kullanır ve bunu farklı sanat dallarında gösterir. Bilimkurgu
da bu çeşitliliğin bir sonucudur. Pek çok yazarla geniş bir evrene
açılan bilimkurgu gerek kitap ve dergi, gerekse sinema olsun geniş bir
kitleye ulaşabilecek bir kapasiteye sahiptir. Bence bilimkurgu, tıpkı
leziz bir yemek gibi zengin malzemelerden işlenip önümüze gelen mükemmel
hazinedir.
Günümüzde pek fazla ilgi göremeyen bilimkurgu bence ileride (veya
alternatif şimdiki zamanlarda) hayatın nasıl olacağına ışık tutan bir
kavramdır. Ne yazık ki çoğu kişiler bilimkurguya ön yargı ile
yaklaşırlar ve bilimkurgunun saçma bir kavram olduğunu düşünürler.
Herhalde bundan elli yıl önce küçük telefonlarla kablosuz olarak
haberleşeceğimizi hatta bunlarla fotoğraf çekebileceğimizi söyleseydik
bize deli gözüyle bakılırdı. Eğer bilimkurguya farklı bir bakış açısıyla
bakarsak, geleceğin tasvirlerinde şimdiki zamanın daha da ileri bir
aşamasını, gelişmiş teknolojilerin artıları-eksileri ve dünya dışı yaşam
şekilleri gibi konuları mükemmel bir ileri görüşlülükle uyumlu bir
anlatım potasında nasıl eritildiğini görebiliriz. Örneğin Philip K.
Dick’in, “Bıçak Sırtı”, adlı eseri bize geleceğin dünyasını radyoaktif
serpintiler içinde gözler önüne sunar. Anlatılan zamanda canlı hayvan
bulmak çok zordur ve pahalıdır. Çünkü canlı hayvanlar çok nadir
bulunmaktadır. Ama insanlar ne yapmışlardır, canlıları yerine
taklitlerini…Benim bilimkurgu kitapları arasında en çok beğendiğim
eserlerden biridir, “Bıçak Sırtı”. Size bu kitapta anlatılan şeyler şu
an saçma gelebilir ama küresel ısınmayı, giderek yok olan türleri, atom
bombasını ve bunların olabilecek sonuçları gözünüzün önüne getirin.
Şimdi bilimkurgu –en azından Bıçak Sırtı- size nasıl görünecektir? İşte
bilimkurgu budur. Size değişik ve birbirinden renkli kapılar sunar.
Bilimkurgu sadece gelecekten bahsetmez, şimdiki zamandan da kesitler
sunar. Aynı yazar, Philip K. Dick, Yüksek Şatodaki Adam adlı eserini
İkinci Dünya Savaşı’nı Almanların ve Japonların kazandığını kurgulayarak
yazmıştır.
Bilimkurgu biraz da imkansızlığı anlatır bizlere. Bir şeyler
kurgulanırken, onun o şeyin olabilecek sonuçları da göz önünde tutulur.
Olaylar birbiri ardı sıra gelir. Stanislaw Lem’in “Solaris” adlı
eserinde insanların bilinçaltına inebilen bir gezegeni okuruz. Ben
Solaris’i bir gezegen, bir kütle olarak değil de insan gibi düşünebilen
ve bilinci olan bir organizma olarak sergilenir gözlerimizin önüne.
Solaris, insan beyninin en ücra köşelerini okuma yetisine sahiptir.
Kelvin araştırmaya gittiği Solaris istasyonunda bir süre sonra intihar
ettiği eski sevgilisi Rheya ile karşılaşır. Solaris Kelvin’e kaybettiği
şeyi, imkansızı geri vermiştir. Ayrıca bu güzel eser iki kez filme
alınmıştır. Bilimkurgunun en başarılı eserlerinden biridir Solaris. Biz
de hatalarımızın telafisini, bedelini ödemeyi istemez miyiz? Elbette bir
geri dönüşüm isteriz. Ancak bu çoğu zaman imkansızdır. Ne ekersek onu
biçeriz.
