|
Bu hikaye çok uzun zaman önce
uzak, çok uzak bir galakside geçti. Çoktan bitti. Onu değiştirecek hiçbir şey
yapılamaz. Bu, aşka ve yitirişe, kardeşlikle ihanete, cesaretle fedakarlığa ve rüyaların
sona erişine dair bir hikaye. En iyi halimizle en kötü halimizin arasına
çekilmiş bulanık çizginin öyküsü bu.
Bir çağın sonunun hikayesi.
Hikayelerin tuhaf bir yanı vardır—
Bütün bunlar sözcüklerin zamanı ve uzamı ifade etmeye yetmeyeceği kadar uzun bir
zaman önce ve uzakta geçmiş olsa da, şu anda da gerçekleşmekte. Tam burada.
Siz tam bu kelimeleri okurken meydana geliyor.
Bu yirmi beş binyıllık bir dönemin nasıl kapandığının hikayesi. Yozlaşma ve
ihanet, bin yıldan beri süregelen barışı ezdi. Bu sadece Cumhuriyet’in sonu
değil; gece uygarlığın üzerine çöküyor aynı zamanda.
Bu Jedilar’ın alacakaranlığı.
Son şimdi başlıyor.
Giriş - Kahramanların Çağı Coruscant semaları
savaş ile alev almış durumda.
Baş gezegenin yörüngesindeki aynalarla sağlanan suni gün ışığının üzerinde iyon
motorlarının parlamaları ve patlamalarının yol açtığı benekler var; molozların
atmosfere girdiği zaman arkalarında bıraktıkları izler kördüğüm olmuş
kurdelalara benziyor. Gece tarafının gökyüzü, uyduların ve parlak
sivrisineklerin düzensiz spiraller şeklinde bıraktıkları izlerle bir araya geçen
sicimleri sayesinde sonsuz bir kafesle örtülmüş gibi duruyor. Coruscant’ın göz
alabildiğine uzanan şehrinde, tüm olan biteni çatı katlarından seyreden
varlıklar manzarayı büyüleyici bulabilir.
Ama içeriden bakıldığında, durum çok farklı.
Sivrisinekler aslında yıldız savaşçılarının motorlarının parlamaları. Parlamakta
olan bu sicimler, küçük bir kasabayı bile buharlaştırmaya yetecek kadar güçlü
turbolazer mermilerine ait. Uydu gibi gözükenler ise dev savaş gemileri.
İçeriden bakıldığında savaş, kokpitinin yanından geçerken bozuk bir işaret
cihazı gibi çınlayan lazer ışınlarından, kruvazörünün içine giren darbe etkili
misillerin yarattığı şoktan ve birlikte eğitildiğin, yemek yediğin, oynadığın,
güldüğün ve tartıştığın, öldüren varlıklardan oluşan tam bir düzensizlik ve
panik fırtınası. Bu savaş, umutsuzluk, dehşet ve tüm galaksinin seni öldürmeye
çalıştığına dair, içini bulandıran bir kesinli7k hissi.
Cumhuriyet’in kalıntıları arasında, şaşkına dönmüş varlıklar korku içinde
HoloNet’te canlı olarak yayınlanan savaşı izliyor. Herkes savaşın kötüye
gitmekte olduğunu biliyor. Herkes her gün daha çok Jedi’ın öldürüldüğünü ya da
tutsak edildiğini ve Cumhuriyet’in Büyük Ordusu’nun sistemlerden teker teker
sürüldüğünü biliyor, ama bu—
Cumhuriyet’in tam kalbine yapılan bir saldırı mı?
Coruscant’ın istilası mı?
Bu nasıl olabilir?
Bu bir kabus ve kimse uyanamıyor.
Varlıklar Ayrılıkçı droid ordusunun hükümet bölgesine akışını herkes HoloNet’ten
canlı yayında izliyor. Haberler, Galaktik Senato koridorlarında yok edici
droidler tarafından vicdansızca katledilen klon askerlerinin görüntüleriyle
dolu.
Rahatlayarak alınan bir soluk: Klonlar saldırıyı geri püskürtmüşe benziyor. Tüm
galaksideki oturma odalarında kucaklaşmalar, hatta küçük sevinç tezahüratları
var. Ayrılıkçı kuvvetler kendilerini indiren gemilere geri çekilip yörüngeye
doğru yükseliyorlar—
Kazandık! diyorlar birbirlerine. Onları durdurduk!
Ama ardından yeni raporlar geliyor —ilk başta sadece dedikodular— bu saldırının
bir istila olmadığına dair. Ayrılıkçıların gezegeni işgal etmeye
çalışmadıklarına dair. Bunun Senato’nun kendisine yapılmış bir yıldırım taarruzu
olduğuna dair.
Kabus daha da kötüleşiyor: Yüce Şansölye kayıp.
Naboolu Palpatine, galaksinin en çok takdir edilen adamı, eşi benzeri olmayan
politik yetenekleri sayesinde galaksiyi bir arada tutan kişi. Dürüstlüğü,
doğruluğu ve cesaretiyle Ayrılıkçılar’ın Senato’daki yozlaşmaya dair yürüttüğü
propagandanın yalandan ibaret olduğunu kanıtlayan kişi. Karizmatik liderliği
sayesinde Cumhuriyet’e savaşmak için cesaret veren kişi.
Palpatine saygı görmekle kalmıyor. Seviliyor da.
Kayboluşunun dedikodusu bile Cumhuriyet’e dost olan herkesin kalbine bir hançer
gibi saplanıyor. Herkes bunu içinde, kalbinde ve kemiklerinde hissediyor—
Palpatine olmadan, Cumhuriyet çökecek.
Ve şimdi doğrulama geliyor ve haberler tahmin edilenden de kötü. Yüce Şansölye
Palpatine Ayrılıkçılar tarafından yakalanmış— üstelik sadece Ayrılıkçılar da
değil.
Şu anda General Grievous’un elinde.
Grievous diğer Ayrılıkçı liderlerine hiç benzemiyor. Nute Gunray güvenilmez ve
rüşvet yiyen biri, ama o bir Neimoidialı: rüşvet yemesi ve güvenilmezliği olağan
ve hatta Ticaret Federasyonu yönetiminde bunlar birer erdem. Savaşın başladığı
Geonosis’teki silah ustalarının Arşidükü olan Küçük Poggle, çözümleyici,
acımasız ama bunların yanında şartlara göre davranan biri. Mantıklı. Kont Dooku
Senato’daki yozluk olarak gördüğü şeye karşı duruşu ve dürüstlüğü ile tanınıyor.
Yanıldığını düşünseler de, birçokları yanlış inançları konusunda gösterdiği
cesaret için ona saygı duyuyor.
Bunlar zorlu kimseler. Tehlikeli kimseler. Acımasız ve saldırgan.
Bunun yanında General Grievous—
Grievous bir canavar.
Ayrılıkçı Kumandan bir hilkat garibesi, droid ve etin birleşimi —ve droid
parçalarında geriye kalan yaratık etinden çok daha fazla merhamet var. Bu
yarı-canlı yaratık milyarların katili. Gezegenler onun emriyle yakıldı.
Konfederasyon’un kötülük dahisi. Zaferlerinin mimarı.
Gaddarlıklarının yazarı.
Ve duraçelik yumruğuyla Palpatine’ı sıkmakta. Yörüngedeki savaşın ortasında yer
alan kumanda kruvazöründen yaptığı özel bir yayınla bu haberi bizzat doğruluyor.
Galaksinin dört bir yanındakiler bunu izliyor, sarsılıyor ve bu korkunç rüyadan
uyanmak için dua ediyorlar.
Çünkü HoloNet’ten canlı yayınla seyretmekte oldukları bu şeyin Cumhuriyet’in
sonu olduğunu biliyorlar.
Çoğu gözyaşlarına hakim olamıyorlar; diğer birçoğu karılarını, kocalarını, kreş
arkadaşlarını, akrabalarını ve çocuklardan eniklere ve yumurtalara kadar her
cinsten yavrularını avutmaya çalışıyor.
Ama bir tuhaflık var: küçüklerden çok azının buna ihtiyacı var. Asıl onlar
büyüklerini avutuyor. Cumhuriyet’in bir ucundan diğer ucuna —kelimeler veya
feromonlarla, manyetik atımlarla, dokunaç örgüleriyle ya da zihinsel telepati
ile— küçüklerden yayılan mesaj aynı: endişelenmeyin, Her şey yoluna girecek.
Sanki birer mucize yaratacakmış gibi bu isimleri sayıyorlar.
Anakin ve Obi-Wan. Kenobi ve Skywalker. Klon Savaşları’nın başlangıcından beri
Kenobi ve Skywalker ifadesi tek bir kelime olarak kullanılıyor. Onlar her yerde.
HoloNet’in de yayınlamış olduğu, Ayrılıkçı düşmanlara karşı yaptıkları
operasyonlar sayesinde galaksinin en ünlü Jedilar’ı haline geldiler.
Galaksinin dört bir yanındaki küçükler onların adını, onlarla ilgili her şeyi
biliyor, maceralarını sanki onlar uygarlığı korumak için girişilmiş savaşta
birer savaşçı değil de birer yıldız sporcuymuş gibi takip ediyorlar. Yetişkinler
bile bu duruma kayıtsız değiller; sürekli tehlikeli oyunlara kalkışan
yavrularına şu soruyu sormayan çaresiz yetişkinler neredeyse yok gibi: “Sen
şimdi hangisi oluyorsun, Kenobi mi Skywalker mı?”
Kenobi savaşmaktan çok konuşmayı tercih ediyor, ama savaşma söz konusu olduğunda
onunla boy ölçüşebilecek yok gibi. Skywalker gözüpeklik ustası; şiddeti,
cesareti ve ağzı açık bırakan şansı ile Kenobi’nin dengeli istikrarının
tamamlayıcısı. Birlikte, birçok gezegende Ayrılıkçı istilasının üzerine bir Jedi
çekici gibi iniyorlar.
Coruscant semalarındaki savaşı seyreden birçok küçük şunu çok iyi biliyor:
Anakin ve Obi-Wan oraya vardığında, şu aşağılık Ayrılıkçılar bugün yataklarından
çıkmamış olmayı dileyecekler.
Yetişkinler işin doğrusunu biliyorlar elbette. Bu yetişkin olmanın bir parçası:
kahramanların HoloNet tarafından yaratıldığının farkında olmak ve gerçek hayatta
Kenobi ve Skywalker’ın sadece birer insan olduğunu bilmek.
Şayet efsanelerde onlar hakkında söylenen her şey doğruysa bile, tam vaktinde
oraya varacaklarından kim emin olabilir? Şu anda nerede olduklarını kim
bilebilir? Kimsenin bilmediği bir yerde Ayrılıkçı tuzağına düşmüş olabilirler.
Yakalanmış ve yaralanmış da olabilirler. Hatta ölmüş bile olabilirler.
Yetişkinlerin bazıları birbirilerine fısıldıyorlar, belki çoktan düşmüşlerdir.
Çünkü etrafta bir sürü hikaye var. Ama HoloNet’te değil tabii ki —HoloNet
haberleri Yüce Şansölyelik Makamı’nın kontrolü altında ve Palpatine’in ünlü açık
sözlülüğü bile buna benzer öykülerin anlatılmasına izin vermez— halkın kulağına
fısıltılar geliyor. Jedilar’ın hiç var olmadıklarını farz etmek istedikleri
kişilerin isimlerini söyleyen fısıltılar.
Sora Bulq. Depa Billapa. Karanlığa düşen Jedilar. Ayrılıkçılar’a katılanlar,
hatta daha da kötüleri, sivilleri katledenler ve yoldaşlarını öldürenler.
Yetişkinlerin içinde artık Jedilar’a güvenemeyeceklerine dair, iç bulandıran bir
şüphe var. Artık değil. En ulu olanları bile birden... değişebiliyor.
Yetişkinler efsanevi kahramanların sadece efsane olduklarını ve kahramanlıkla
alakalarının olmadığını biliyor.
Bu yetişkinler yavrularının avuntularıyla rahatlayamıyor. Palpatine yakalandı.
Grievous kaçacak. Cumhuriyet çökecek. Hiçbir insanoğlu bunu tersine çeviremez.
Hiçbiri bunu deneyemez. Kenobi ve Skywalker bile.
İşte galaksideki bu yetişkinler HoloNet’i yüreklerinin olması gereken yerde
küllerle seyrediyorlar.
Orada küller var, çünkü hiperuzaydan gerçek uzaya giren, gezegenin çekim
alanının çok dışındaki iki prizmatik şekli görmüyorlar; çünkü bir çift yıldız
savaşçısının hiperuzay halkalarından ayrılıp Ayrılıkçı akbaba savaşçılarının
silahlarından çıkan lazerlerin oluşturduğu fırtınanın içine girdiğini
görmüyorlar.
Bir çift yıldız savaşçısı. Jedi yıldız savaşçıları. Sadece iki tane.
İki tanesi yeterli.
İki tanesi yeterli, çünkü yetişkinler yanılıyorlar ve küçükler bu konuda haklı.
Bu, kahramanlar çağının sonu olsa da, en iyisi en sona saklanmış.
Bölüm Bir - Zafer
Karanlık cömerttir.
Sunduğu ilk hediye gizliliktir: gerçek yüzlerimiz tenimizin altındaki karanlıkta
saklanır, gerçek kalplerimiz daha derinlerdeki gölgelerde. Ama en büyük sırrımız
gizli doğrularımızı korumaktan değil, diğerlerinin doğruları bizden
saklamasından kaynaklanır.
Karanlık bizi, bilmeye cüret edemeyeceğimiz şeylerden korur.
İkinci hediyesi rahatlatıcı yanılsamadır: gecenin kucağındaki nazik rüyaların
gevşekliği, günün haşin ışığının geri çevirdiği hayal gücünün güzelliği. Ama en
büyük tesellisi, karanlığın geçici olduğu yönündeki yanılsamadır: her gecenin
sonunda yeni bir gün doğar. Aslında geçici olan gündüzdür.
Gündüz bir yanılsamadır.
Üçüncü hediyesi ışığın kendisidir: günler kendilerini bölen gecelerle, yıldızlar
da içinde dönendikleri sonsuz siyahlıkla tanımlanırken, karanlık ışığı kucaklar,
onu kendi benliğinin merkezinden çekip çıkarır.
Işığın her zaferinde, asıl kazanan karanlıktır.
1 - Anakin ve Obi-Wan
Uçaksavar ateşi dört bir yandan parlıyordu. Önündeki boşluğu dolduran dev savaş
gemilerinin turbolazerlerinden çıkan ışıkların kokpitinin yanından geçerken
çıkardığı vızıldamalar şarapnel parçalarının takırtılarından ve ışıkaltı
motorlarının inlemesinden daha da gürültülüydü. Patlamaların oluşturduğu
bulutların arasından o kadar yakın dalışlar yapıyordu ki, etrafa yayılan enerji
yıldız savaşçısını sarstığında, kafası pilot koltuğundaki destek parçalarından
sekiyordu.
Obi-Wan şu anda klonları kıskanıyordu: en azından onların kaskları vardı.
“Arfor,” dedi dahili telsizden, “inersiyaller hakkında bir şeyler yapamaz
mısın?”
Droid yıldız savaşçısının kanadındaki soketlerden birine bağlandı ve aynen bir
insan gibi ıslık çalarak özür diledi. Obi-Wan’ın kaşları iyice çatıldı. R4-P17,
Anakin’in eksantrik astromekanik droidi ile fazla zaman geçirmişti; R2-D2’nun
kötü alışkanlıklarını ediniyordu.
Savarların yeni patlamaları önünü kapatıyordu. Güç’e uzandı, şarapnel ve lazer
ışınlarının cızırdayan ağlarından arınmış, güvenli bir kanal aradı.
Hiç yoktu.
Hırıltısını dişlerinin arasına hapsetti ve yıldız savaşçısını, zırhını aşırı
olgunlaşmış bir Ithor yıldızmeyvesi gibi soyan bir başka patlamanın yanından son
anda geçirdi. İşin bu kısmından nefret ediyordu. Nefret ediyordu.
Uçmak droidler içindi.
Kokpitinin hoparlörleri cızırdadı. “Sizinle uçma konusunda aşık atacak bir droid
henüz yapılmadı, Üstat.”
Bu sesteki yeni derinlik onu hâlâ şaşırtıyordu. Sakin bir kendine güven.
Olgunluk. Daha geçen hafta Anakin on yaşında bir çocuk gibi Form I ışın kılıcı
dövüşü hakkında başının etini yiyordu.
“Kusura bakma,” diye mırıldandı, bir metreden daha uzak olmayan bir patlamadan
kaçınarak dalışına devam ederken. “Onu yüksek sesle mi söyledim?”
“Öyle olmasa bile önemli değil. Ne düşündüğünü biliyorum.”
“Öyle mi?” Kokpit camından baktığında eski padawanının baş aşağı bir şekilde
uçarak geldiğini, etraflarını çevreleyen şeffafçelik olmasa, el sıkışacak kadar
yaklaştığını gördü. Obi-Wan ona doğru gülümsedi. “Güç’ün yeni bir hediyesi
demek.”
“Güç değil, Üstat. Deneyim. Sen her zaman bunu düşünürsün.”
Obi-Wan sürekli Anakin’in o eski, kendini beğenmiş ses tonunu duymayı umut
ediyordu, ama hiç duymuyordu. Jabiim’den bu yana hiç duymamıştı. Belki
Geonosis’ten beri.
Savaş bu sesi kavurup yok etmişti.
Obi-Wan hâlâ deniyordu, ara sıra eski padawanının suratında gerçek bir gülücük
yakalamaya çalışıyordu. Anakin de hâlâ cevap vermeye çalışıyordu.
İkisi de savaş onları değiştirmemiş gibi davranmaya çabalıyordu.
“Ah.” Obi-Wan tek elini yıldız savaşçısının yekesinden kaldırıp, baş aşağı duran
arkadaşının dikkatini ön tarafa yöneltmesini işaret etti. Önlerindeki mavi-beyaz
bir ışık noktası birden dört iyon motorlarının bıraktığı kuyruklara dönüştü.
“Peki deneyimlerin bize doğru gelmekte olan bu tri-savaşçılar hakkında ne
yapmamızı öneriyor?”
“Dümen kırmamızı söylüyor —sağa!”
Anakin daha konuşurken Obi-Wan aynen o hamleyi yapmaya başlamıştı. Ama
birbirilerine ters duruyorlardı: Sağa kırmak Obi-Wan’ı bir yöne yollarken
Anakin’i zıttı istikamete göndermişti. Tri-savaşçılar’ın topları aralarındaki
boşluğa daldı, yıldız savaşçılarının kaçabileceğinden daha hızlı bir şekilde
takip ediyorlardı.
Panelinden bir ikaz çınlaması duyuldu: droidlerden iki tanesinin uzak sensörleri
ona kilitlenmişti. Diğerleri ortağının peşinde olmalıydı. “Anakin! Kayan-çene!”
“Ben de aynen öyle düşünmüştüm.”
Tri-savaşçıların yanından geçip, spiral çizerek döndüler. Droid gemileri canlı
bir pilotu öldürebilecek takip manevralarıyla döndüler.
Kayan-çene manevrasının adı, Kashyyyk’in kamçı-örümceğinin alt gagasından
esinlenilerek verilmişti. Peşlerinden hızla gelen droidler ve etraflarındaki
uzayı döven lazerlerle birlikte iki Jedi, gemilerini aynı hareketle çevirdiler
ve devasa Cumhuriyet kruvazörünün karşılıklı uçlarından kafa kafaya
birbirilerine doğru uçmaya başladılar.
Salt insan pilotlar için bu bir intihardı. Ortağınızın yıldız savaşçısının size
kayda değer bir hızla yaklaşmakta olduğunu gördüğünüz anda insan
reflekslerinizle harekete geçmek için çok geç kalmış olurdunuz.
Ama bu iki özel pilot salt insan olmaktan çok uzaktı.
Güç’ün etkisindeki ellerin kontrol ettiği Jedi yıldız savaşçıları dönerek
birbirilerinin o kadar yakınından geçtiler ki, az kalsın gemilerin üzerlerindeki
boyalar sıyrılacaktı. Tri-savaşçılar Ticaret Federasyonu’nun uzayda hakimiyet
için ürettiği en son droidlerdendi. Ama tri-savaşçıların droid beyinlerinin
elektronik refleksleri bile bunun için çok yavaş kalmıştı: takipçilerinden bir
tanesi Anakin’in takipçilerinden biriyle kafaya kafaya vuruşmuştu. İkisi birden
alevlerin arasında kayboldu.
Molozların ve genleşen gazın şok dalgası Obi-Wan’ı sarstı; kruvazörün ortasında
bir yere çakılmasına yol açacak bir taklaya girmemek için kontrol koluyla
mücadele etti. Gemisini daha doğrultamadan bir ikaz çınlaması daha duyuldu.
“Ah, harika,” diye mırıldandı. Anakin’in sağ kalan takipçisi hedefini
değiştirmişti. “Neden hep ben?”