Felsefe ile bilimkurgunun iç içe olduğunu düşünürüm bazen. Varolmanın
sorumluluğunu gösterir kimi zaman bilimkurgu. Arthur C. Clarke’nın kısa
bir öyküsünden yola çıkılarak yapılan 2001: Bir Uzay Macerası filmini
düşünün, filmin başında tarih öncesi çağlardan günümüze gelen bir kesit
sunuluyor. İlkellikten bir sonraki seviyelere doğru ilerleyen insan
giderek uzayda yolculuk yapabilecek konuma gelir. Artık gelişmiş
elektronik cihazlara bazı görevler verilmekte ve çeşitli sorumluluklar
yüklenmektedir. Filmde bu tür gelişmiş makinelerden olan HAL 9000’in
kırmızı renkli alıcısından insanları adım adım izlediğini fark ettiğimde
adeta kanım dondu. Hareketleri izleyen bir makine, dudak hareketlerini
okumayı bile akıl edebiliyor. Olayın bence en ilginç yanı bu
bilgisayarın ölümcül kararlar verebilmesi. Ancak bir şey gözden kaçıyor,
o da insanoğlunun cesareti. Aynı şekilde makinelerin ne kadar ileri bir
seviyede olduğunu anlatan “Yapay Zeka” adlı filmde çocuk robot David’in
kendine nasıl bir kişilik oluşturduğunu ve mavi perinin bir gün onu
insan yapacağı inancını yüreğine (belki de çipine demeliydim) nasıl
kazandırdığını görürüz. Ama David asla bir insan olamayacaktır, o bir
canlı bile değildir. Bilimkurgu bizlere böylesine gelişmiş aletlerin ve
bunların tepkilerinin çeşitli yönlerini ortaya koyar.
Frank Herbert’in Dune serisi başlı başına bir efsanedir. Baharatın hüküm
sürdüğü ve makinelerin olmadığı bir evrende, insanların arasında geçen
ve çöl gezegeninde yaşayan fanatik Fremenlerin kurtarıcısı rolünde Paul
Muad’Dib’i okuruz serinin ilk kitabında. Atreides Hanedanı ile Harkonnen
Hanedanı arasındaki savaş kanımızı dondurur. Dük Leto Atreides’in oğlu
Paul Atreides, babasının haince öldürülmesinden sonra Dune’un yerlisi
olan Fremenlerin arasında giderek bir lider konumuna gelecektir.
Mükemmel bir anlatım akıcılığı, konusu böylesine geniş kitabı bir
çırpıda bitirtiveriyor adeta. Kitap hakkında internette pek çok yorumu
inceledim. Bir keresinde öyle bir an geldi ki ben bu yorumların
tetikleyici etkisiyle aynı kitabı üç kere daha okudum. Kendi adıma
söyleyeyim, bu kitabı dördüncü kere de okuyacağım. Bazen bir kitabı daha
iyi özümsemek için birkaç kere okumak gerekir. İnanın, türü ne olursa
olsun bir kitabı birkaç sefer okuduğunuzda onda daha farklı şeyler
bulursunuz. İlk kitabın büyük başarısından sonra Frank Herbert Dune’ın
devamı niteliğinde beş adet kitap daha yazmıştır.
Örnekler daha da çoğaltılabilir. İnsanoğlu hep bir şeyleri merak etmiştir.
Uzay yolculuğunun nasıl olacağı, dış gezegenlerden gelen yaşam
biçimleriyle ilişkilerimiz ve gelişmiş makineler bunlardan sadece
birkaçıdır. Zaten merak duygumuz olmasaydı ilerleme de olmazdı.
Bilimkurgu geleceğe ışık tutan bir kavram olduğunu düşünürüm. John
Brunner’ın “Şok Dalgası Süvarisi” adlı eserinde insanlar telefonun
tuşlarını kullanarak kredi işlemleri yapabilmektedir. Dünyada iletişim
bir ağ sayesinde olmaktadır. Yazar bu kitabı 1974 yılında yazmıştır. Bu
konuda fazla bir bilgim yok ama o zamanlar, “İnternet” kavramının sadece
akademik düzeyde incelendiğini sanıyorum. Ancak günümüzde internet ile
istediğimiz her türlü bilgiye ulaşabiliyor, posta gönderebiliyor veya
herhangi bir ürünü sipariş edebiliyoruz.
Evet, bazen kitabını okuduğunuz bilimkurgu filmlerini beğenmekte güçlük
çekebiliyorsunuz. Yüzlerce sayfalık bir eserin bir buçuk veya iki
saatlik filme uyarlanması sonucunda bu tür filmlerde kitapta okuduğunuz
bazı ayrıntıları göremeyebilirsiniz. Bu zaman sıkışıklığına rağmen
bilimkurgu sineması bize, bir yandan koltuğumuza oturup ayaklarımızı
uzatmayı bir yandan da patlamış mısırlarımızı mideye indirmemizi
sağlıyor. Tabi hiçbir şey bence kitaplardan alınan lezzeti vermiyor.
Bilimkurgu gerekli malzemeleri size veriyor, yemeği pişirip afiyetle
yemek size kalmış
|