“Mükemmel.” Kokpit hoparlörleri Anakin’in keyifli sesini taşıyordu. “İkisi de
senin kuyruğunda.”
“Benim kullanacağım kelime mükemmel olmazdı.” Obi-Wan yekeye yapıştı ve
etrafındaki uzay kızıla dönerken hızla çekti. “Onları ayırmamız lazım!”
“Sola kır.” Anakin’in sesi kaya kadar sakin gelmişti. “İskele tarafındaki
turbolazer kuleleri: Silahlarına doğru sür. Oradan sonra işi ben devralırım.”
“Senin için söylemesi kolay.” Obi-Wan kruvazörün üstyapısı boyunca sallandı.
Takipçi tri-savaşçıların lazerleri kruvazörün zırhından parçalar koparıyordu.
“Neden hep ben yem oluyorum?”
“Tam arkandayım. Artu, kilitlen.”
Obi-Wan yıldız savaşçısını geri tepen turbolazer toplarının arasına sürdü.
Enerji yayılması kokpiti bir gong gibi sarsıyordu. Peşinden gelen lazerler
yanından geçti. “Anakin, tam tepemdeler.”
“Tam önünde. Atış sahamı açmak için sağa kır. Şimdi!”
Obi-Wan iskele tarafı motorlarını ateşledi ve yıldız savaşçısı aniden sağa
döndü. Tri-savaşçılardan bir tanesi takip edemeyeceğine karar verdi ve Anakin’in
lazerlerinin tam ortasına doğru dümen kırdı.
Aşırı ısınmış gazın parlamasıyla bir anda yok oldu.
“İyi atış, Artu.” Anakin’in kokpitin içinde duyulan kuru kıkırdaması bir anda
Obi-Wan’ın sol kanadına isabet eden lazer mermilerinin sesleri arasında
kayboldu.
“Çekecek başka numaram kalmadı—”
Cumhuriyet kruvazörünü geçtikten sonra karşısında Ticaret Federasyonu’nun savaş
gemisinin kıvrık gövdesi yer alıyordu; iki dev geminin arasındaki boşluk
turbolazerlerin ışıklarıyla aydınlanıyordu. Enerji mermilerinden bazılarının
büyüklüğü kendi gemisi kadar vardı, en ufak bir temas onu atomlarına
ayırabilirdi.
Obi-Wan sağa doğru daldı.
Güç ona geçişte rehberlik ediyordu ve tri-savaşçının sadece elektronik
refleksleri vardı —ama bu elektronik refleksler neredeyse ışık hızıyla tepki
veriyordu. Sanki droid gemiyi çekme halatıyla sürüklüyormuş gibiydi, peşinden
ayrılmıyordu.
Obi-Wan sola, Anakin sağa kaydığında, tri-savaşçı ikisinin arasında bir yerlerde
sallanarak pozisyonunu koruyordu. Aynı şekli yukarı aşağı hareketler için de
yapıyordu. Hareketlerini Anakin’e göre ayarlıyordu; droid beyni ikisinin
arasında kaldığı sürece Anakin’in, ortağını vurmadan bir atış yapamayacağını her
nasılsa anlamıştı. Tri-savaşçı böyle bir kısıtlama altında değildi: Obi-Wan
kızıl iğnelerden oluşan bir fırtınanın arasına daldı.
“Savaşı kaybediyor olmamıza şaşmamak gerek,” diye mırıldandı. “Her seferinde
biraz daha akıllanıyorlar.”
“Ne dedin, Üstat? Duyamadım.”
Obi-Wan dar bir spiral çizerek Federasyon kruvazörüne doğru ilerlemeye başladı.
“Güverteye yöneliyorum!”
“İyi fikir. Manevra yapmak için biraz alana ihtiyacım var.”
Top ateşi daha da yakınlaştı. Obi-Wan’ın kokpit hoparlörleri vızıltılı bir ses
çıkardı. “Sağa kır, Obi-Wan! Keskin sağ! Seni yakalamasına izin verme! Artu,
kilitlen!”
Obi-Wan’ın yıldız savaşçısı Ayrılıkçı kruvazörünün kıç kısmına doğru ilerledi.
Uçaksavar ateşi onu geçirmeye çalışırcasına her yöne doğru devam etmekteydi.
Kanadının etrafında bir tur atarak tüm kruvazörü boydan boya kat eden servis
hendeğine girdi. Bu kadar alçak ve güverteye yakın olduğundan kruvazörün savar
topları ona ateş edecek açıyı yakalayamıyorlardı. Ama tri-savaşçı hâlâ
kuyruğundaydı.
Servis hendeğinin en ucunda yükselen köprü kısmını destekleyen dev kolonlar
Obi-Wan’ın küçük gemisi için yeterince yer bırakmıyordu. Bir yarım daire yaparak
hendekten dışarı çıktı ve kulenin açılı kenarına doğru yükseldi. Alt
motorlarının devreye girmesiyle önündeki köprünün pencerelerinin sadece bir
metre önünden geçti —tri-savaşçı aynı güzergâhı takip ederek onun peşinde
kalmayı başarmıştı.
“Tabii ki,” diye mırıldandı. “Yoksa çok kolay olurdu. Anakin neredesin?”
Sol kanadındaki kontrol yüzeyleri bir anda patladı. Kolundan vurulmuş gibi
hissetti. Yeke ile cebelleşirken bir yandan da bazı düğmelere dokundu. R4-P17
ona doğru bipledi. Obi-Wan telsizi açtı. “Tamir etmeye çalışma, Arfor.
Kapattım.”
“Kilitlendim!” dedi Anakin. “Haydi! Ateş —şimdi!”
Sağlam kalan kanadına yüklenip yıldız savaşçısını zor kontrol edilebilen bir yay
çizerek sağ tarafa çekti. Anakin tam o anda ateşlediği lazerleriyle son kalan
tri-savaşçıyı da buharlaştırdı.
Obi-Wan yıldız savaşçısını, Ayrılıkçı kruvazörün arkasındaki kör bir noktaya
getirip soluklanmak için bir süre burada durdu. “Sağol, Anakin. Bu —sağol. Hepsi
bu kadar.”
“Bana teşekkür etme. Ateş eden Artu idi.”
“Evet. Sanrım, istersen, droidine benim adıma teşekkür edebilirsin. Ve,
Anakin—?”
“Evet, Üstat?”
“Bir dahaki sefere yem sen olacaksın.”
***
Bu Obi-Wan Kenobi:
Uçmayı sevmeyen olağandışı bir pilot. Dövüşmemeyi tercih eden, müthiş bir
savaşçı. Sessiz bir mağarada oturup meditasyon yapmayı tercih eden, emsalsiz bir
arabulucu.
Bir Jedi Üstadı. Cumhuriyet Büyük Ordusu’nda general. Jedi Konseyi üyesi. Ama
içinde bunların hiçbiri olmadığını hissediyor.
İçten içe hâlâ bir padawan gibi görüyor kendisini.
Bir Jedi Şövalyesi’nin eğitiminin gerçekten ancak bir Üstat olduğunda başladığı,
Jedi Düzeni’nin en bilinen doğrusudur: çünkü Üstat olmak hakkında bilinen tüm
önemli şeyler ancak kişinin öğrencisinden öğrenilir. Obi-Wan bunun doğruluğunu
her gün hissetmekte.
Kendisinin de bir padawan olduğu zamanları hayal ediyor, aslında kendini hâlâ
öyle de hissediyor; kendi Üstadı’nın, Qui-Gon Jinn’in, aslında Theed’deki plazma
yakıtı jeneratör çekirdeğinde ölmediğini düşünüyor. Üstadı’nın bilge, yardımcı
elinin hâlâ kendisiyle birlikte olduğunu hayal ediyor. Ama Qui-Gon’un ölümü onun
için, uzun zaman önce uzlaştığı, eski bir acı.
Bir Jedi geçmişe tutunmaz.
Ve Obi-Wan da gayet iyi biliyor ki, Anakin’in üstadı olmadan yaşayacağı bir
hayat onu tamamen farklı bir adam yapacaktı. Daha küçük bir adam.
Anakin ona çok şey öğretti.
Obi-Wan’ın Anakin’e baktığında Qui-Gon’a benzeyen o kadar çok şey görüyor ki,
bazen içi sızlıyor; Anakin, Qui Gon’un dramatik şeylere olan meylini ve
kurallara karşı olan umursamaz tutumunu aynen yansıtıyor. Anakin’i eğitmek —ve
bunca yıl boyunca onunla beraber savaşmak— Obi-Wan’ın içinde bir şeylerin
kilidini açtı. Anakin onu biraz değiştirdi, mutlak doğrular karşısındaki ısrarı
konusunda sıktığı çenesini biraz olsun yumuşattı ki, Qui-Gon bunun her zaman
Obi-Wan’ın en büyük hatası olduğunu söylerdi.
Obi-Wan Kenobi rahatlamayı öğrendi.
Şimdi gülüyor, hatta şakalar bile yapıyor ve nazik bir esprinin sağlayabileceği
bilgelikle tanınır oldu. Kendisi tam olarak farkında olmasa da, Anakin Skywalker
ile olan ilişkisi sayesinde, Qui Gon’un bir zaman sonra olacağını iddia ettiği
gibi büyük bir Jedi Üstadı oldu.
Ama bundan tamamen bihaber oluşu Obi-Wan’ın karakteristik bir özelliği olmuş
durumda.
Konsey’e girmesi onun için tam bir sürpriz oldu; şimdi bile Jedi Konseyi’nin
onun yeteneklerine olan inancı ve bilgeliğine gösterdikleri itibar onu
şaşırtmakta. Büyüklük hiçbir zaman onun ihtirası olmadı. O sadece kendisine
verilen görevi yetenekleri elverdiğince en iyi şekilde sonuçlandırmayı istedi.
Jedi Düzeni içerisinde savaşçı yetenekleri kadar sezgilerine de saygı
duyulmakta. Yeni nesil padawanların kahramanı haline geldi; Üstatlar’ın bile
kendilerine örnek aldığı bir Jedi. Konsey’in en önemli görevlere atadığı bir
kişi. Alçakgönüllü, dengeli ve her zaman kibar.
Bir Jedi’ın gelebileceği en son noktada yer alıyor.
Ve Anakin Skywalker’ın en iyi dostu olmaktan gurur duyuyor.
***
“Artu, şu sinyal nerede?”
Kokpitin hemen yanındaki yuvasında bulunan R2-D2 ıslık çalıp bipledi. Anakin’in
konsolundaki çeviri şöyle diyordu: TARANIYOR. BİRÇOK ESY SİNYAL SIKIŞIKLIĞI.
“Devam et.” Obi-Wan’ın yıldız savaşçısının yalpalayarak uçuşuna baktı, sol
kanadının yüz metre açığındaydı. “Tedirginliğini ta buradan hissedebiliyorum.”
Kısa bir ötüş: BİR JEDİ HER ZAMAN SAKİNDİR.
“Bunu komik bulmayacaktır. Ben de bulmuyorum. Az şaka, çok tarama.”
Anakin Skywalker için yıldız savaşı muharebeleri en keyif aldığı şeylerden
biriydi.
Ama bu seferki değil.
Karşı tarafın sayısal üstünlüğü ya da içinde bulunduğu tehlikeden dolayı değil;
sayılar umurunda değildi, kendisinin çok büyük bir tehlike içinde olduğunu da
düşünmüyordu. Birkaç droid savaşçısı, altı yaşından beri pod yarışlarına katılan
ve dokuz yaşında Boonta Eve kupasını kaldıran birini korkutmaya yetmezdi. Ayrıca
bir pod yarışını bitiren ve hatta kazanan ilk insandı.
O zamanlar Güç’ü farkında olmadan kullanıyordu; Güç’ün içinden gelen bir şey
olduğunu düşünüyordu, sadece hissediyordu, bir içgüdü, bir dizi şanslı tahmin
onu başka kimsenin yapamayacağı manevralara sokuyordu. Ama şimdi...
Şimdi—
Şimdi sanki bütün savaş kafasının içinde olup bitiyormuş gibi Güç’e uzanıp
Coruscant uzayında sürmekte olan mücadeleyi hissedebiliyordu.
Aracı vücudunun bir parçası haline geldi. Motorunun titreşimleri kendi kalbinin
atışlarıydı sanki. Uçarak, köle olduğu zamanları, annesini, Geonosis ve
Jabiim’i, Aargonar ve Muunilist’i ve bu vahşi savaşın getirdiği bütün
felaketleri unutabiliyordu. Kendisine yapılan her şeyi.
Ve yaptığı her şeyi.
Etrafındaki savaş tüm gücüyle devam ederken, aşağıdaki gezegende kendisini
bekleyen kadına duyduğu aşkın yıldız ateşini bir kenara bırakabiliyordu. O kadın
ki nefesi Anakin’in soluduğu tek hava, kalp atışları duyduğu tek müzik, yüzü ise
gözlerinin görebileceği tek güzellikti.
Bunların hepsini bir kenara bırakabilirdi, çünkü o bir Jedi idi. Çünkü şimdi bir
Jedi’ın görevlerini yerine getirme zamanıydı.
Ama bugün diğerlerinden farklıydı.
Bugün sadece lazerlerden kaçma ve droidleri patlatma günü değildi. Bugün ona
neredeyse babalık etmiş adamın hayatıyla ilgiliydi: şayet zamanında ona
ulaşamazsa belki de ölecek olan adam hakkında.
Anakin daha önce bir kez geç kalmıştı.
Obi-Wan’ın kokpit hoparlörlerinden gelen sesi gayet düz ve gergindi. “Droidin
bir şeyler bulabildi mi? Arfor’dan hiç umut yok. Sanırım son mermi motivatörünü
kızarttı.”
Anakin eski Üstadının suratındaki ifadeyi aynen tahmin edebiliyordu: Sakinlik
maskesinin altında onu yalanlayan gergin bir çene, öyle ki konuştuğunda ağzı
neredeyse hiç açılmıyor. “Endişelenmeyin, Üstadım. Yer belirleyici işareti
çalışıyorsa Artu onu bulacaktır. Onu nasıl bulacağımızı düşündün mü, şayet
Şansölye—”
“Hayır.” Obi-Wan’ın sesi kendinden emin çıkmıştı. “Bunun hakkında endişelenmeye
gerek yok. Bu ihtimal gerçeğe dönüşmediği sürece sadece dikkatimizi dağıtır.
Olan üzerine eğil, olabilecek olana değil.”
Anakin, Obi-Wan’a artık bir padawan olmadığını hatırlatmamak için kendisini zor
tuttu. “Burada olmam gerekirdi,” dedi dişlerini sıkarak. “Sana söylemiştim.
Burada olmam gerekirdi.”
“Anakin, Şansölye, Stass Allie ve Shaak Ti tarafından korunuyordu. Bunu iki
Üstat engelleyemediyse, sen başarabileceğini inanıyor musun? Stass Allie akıllı
ve beceriklidir, ve Shaak Ti ise benim gördüğüm en kurnaz Jedi’dır. Hatta bana
bile birkaç ufak numara öğretmişti.”
Anakin etkilenmiş olmasının beklendiğini düşündü. “Ama General Grievous—”
“Üstat Ti onunla daha önce de karşılaştı, Anakin. Muunilist’ten sonra. Ti zeki
ve deneyimli olduğu gibi aynı zamanda çok yeteneklidir. Jedi Konseyi’ndeki
koltuklar sırf hediye olsun diye verilen şeylerden değildir.”
“Fark ettim.” Vazgeçti. Bir uzay savaşının ortası böyle tatsız mevzulara girmek
için uygun değildi.
Konsey üyesi olsun ya da olmasın, Shaak Ti ve Stass Allie yerine keşke kendisi
orada olabilseydi. Şayet orada olsaydı, Şansölye Palpatine şimdi çoktan evinde
ve güvende olacaktı. Ama Anakin aylardan beri Dış Halka’da kısılıp kalmıştı,
tıpkı bir padawan gibi ve Palpatine’in sahip olduğu tek koruma akıllı ve usta
olan Jedilar’dı.
Akıllı ve usta. Işın kılıcı arkasında bağlanmış bir vaziyette olsa dahi on tane
akıllı ve usta Jedi’ı rahatlıkla alt edebilirdi.
Ama bunu söylememesi gerektiğini de biliyordu.
“Kendine gel Anakin. Odaklan.”
“Anlaşıldı, Üstat,” dedi Anakin soğuk bir sesle. “Şimdi odaklanıyorum.”
R2-D2 bir şeyler bipledi ve Anakin konsolunu kontrol etti. “Onu bulduk, Üstad.
Tam önümüzdeki kruvazör. Grievous’un bayrak gemisi —Görünmez El.”
“Anakin tam önümüzde düzinelerce kruvazör var!”
“Etrafında akbaba savaşçılarının kaynadığı.”
Akbaba savaşçıları Palpatine’in yer belirten işaretinin gösterdiği Ticaret
Federasyonu kruvazörüne, metalik bir deniz yırtıcısı ile didişen Alderaan
yürüyen kıskaçları misali yapışmışlardı.
“Ah, demek şu.” Obi-Wan’ın karnının burulduğunu neredeyse duymuştu. “Ah, oldukça
kolay olacak...”
Şimdi bazı savaşçılar kruvazörden ayrılıp motorlarını ateşleyip, dosdoğru iki
Jedi’a doğru gelmekteydiler.
“Kolay mı? Hayır. Ama eğlenceli olabilir.” Bazen basit bir espri Obi-Wan’ın
rahatlamasına yardımcı olabiliyordu. “Dex’in yerinde bir öğle yemeğine bahse
girerim ki, senin her vurduğuna karşılık ben iki tane indireceğim. Artu skoru
sayabilir.”
“Anakin—”
“Tamam, akşam yemeği olsun. Ve söz veriyorum bu sefer Artu’nun hile yapmasına
izin vermeyeceğim.”
“Oyun oynamak yok, Anakin. Çok riskli.” İşte, Anakin’in beklediği ses tonu
duyulmuştu: Birazcık azarlayan, okul öğretmeni tonu. Obi-Wan yine kendisine
gelmişti. “Droid’in Tapınak’a bir rapor yolladı mı? Ve yıldız savaşçısı olan
herhangi bir Jedi’a çağrı yaptı mı? Ona her yandan yaklaşacağız.”
“Bir adım öndeyim.” Ama telsiz çıktılarını kontrol ettiğinde Anakin kafasını
salladı. “Hâlâ bir sürü ESY var. Artu Tapınak’a ulaşamıyor. Sanırım birbirimizle
konuşabilmemizin tek sebebi neredeyse yan yana olmamız.”
“Ya Jedi işaret göstericileri?”
“Hayır, Üstat.” Anakin’in karnına bir kramp girmişti, ama bu gerilimi sesine
yansıtmamak için uğraştı. “Buradaki tek Jedilar biz ikimiziz.”
“O zaman biz yeterli olmak zorundayız. Klon savaşçılarının kanalına geçiyorum.”
Anakin telsiz ayarını yeni bir frekansa geçirdiği sırada Obi-Wan’ın sesini
duydu, “Antika, sesimi duyuyor musun? Yardıma ihtiyacımız var.”
Klon yüzbaşısının kaskındaki mikrofon sesindeki tüm insanlığı alıyordu.
“Anlaşıldı, Kırmızı Lider.”
“Yerimi belirle ve müfrezeni arkama yerleştir. Biz içeri giriyoruz.”
“Yoldayız.”
Droid savaşçıları savaşın arka planında kendilerini kaybettirmişlerdi, ama R2-D2
taramalarıyla onları sürekli takip ediyordu. Anakin yıldız savaşçısının yekesi
üzerindeki elini sıkılaştırdı. “On tane akbaba, benim doğrultuma göre yukarıda
ve solda. Daha fazlası yolda, geliyor.”
“Onları gördüm. Anakin, bekle —kruvazörün hangar kalkanları indi! Yaklaşmakta
olan dört, hayır altı gemi okuyorum.” Obi-Wan’ın sesi yükseldi. “Tri-savaşçılar,
hızla yaklaşıyorlar!”
Anakin gülümsedi. Bu giderek ilginç bir hale geliyordu.
“Önce tri-savaşçılar, Üstat. Akbabalar bekleyebilir.”
“Aynı fikirdeyim. Geriye ve sağa geç, arkamda kal. İlk önce onları alacağız.”
Obi-Wan’ın önden gitmesine izin vermek mi? Havaya uçmuş bir kontrol yüzeyi ve
yarım yamalak çalışan bir R2 birimiyle mi? Hem de Palpatine’in hayatı söz
konusuyken.
Olası değil.
“Olumsuz,” dedi Anakin. “Ben kafa kafaya gidiyorum. Sizinle diğer tarafta
görüşürüz.”
“Sakin ol. Antika ve Yedinci Bölüğü bekle. Anakin—”
Yıldız savaşçısının ışıkaltı motorlarına hız verip yanından hızla geçerken
Obi-Wan’ın sesindeki asabiyeti duyabiliyordu: eski Üstadı hâlâ Anakin’e söz
geçirememeye alışamamıştı.
Anakin verilen emirleri pek de yerine getiren biri değildi. Ne Obi-Wan’ınkileri
ne de bir başkasınınkileri.
“Afedersiniz, biraz geç kaldık.” Çağrı kodu Antika olan klonun dijital sesi
sanki yemek ısmarlıyormuş gibi sakin çıkmıştı. “Hemen sağındayız, Kırmızı Lider.
Kırmızı Beş nerede?”
“Anakin, hizaya gir!”
Ama Anakin çoktan Ticaret Federasyonu savaşçılarıyla karşılaşmak üzereydi.
“Geliyorlar!”
Obi-Wan’ın tanıdık iç çekmesi telsizden çok net bir şekilde duyuldu; Anakin,
Jedi Üstadı’nın tam olarak ne düşündüğünü çok iyi biliyordu. Her zaman düşündüğü
şeyin aynısını.
Hâlâ öğrenmesi gereken çok şey var.
Yıldız savaşçıları etrafında toplanırken Anakin’in sırıtışı ince bir çizgiye
dönüştü. O da her zaman düşündüğü şeyi düşünüyordu.
Göreceğiz bakalım.
Kendisini savaşa verdi, yıldız savaşçısını çevirip silahlarını ateşledi,
etrafındaki droidler moloz ve aşırı derecede ısınmış gazın parlamaları arasında
yok oldu.
O da böyle rahatlıyordu.
***
Bu Anakin Skywalker:
Kendi neslinin en kuvvetli Jedi’ı. Belki de herhangi bir neslin. En hızlısı. En
güçlüsü. Yenilmez bir pilot. Durdurulamaz bir savaşçı. Karada, havada,denizde ya
da uzayda, yanına yaklaşabilen yok. Onda sadece güç, yetenek değil, cesaret de
var: zarafetle cüretkarlığın az rastlanan ve paha biçilemez birleşimi.
Yaptığı her işte en iyisi. Bulunduğu her yerde en iyisi. Ve bunu biliyor.
HoloNet haberleri onu Korkusuz Kahraman diye adlandırıyor. Ve neden olmasın?
Korkacak neyi var ki?
Sadece—
Korku onun içinde yaşamaya devam ediyor, kalbinin ateşten duvarlarını çiğniyor.
Anakin bazen kalbini bir ejderha gibi kemiren korkuyu düşünüyor. Tatooine’deki
çocuklar birbirilerine güneşlerin içinde yaşan ejderhaları anlatır; güneş
ejderhalarının daha küçük kuzenlerinin yıldız gemilerinden pod yarışçılarına
kadar her şeye güç sağlayan füzyon ocaklarında yaşadığına inanılır.
Ama Anakin’in korkusu daha farklı bir ejderha. Soğuk bir cins. Ölü bir cins.
Yeteri kadar ölü değil.
Obi-Wan’ın padawanı olmasından kısa bir süre sonra, onca sene önce, ufak bir
görev onları ölü bir sisteme getirmişti: o kadar eski ki, yıldızları çok uzun
zaman önce yoğun metal kalıntılarından oluşan soğuk cücelere dönüşmüş mutlak
sıfır derecesinin biraz üzerinde bir parça olarak havada asılı duruyorlardı.
Anakin görevin ne olduğunu bile hatırlayamıyordu, ama o ölü yıldızı hiçbir zaman
unutamamıştı.
Onu korkutmuştu.
“Yıldızlar ölebilir mi—?”
“Evrenin yöntemi bu, ya da başka bir değişle Güç’ün iradesi,” diye anlatmıştı
Obi-Wan. “Her şey ölür. Zamanla yıldızlar bile söner. İşte bu yüzden bir Jedi
hiçbir şeye bağlanmaz: her şey geçicidir. Bir şeye tutunmak —ya da birisine—
bencil arzularını Güç’e yeğlemek anlamına gelir. Bu sefilliğin yoludur, Anakin;
Jedilar bu yoldan gitmezler.”
İşte Anakin Skywalker’ın içindeki de bu türden bir korku: Ölü yıldızın
ejderhası. Kalbinin içinden fısıldayan eski, soğuk, ölü bir ses: Her şey ölür...
Güneşli bir günde onu duyamıyor; bir savaş, bir görev ya da Jedi Konseyi’ne
verdiği bir rapor sırasında orada olduğunu bile unutabiliyor. Ama geceleri—
Geceleri, kendi inşa ettiği duvarlar bile bazen buzlanmaya başlıyor. Bazen
çatlamaya başlıyorlar.
Gece vakti, ölü ejderha çatlaklardan içeri sızıp beyninin içine sürünüp
kafatasının içini kemirmeye başlıyor. Ejderha, Anakin’in kaybettiklerini
fısıldıyor ona. Ve kaybedeceklerini.
Ejderha ona hatırlatıyor, her gece, ölen annesini kollarında nasıl tuttuğunu,
Benim için geleceğini biliyordum, Anakin... demek için son gücünü nasıl
sakladığını.
Ejderha ona hatırlatıyor, her gece, bir gün Obi-Wan’ı da kaybedeceğini. Padmé’yi
de kaybedeceğini. Ya da onların Anakin’i kaybedeceklerini.
Her şey ölür, Anakin Skywalker. Yıldızlar bile söner...
Bu soğuk ve ölü fısıltılara karşı tek cevabı Obi-Wan’ın ya da Yoda’nın
seslerinin anısı oluyor.
Ama bazen onları bile hatırlayamıyor.
Her şey ölür...
Bunu düşünemiyor bile.
Ama şu anda başka şansı yok: kurtarmaya gittiği adam, ona hiç sahip olmayı
beklemediği kadar yakın bir dost. Şaka yapmaya çalıştığı zaman sesine sert bir
ton veren gerçek de bu; ağzını düzleştiren ve sağ yanağındaki yanık izini geren
bu gerçek.
Büyük Şansölye onun için aileden biriydi: her zaman yanında, her zaman ilgili,
her zaman yardım konusunda cömert. Onu dinleyen bir kulak ve nazik, sevecen ve
koşulsuz bir kabulleniş —Anakin’in başka hiçbir Jedi’dan göremeyeceği bir
kabulleniş. Obi-Wan’dan bile. Üstadı ile paylaşamadığı bazı şeyleri Palpatine’e
söyleyebiliyor.
Padmé’ye söyleyemediği şeyleri bile Palpatine’e söyleyebiliyor.
Şu anda Büyük Şansölye korkunç bir tehlike içinde. Ve Anakin kanını kaynatan
korkusuna rağmen yola koyulmuş durumda. Onu gerçek bir kahraman yapan da bu.
HoloNet’in ona yapıştırdığı yaftanın aksine korkusuz; korkudan daha kuvvetli.
Ejderhanın gözünün içine bakıyor ve yavaşlamıyor bile.
Eğer Palpatine’i kurtaracak biri varsa bu da Anakin olacak. Çünkü o çoktan en
iyisi olmuş durumda ve her an daha da iyi oluyor. Ama kalbinin duvarlarının
içinde kilitli duran ejderha oraya çöreklenmiş, kımıldıyor ve tıslıyor.
Çünkü en büyük korkusu, yıldızların bile ölebileceği bir evrende, en iyi olmanın
asla yeteri kadar iyi olamayacağı.
***
Obi-Wan’ın yıldız savaşçısı yanlara doğru sallandı. Anakin yanından hızla geçip
ön jetlerini kullanarak eğri bir salto yaptı: kuyruğunda patlamış olan
tri-savaşçılarına arkasını döndü. Artık geriye sadece akbaba droidleri kalmıştı.
Bir sürü akbaba droidi.
“Hoşunuza gitti mi, Üstat?”
“Çok hoş.” Obi-Wan’ın plazma topları akbabalardan biri patlayınca kadar
gövdesini dövmeye devam etti. “Ama henüz işimiz bitmiş değil.”
“Şunu seyret.” Anakin yıldız savaşçısı ile bir salto daha yapıp dalışa geçti,
kıvrıldı ve dosdoğru sürü halindeki akbaba droidlerinin arasına daldı. Motorları
parlıyordu. Anakin onları Ayrılıkçı kruvazörünün üst güvertesine doğru çekti.
“Onları iğne deliğine doğru çekeceğim.”
“Onları bir yere çekme.” Obi-Wan’ın tehlike göstergeleri Anakin’in kuyruğundaki
akbabaları işaret ediyordu. On iki tane. On iki. “Jedilar için çatışmanın
birinci kuralı: hayatta kal.”
“Başka çare yok.” Anakin yıldız savaşçısını top mermilerinden oluşan fırtınanın
içinden geçirdi. “Aşağı gel de onları biraz seyrelt.”
Obi-Wan kontrol yekesini yıldız savaşçısı ile daha hızlı bir takip yapacakmış
gibi sert bir hareketle ileri doğru sürdü. “Aşırı bir şey istemiyorum, Arfor.”
Droidin zaten aşırı bir şey yapacak hali de yoktu. “Beni sabit tut, yeter.”
Güç’e uzandı ve ateş hattını yokladı. “İşaretimle, sola kır —şimdi!” Sol
kanadındaki kapalı kontrol yüzeyi, gemiyi sola doğru spiral bir taklaya soktu ve
Obi-Wan’ın atışları yollarının üzerindeki akbabalarla buluştu
Ardı ardına parlamalar
—dördü birden gitmişti.
Parlayan plazma bulutunun içinden geçti. Çevrelerinden dolaşarak vakit
kaybedemezdi. Kuyruğunda sekiz tane daha vardı.
Bu da neydi? Obi-Wan’ın kaşları çatıldı.
Kruvazör ona tanıdık gelmişti.
İğne mi? Diye düşündü. Ah, lütfen dalga geçtiğini söyle.
Anakin’in yıldız savaşçısı, kruvazörün sırt kısmının hemen üzerinde
seyrediyordu. Akbaba savaşçılarından gelen ıska atışlar kruvazörün zırhında
yanık izleri bırakıyordu.
“Tamamdır, Artu. Nerede şu hendek?”
Ön ekranında kruvazörün gövdesinin topografik bir görüntüsü belirdi. Hemen
önünde Obi-Wan’ın tri-savaşçılarını peşinden sürüklediği hendek uzanıyordu.
Anakin gemisini keskin bir salto ile çevirerek çerçevenin içinden geçti.
Hendeğin duvarları hızla yanından geçerken en uçtaki köprü kulesine doğru tüm
gücüyle ilerlemekteydi. Buradan baktığında destek payandalarının arsında ufacık
bir geçit bile yoktu.
Peşinde sekiz droid varken Obi-Wan’ın yaptığı gibi kulenin ön tarafından bu
açıyla geçemezdi. Ama her şey yolundaydı.
Planladığı şey bu değildi.
Kokpit telsizi vızıldadı. “Sakın deneme, Anakin. Çok dar.”
Senin için çok dar olabilir. “İçinden geçebilirim.”
R2-D2 gergin bir şekilde Obi-Wan ile hem fikir olduğunu bipledi.
“Sakin ol, Artu,” dedi Anakin. “Bunu daha önce de yapmıştık.”
Top mermileri parlayarak yanından geçiyor, önlerindeki destek payandalarına
isabet ediyordu. Artıki fikrini değiştirmek için çok geçti: bunu kafasına
koymuştu bir kere. Ya gemisini oradan geçirecek ya da ölecekti.
Tam o anda, garip bir şekilde, hangi şekilde sonuçlanacağı hiç umurunda değildi.
“Güç’ü kullan.” Obi-Wan’ın sesi endişeliydi. “Kendinin geçeceğini düşün, gemin
seni takip eder.”
“Ne yapmamı bekliyordun? Gözlerimi kapatıp ıslık çalmamı mı?” diye mırıldandı
Anakin, sonra yüksek sesle, “Anlaşıldı. Şimdi düşünüyorum,” dedi.
R2-D2’nun cıyaklaması bir droidin çıkartabileceği en gerçekçi korku sesiydi.
Anakin’in ekranında harfler parladı: İptal! İptal! İptal!
Anakin gülümsedi. “Yanlış düşünce.”
Obi-Wan, Anakin’in daracık boşluktan santimetre farkı ile geçişini ağzı açık bir
şekilde izledi. Kolonlardan birinin R2’nun kubbesini kopartacağından emindi.
Akbaba droidleri peşinden gitmeye çalıştı... ama onlar birazcık daha büyüktüler.
İlk ikisi çarpıştığında Obi-Wan lazerlerini aşağı doğru ateşledi. Akbaba
droidlerinin beyinlerindeki kaçma manevraları tekrar programlandı ve Obi-Wan’ın
lazerlerinden kaçmak için dalışa geçtiler —tam da payandaların önünde genişleyen
ateş topunun içine doğru.
Obi-Wan kafasını kaldırıp, kruvazörden uzaklaşarak bir zafer taklası atan
Anakin’e baktı. Obi-Wan onun rotasına girdi —gösterişiz bir hareketle.
“Sana ilk dördünü veririm,” dedi Anakin telsizden, “ama geri kalan sekizi
benim.”
“Anakin—”
“Tamam peki, bölüşürüz.”
Kruvazörü arkalarında bıraktıklarında sensörleri Yedinci Müfreze’nin hemen
önlerinde olduğunu işaret etti. Klon pilotları öylesine bir çatışmanın içine
girmişlerdi ki, it dalaşı sırasında iyon kuyruklarıyla parlak iplerin ucuna
bağlanan toplara benziyorlardı.
“Antika’nın başı belada. Ben yardıma gidiyorum.”
“Yapma. O kendi işini yapıyor. Bizim de kendi işimizle ilgilenmemiz lazım.”
“Üstad, onları canlı canlı yiyorlar—”
“Onların her biri kendi hayatını Palpatine için seve seve feda eder. Sen
Palpatine’in hayatını onlarınkiyle takas eder misin?”
“Hayır —hayır tabii ki, ama—”
“Anakin anlıyorum: herkesi kurtarmak istiyorsun. Her zaman da böyleydin. Ama
yapamazsın.”
Anakin’in sesi gerginleşti. “Hiç hatırlatma.”
“Kumanda gemisine yönel.” Obi-Wan gelecek cevabı beklemeden kumanda kruvazörüne
doğru son sürat yola koyuldu.
Anakin yıldız savaşçısını takip için çevirirken gözünün yanındaki yara izi
soldu. Obi-Wan haklıydı. Neredeyse her zaman haklıydı.
Herkesi kurtaramazsın.
Annesinin vücudu, kan revan içinde kollarında—
Bitkin gözlerini açmaya çabalıyor—
Ezilmiş dudaklarının dokunuşu—
Bana geleceğini biliyordum... Seni o kadar özledim ki...
Yeterince iyi olamamak işte buydu.
Her an olabilirdi. Herhangi bir yerde. Şayet birkaç dakika geç kalırsa. Dikkati
bir anlığına dağılırsa. Ya da gücü bir nebze azsa.
Her an. Herhangi bir yer.
Ama şimdi ve burada değil.
Annesinin suratını bilincinin yüzeyinin altına zorlukla ittirdi.
İşe koyulma vakti.
Savaşın ortasındaydılar, uçaksavar ateşinden ve turbolazerlerden kaçınıyorlar,
kruvazörlerin etrafında dolanıyorlar ve kendilerini droidlerin sensörlerinden
uzak tutmaya çalışıyorlardı. Bir çift tri-savaşçı önlerine çıkıp onları
uzaklaştırmak için ateş açtığında, kumanda kruvazöründen sadece birkaç kilometre
uzaktaydılar.
Anakin’in sensör kartı yandı ve R2-D2 tiz bir uyarıda bulundu. “Roketler!”
Kendisi için endişelenmiyordu: peşindeki ikili, kusursuz bir dizilişle
geliyordu. Roketlerin savaşçılar gibi sofistike beyinleri yoktu: vektörleri
dahilinde çarpışmalarını engellemek için bir tanesi yıldız savaşçısının sol,
diğeri de sağ ışıkaltı motoruna kilitlenmişti. Hızlı bir takla vektörlerinin
kesişmesine sebep olacaktı.
Ardından sessiz bir alev parlamasının içinde yok oldular.
Obi-Wan o kadar şanslı değildi. Işıkaltı motorlarına kilitlenen bir çift roket
pek de birbirilerine yakın değildi. Takla atmak bir fayda sağlamazdı. Bunun
yerine arka motorlarını ve kıç jetlerini bir kere daha ateşleyerek hızını
arttırıp ileri atıldı. Önden gelen roket spiraller çizerek yörünge savaşının
içine doğru gözden kayboldu.
Diğer roket yeterince yaklaşınca yakınlık sensörlerini tetikledi ve parlayan
şarapnellerini fırlattı. Obi-Wan’ın yıldız savaşçısı molozların arasından geçti
–ve şarapnel onu izledi.
Küçük gümüş küreler kendilerini onun önüne atarak yıldız savaşçısının gövdesine
yapıştılar. Ardından bölünerek örümceksi ayaklarını uzatarak gövdenin
plakalarını soymaya, yıldız savaşçısının iç bölgelerini açmaya başladılar.
Bu bir sorundu.
“Vuruldum.” Obi-Wan’ın sesi endişeliden çok sinirli bir şekilde çıkmıştı.
“Vuruldum.”
“Göz teması sağladım.” Anakin yakın takibe geçti. “Testere droidleri. Beş tane
saydım.”
“Uzaklaş buradan, Anakin. Yapabileceğin hiçbir şey yok.”
“Seni bırakmam, Üstat.”
Testere droidlerinden çıkan kıvılcım şelaleleri uzaya akıyordu. “Anakin, görev!
Kumanda gemisine git! Şansölye’yi bul!”
“Sensiz olmaz,” dedi Anakin dişlerini sıkarak.
Testere droidlerinden biri kokpitin hemen yanına gelmiş, R4 ile uğraşmaktaydı,
bir diğeri yıldız savaşçısının burun kısmındaydı, üçüncüsü ise gövdenin
ortasındaki hidroliklerle ilgileniyordu. Kalan iki tanesi Obi-Wan’ın sol
kanadındaki hasarlı kontrol yüzeyine gelmişti.
“Bana yardım edemezsin.” Obi-Wan Jedi sakinliğini hâlâ koruyordu. “Kontrolleri
devre dışı bırakıyorlar.”
“Bunun üstesinden gelebilirim...” Anakin yıldız savaşçısını, Obi-Wan’ın
kanadının birkaç metre ötesine getirdi, “Sakin...” diye mırıldandı, “sakin...”
Sağ tarafından tek bir atış yaparak iki testere drodini birden erimiş metale
çevirdi.
Obi-Wan’ın sol kanadının büyük bölümüyle birlikte.
Anakin, “Tüh,” dedi.
Yıldız savaşçısı Obi-Wan’ın kafasını şeffafçeliğe çarptıracak kadar sallandı.
Yakıcı bir duman kokpitin içini doldurdu. Obi-Wan gemisi taklalar atmasın diye
kontrol yekesine yapıştı. “Anakin, bunun yararı olmuyor.”
“Haklısın, kötü bir fikir. İşte, şunu deneyelim —sola çekil ve altımdan
geç—kolay...”
“Anakin, çok yakındasın, bekle—” Obi-Wan inanmayan gözlerle Anakin’in
yakınlaşmasını ve testere droidlerinden bir tanesini kanadının ucuyla dürtüp
düşürmesini seyretti. Darbe Obi-Wan’ı yine salladı, yıldız savaşçısının üzerinde
bir göçük meydana geldi. Anakin’in gemisinin kanadının kontrol yüzeyi biraz
parçalandı.
Anakin çatışmanın bir numaralı kuralını unutmuştu. Yine. Her zaman olduğu gibi.
“İkimizi birden öldüreceksin.”
Hava giderleri kokpitin içindeki dumanı temizledi, ancak bu sefer de droidlerden
biri Obi-Wan’ın sağ kanadındaki kontrol yüzeyini kendi testereli kollarını içeri
sokacak kadar açmıştı. Kıvılcımlar uzaya fırladı, gazla birlikte kristalize olan
bir gaz fışkırdı. Obi-Wan ile aynı hızda olan gaz yıldız savaşçısının önünde bir
sis oluşturuyordu. “Lanet olsun,” diye mırıldandı Obi-Wan. “Göremiyorum.
Kontrolü kaybediyorum.”
“İyi gidiyorsun. Kanadımın yanında kal.”
Söylemesi yapmasından daha kolaydı. “Hızımı arttırmak zorundayım.”
“Seninle birlikteyim. Haydi.”
Obi-Wan iticilerine güç verdi ve yıldız savaşçısı bulutun arasından geçti, ama o
ilerledikçe yerine yenisi gelmeye devam ediyordu. “Şu sonuncusu hâlâ burnumda
mı? Arfor, yapabileceğin bir şey var mı?”
Tek cevap Anakin’den geldi. “Yanıt Arfor için olumsuz. Testere droidi onu
hakladı.”
“Onu” diye düzeltti Obi-Wan hemen. “Bekle —Arfor’a mı saldırmışlardı?”
“Sadece Arfor’a değil. Çarpıştığımız sırada bir tanesi de bana atladı.”
Lanet olsun, diye düşündü Obi-Wan. Gerçekten de akıllanıyorlar.
Obi-Wan kokpitinin kıvrımındaki bulutun arasındaki bir boşluktan R2-D2 ile
debelenen testere droidini gördü. İki droid testere kollarıyla dövüşüyordu. Uzay
savaşının ortasında yarı kör ve neredeyse kontrolsüz uçmasına rağmen Obi-Wan,
Anakin’in astromek droidine Naboo Kraliyet Mühendisleri’nin eklediği sofistike
yenilikleri bile aşan ek araçlar ve davranış biçimleri karşısında hayrete
düşmekten kendisini alamamıştı. Küçük aygıt başlı başına bir ortak gibiydi.
R2’nun testeresi droidin kancalarından birini kesti, eklemli kol uzaya doğru
savruldu. Sonra aynısını bir başka kancaya yaptı. R2-D2’nun yan panellerinden
biri açıldı ve veri-jakı kolu dışarı uzandı ve droidi Anakin’in sağ kanadından
uzaya doğru savurdu. Droid dönerek Anakin’in ışıkaltı motorlarının önüne geldiği
sırada Obi-Wan’ın gözleri onu takip edemeden kayboldu gitti.
Obi-Wan, akıllananların sadece Ayrılıkçı droidler olmadığını böylece anlamış
oldu.
Veri-jakı kolu içeri girdi; bu sefer R2’nun kubbesinden yeni bir kapak açıldı.
Kancalı bir kablo fırlayarak Obi-Wan’ın sağ kanadının önünden sızan gazın
arasına daldı ve orada kalmak için mücadele veren testere droidini çekti. Gümüş
droid hareket etti, kımıldandı ve kancalarıyla kabloyu yakaladı. Testere
kollarını sallayarak kablo boyunca tırmanmaya başladı. Anakin yıldız
savaşçısının alt jetlerini ateşleyip R2 da kabloyu kesince umutsuz bir şekilde
savaşın içine doğru gözden kayboldu.
“Biliyorsun,” dedi Obi-Wan, “Senin Artu’dan neden yaşayan biri gibi bahsettiğini
anlamaya başlıyorum.”
“Öyle mi?” Anakin’in gülümsediğini duyabiliyordu. “O şeyden demek istemedin mi?”
“Ah, evet.” Kaşlarını çattı. “Evet, tabii. O şey. Eee, o şeye benim için
teşekkür et, tamam mı?”
“Ona kendin teşekkür et.”
“Ah —evet. Teşekkürler, Artu.”
Telsiz kanalından gelen ıslık açıkça bir şey değil diyordu.
Sonunda sis tamamen ortadan kalktı ve önlerinin gemilerle dolu olduğunu
gördüler.
Tüm görüntüsünü kaplayan dev kumanda kruvazörünün bir uçtan diğer uca kadar olan
mesafesi rahatlıkla bir kilometreden fazlaydı. Bu menzilden görebildiği tek şey
kum renkli savanlar ve uzayı, moleküllere ayrıcı mermilerle aydınlatan
turbolazer kuleleriydi.
Muazzam gemi giderek daha da büyüyordu.
Hızla.
“Anakin! Çarpacağız.”
“Plan da bu. Hangar’a yönel.”
“Bu—”
“Biliyorum: Jedilar’ın birinci—”
“Hayır. Bu işe yaramayacak. En azından benim için.”
“Ne?”
“Kontrolleri kaybettim. Hiçbir yere yönelemem.”
“Ah. Peki. Tamam, problem değil.”
“Problem değil mi?”
Ardından yıldız savaşçısından bir ses geldi, sanki gemi büyüklüğünde bir gonga
çarpmış gibi.
Obi-Wan sarsıldı ve kafasını çevirdi, hemen kuyruğunda diğer yıldız savaşçısını
gördü. Hemen tepesindeydi: Anakin’in sol kontrol yüzeyi Obi-Wan’ın ışıkaltı
ateşleyicilerinin hemen yanında sayılırdı.
Anakin ona çarpmıştı. Bilinçli olarak.
Sonra bir daha çarptı.
KLANG
“Ne yapıyorsun?”
“Dümen kırman konusunda sadece...” Anakin’in sesi konsantrasyon yüzünden yavaş
ve gergin çıkıyordu. “Biraz yardım ediyorum...”
Obi-Wan kafasını hayır dercesine salladı. Bu tamamen imkansızdı. Başka hiçbir
pilot böyle bir şeye kalkışmazdı. Ama Anakin Skywalker için tamamen imkansızın,
birazcık zor gibi bir anlamı vardı.
Buna şimdiye kadar alışmış olması gerektiğini düşündü.
Zihnindeki düşünceler amaçsızca birbirini kovalarken, önündeki mavi ışıklı
hangar alanına doğru bakmakta olduğunu fark etti. Geç de olsa neye baktığını
anlamıştı.
Ah, bu kötü, diye düşündü.
“Anakin—!” diye başladı Obi-Wan. Yekesinin kontrol yolunu yeniden yönlendirmeye
çalıştı. Hiç şansı yoktu.
Anakin ileri gelerek ön yüzeyini bir zamanlar Arfor olan kıvılcım kaynağının
altına sürdü.
“Anakin—!”
“Bana... birkaç saniye ver, Üstat.” Anakin’in sesi daha da gerilmişti. Boğuk bir
çarpma sesi, duyuldu ardından bir kere daha. İkincisi daha da kuvvetliydi. Ve
parçalanan metal plakanın gıcırtısı duyuldu. “Bu gözüktüğü... kadar da kolay
değilmiş...”
“Anakin!”
“Ne?”
“Hangar alanı—”
“Ne olmuş ona?”
“Kalkanının hâlâ çalışır vaziyette olduğunu fark ettin mi?”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.” O kadar yaklaşmışlardı ki, Obi-Wan neredeyse tadını bile
alabiliyordu—
“Ah, kusura bakma. Meşguldüm de.”
Obi-Wan gözlerini kapadı.
Güç’e uzandı, yıldız savaşçısının karman çorman olmuş devrelerinin arasında
ışıkaltı motorlarının elle kullanım test kartını bulmaya ve harekete geçirmeye
çalıştı. Hafif bir itme ile sadece sıra testlerinde kullanılan bir kumandayı
tetikledi: tornistan.
Dağılmakta olan yıldız savaşçısının kuyrukluyıldıza benzer parlayan parçaları
hangar alanının kalkanına temas ettikleri anda küçük yanıklar meydana
getiriyordu. Kendisinin de sonunda aynen böyle olacağını düşündü.
Güçlerini kaybeden motorlarının tornistan hareketi ona olan biteni görmesi için
birkaç saniye kazandırmaktan öteye gidememişti.
Ardından Anakin’in yıldız savaşçısı birden önüne atılıp ani bir hareketle soldan
sağa geçti. Silahlarından çıkan lazerler, hangar kapısının yanlarındaki kalkan
yayıcılarını patlattı. Hangar kalkanının mavi ışığı titredi, azaldı ve Obi-Wan
eşikten geçip güverteye çarptığı anda kayboldu. Peşinden kıvılcımlar ve sürtünen
metalin sesi geliyordu.
Yıldız savaşçısının bütünü —ya da ondan geriye kalanlar— kalkansız hangar
alanındaki havanın uğultusuyla titredi. Dev patlama kapıları dev birer çene gibi
kapandılar. Başka bir Güç-dokunuşu ile motorların enerjilerini kesti, ama kokpit
kapağındaki patlayıcı vidaları ateşleyemedi, bu kapak vidalarının tüm gemideki
patlamak üzere olmayan tek şey olduğu hakkında içinde kötü bir his vardı.
Işın kılıcı elini buldu mavi bir enerjiyle parladı. Tek bir hareketle kapak
açıldı ve sızan havanın yarattığı akımla koptu gitti. Obi-Wan kendisini dışarı,
aşırı soğuk hava akımına doğru attı ve akımın kendisini sürükleyerek gemisinden
geriye kalanların patlamasından uzaklaştırmasına izin verdi.
Şok dalgasıyla bir süre ilerledikten sonra Güç ile havada dengesini buldu.
Kararmış yüzeye indi — hâlâ botlarını kavuracak kadar sıcaktı. İnişi güverteyi
bayağı bir ısıtmıştı.
Hangar savaş droidleriyle doluydu.
Omuzları düştü, dizlerini kırdı ve ışın kılıcını açılı bir şekilde suratının
önüne getirdi. Tek başına savaşamayacağı kadar kalabalıklardı, ama umurunda
değildi.
En azından o kahrolası yıldız savaşçısından çıkmayı başarabilmişti.
Anakin aracını hurdaların ve donmuş gazın arasında hangara doğru kaydırdı.
Yekesine son bir dokunuşla, Obi-Wan kokpit kapağı fırlayıp giderken kapanan
hangar kapılarından içeri girdi. Obi-Wan’ın gemisi alev almış, üzerinde dumanını
tüten bir yığın şeklinde duruyordu. Obi-Wan’ın kendisi ise soğuktan sakalları
kırağılanmış, ışın kılıcı çekili ve açık, savaş droidlerinin daralttığı bir
çemberin ortasındaydı.
Anakin yıldız savaşçısını indirdi ve ışıkaltı motorlarının iticileriyle birkaç
droidi etrafa saçtı, bir saniyeliğine yine dokuz yaşındaydı, Theed kraliyet
hangarında kontrollerin gerisindeydi, bir savaş gemisinin kontrollerine ilk
dokunuşuyla savaş droidlerini parçalıyordu.
Burada da aynı şeyi yapıyordu, tek farkı Palpatine’in bu gemide bir yerlerde
olmasıydı. Şansölye’yi güvenli bir şekilde gezegene götürmek için buradaki
mekiklerden birini kullanmak zorunda kalabilirlerdi. Burada seken birkaç düzine
mermi hepsini birden parçalara ayırabilirdi.
Bunu elleriyle yapmak zorundaydı.
Tek bir dokunuşla kapağı açtı ve kokpitten dışarı çıktı. Takla atarak kanadın
üzerinde ayakta durdu. Savaş droidleri anında ateş açtılar ve Anakin’in ışın
kılıcı parladı. “Artu, bir bilgisayar bağlantısı bul.”
Küçük droid ona doğru bir ıslık çaldı, Anakin kendi kendine güldü. Bazen droidin
elektrosonik kodunu anlayabildiğini sanıyordu. “Bizim için endişelenme.
Palpatine’i bul. Sen devam et, ben seni korurum.”
R2 yuvasından fırlayıp güverteye indi. Anakin sıçrayarak lazer şelalesinin önüne
atıldı ve kılıcını Güç ile savurmaya başladı. Savaş droidleri bir bir devrilmeye
başladılar.
“Şuradaki bağlantıya git!” Anakin lazerlerin ve patlayan droidlerin sesini
bastırmak için bağırmak zorunda kalmıştı. “Ben Obi-Wan’a gidiyorum.”
“Gerek yok.”
Anakin döndüğünde Obi-Wan hemen arkasında bir savaş droidinin kafasını kesme
işinin tam ortasındaydı.
“Düşünceni takdir ettim, Anakin,” dedi Jedi Üstadı, kibar bir gülümseme ile.
“Ama ben çoktan sana geldim bile.”
***
İşte bunlar Obi-Wan ve Anakin:
Arkadaştan daha yakınlar. Kardeşten daha yakınlar. Obi-Wan Anakin’den on altı
standart yıl büyük olmasına rağmen, birlikte olgunlaştılar. Birbirleri olmadan
bir hayat düşünemiyorlar. Savaş ikisinin yaşamlarını birbirilerine bağladı.
Bunu yapan savaş Klon Savaşları değil; Obi-Wan ve Anakin’in savaşı Naboo’dayken
başladı, Qui-Gon bir Sith Lordu tarafından öldürüldüğünde. Üstat ile padawan ve
Jedi Üstatları birlikte bu savaşı on üç yıldan beri veriyorlar. Onların savaşı
hayatları.
Ve hayatları bir silah.
Üstat Yoda’nın kadim bilgeliği, haşin Mace Windu’nun ölümcül yeteneği,
Ki-Adi-Mundi’nin cesareti ya da Shaak Ti’nin kurnazlığı hakkında ne derseniz
deyin; bu Jedilar’ın büyüklükleri sorgulanamaz, ama Kenobi ve Skywalker’ın
etrafında büyüyen efsanenin yanında sönük kalıyorlar.
Onlar tek başlarına duruyorlar.
Birlikteyken durdurulamazlar. Yenilmezler. Jedi Düzeni’nin her şeye yetişen
elemanları. İyi adamlar mutlaka ve kesinlikle kazanmak zorunda olunduğunda,
çağrı yollanıyor.
Obi-Wan ve Anakin her zaman çağrıya cevap veriyor.
Obi-Wan’ın efsanevi zekasının Anakin’in ham gücünü yenip yenemeyeceği konusu
galaksinin birçok yerindeki okullarda yumruklaşmaların, kreşlerde boğuşmaların
ve pod salonlarında atışmaların sebebi. Ama bu sürtüşmeler her nasılsa
tarafların bunun bir şey değiştirmeyeceğini kabullenmesiyle sona eriyor.
Anakin ve Obi-Wan birbirileriyle asla dövüşmezler.
Dövüşemezler.
Onlar bir takım. Hem de takımların en iyisi.
Ve ikisi de emin ki, her zaman böyle kalacaklar.
2 - Dooku
Hangarın duvarlarından seken lazer ışınlarının yarattığı fırtına bir anda dindi.
Savaş droidi kümeleri yavaş yavaş gemilerin arkalarına çekilip hangarı terk
ettiler.
Kılıcının arkasından Obi-Wan’ın her zamanki düşünceli surat ifadesi görüldü.
“Bunu yapmalarından nefret ediyorum.”
Anakin’in ışın kılıcı çoktan kemerindeki yerini almıştı. “Neyi yapmalarından?”
“Çatışmayı bırakıp görünürde hiçbir sebep yokken geri çekilmelerinden.”
“Her zaman bir sebep vardır, Üstat.”
Obi-Wan başını salladı. “İşte ben de bu yüzden nefret ediyorum.”
Anakin hangar alanına saçılmış, üzerinden duman tüten droid parçalarına baktı,
omuz silkti ve siyah eldivenini düzeltti. “Artu, Şansölye nerede?”
Küçük droidin veri-jakı duvardaki yuvanın içinde bir tur attı. Holoprojeksiyon
gözü döndü, mavi bir tarama lazeri Anakin’in botunun hemen yanında hayaletimsi
bir görüntü oluşturdu: Palpatine geniş, döner bir koltuğa kelepçelenmişti.
Küçük, şeffaf ve bulanık görüntüye rağmen yorgun ve acı içinde gözüküyordu —ama
hâlâ hayattaydı.
Anakin’in kalbi göğüs kafesine yaptı. Geç kalmamıştı. Bu sefer değil.
Tek dizinin üzerine çömeldi ve gözlerini kısarak görüntüye baktı. Palpatine,
Anakin onu son gördüğünden beri on sene daha yaşlanmış gibi gözüküyordu. Genç
Jedi’ın çene kasları kasıldı. Şayet Grievous onun canını yaktıysa —kılına bile
dokunduysa—
Eldiveninin içindeki duraçelik elini öylesine sıktı ki, elektronik geri besleme
yüzünden omzuna bir ağrı saplandı.
Obi-Wan omzunun üzerinden konuştu. “Yerini belirledin mi?”
Görüntü titreşti ve kruvazörün şematik haritasına dönüştü. R2 yükselen bir
kulenin hemen üzerinde daha açık mavi bir pulsara işaret etti.
“General’in özel dairesinde.” Obi-Wan kaşlarını çattı. “Grievous’un kendisinden
bir haber var mı?”
Pulsar bu sefer kruvazörün köprüsünde parladı.
“Hım. Peki ya muhafızlar?”
Hologörüntü yine titredi ve tekrar General’in özel dairesini gösterdi. Palpatine
tek başına gibi gözüküyordu: oturduğu sandalye yay biçimli odanın tam ortasında
yer alıyordu, tam karşısında da dev bir pencere vardı.
Anakin mırıldandı. “Bu çok saçma.”
“Hiç de değil. Bu bir tuzak.”
Anakin onu zar zor duymuştu. Kafasını eğip siyah eldivenli eline baktı. Yumruğu
açtı, kapadı ve tekrar açtı. Omuzlarındaki ağrı kayarak pazısına doğru indi—
Ama durmadı.
Dirseği ve ön kolu sızladı: bileği kor halde taşlarla sarılmış gibiydi ve eli—
Eli sanki yanıyordu.
Ama bu onun eli değildi. Ya da bileği, ön kolu veya dirseği. Elektromotorlarla
duraçeliğin bir birleşimiydi.
“Anakin?”
Anakin’in dudakları dişlerinin üzerinde gerilmişti. “Ağrıyor.”
“Ne, takma kolun mu? Ona ne zaman acı sensörlerinden eklettirdin?”
“Ekletmedim. Sorun da bu zaten.”
“Acı zihninde, Anakin—”
“Hayır.” Anakin bir anda dondu. Sesi uzay kadar soğuk çıkıyordu. “Onu
hissedebiliyorum.”
“Onu mu?”
“Dooku. O burada. Bu gemide.”
“Ah.” Obi-Wan başını salladı. “Burada olduğuna eminim.”
“Biliyor muydun?”
“Tahmin ediyordum. Grievous’un, Palpatine’in üzerindeki vericiyi bulamayacağını
mı sanıyordun? Onca ESY’nin arasında Palpatine’in sinyalinin bu kadar açık
olması bir kaza olamaz. Bu bir tuzak. Bir Jedi tuzağı.” Obi-Wan sıcak elini
Anakin’in omzuna koydu, ve suratı Anakin’in bugüne kadar gördüğü en asık
ifadesine büründü. “Büyük olasılıkla bizim için kurulmuş bir tuzak. Özel
olarak.”
Anakin’in çenesi gerildi. “Geonosis’te seni nasıl yanına çekmeye çalıştığını
düşünüyorsun. Seni idama yollamadan hemen önce.”
“Böyle bir seçenekle tekrar karşılaşmamız imkansız değil.”
“Bu bir seçenek değil.” Anakin ayağa kalktı. Duraçelik elini tekrar yumruk yaptı
ve ışın kılıcının birkaç santim önünde öylece kaldı. “Sorsun bakalım. Cevabım
tam burada, kemerimde.”
“Aklını başına topla, Anakin. Tek önceliğimiz Şansölye’nin güvenliğini
sağlamak.”
“Evet —evet, elbette.” Anakin’in göğsündeki buz eridi. “Tamam, bu bir tuzak. Bir
sonraki hamlemiz ne olacak?”
Hangardan dışarı açılan en yakındaki kapıya doğru yola koyulduğu sırada Obi-Wan
hafifçe gülümsedi. “Her zaman olduğu gibi, genç arkadaşım: tuzağı
tetikleyeceğiz.”
“Bu plan işe yarayabilir.” Anakin küçük astromek droidine döndü. “Sen burada
kalıyorsun, Artu—”
Küçük droid Anakin’in sözünü bir bipleme ile kesti.
“Tartışmak yok, burada kalıyorsun. Ciddiyim.”
R2-D2’nun cevap ıslığı somurtkan bir tonda çıkmıştı.
“Dinle, Artu, birisinin kalıp bilgisayar bağlantısını halletmesi lazım: benim
üzerimde bir yerlerde veri-jakı görebiliyor musun?”
Droid boyun eğmiş gözüküyordu, ama son anda nereye bakmaları gerektiği hakkında
bir öneri ıslığı duyuldu.
Kapının açılmasını beklerken, Obi-Wan kafasını iki yana salladı. “O şeyle
konuşma şeklin olacak gibi değil.”
Anakin onun yanına geliyordu. “Dikkatli ol, Üstat, onun duygularını
inciteceksin—” Olduğu yerde durdu, yüzünde sanki aynı anda hem gülmeye, hem de
kaşlarını çatmaya çalışıyormuş gibi tuhaf bir ifade belirdi.
“Anakin?”
Cevap vermedi. Cevap veremedi. Kafasının içindeki bir görüntüye bakıyordu.
Aslında bir görüntü değil. Bir gerçeklik.
Henüz gerçekleşmemiş bir şeyin anısı.
Kont Dooku’yu dizlerinin üzerine çökmüş vaziyette gördü. Kont’un gırtlağında
çapraz bir şekilde duran ışın kılıçlarını gördü.
Kalbinin üzerindeki bulutlar kalktı: Jabiim’in, Aargonar’ın, Kamino’nun ve hatta
Tusken kampının bulutları. Çok uzun zamandan beri ilk defa kendisini genç
hissetti: gerçekten olduğu kadar.
Genç, özgür ve ışık dolu.
“Üstat...” Sesi sanki başka birisinden çıkıyormuş gibiydi. Onun gördüklerini
görmemiş birinden. Onun yaptıklarını yapmamış birinden. “Üstat, tam burada
—hemen şimdi— siz ve ben...”
“Evet?”
Gözlerini kırptı. “Sanırım bu savaşı kazanmak üzereyiz.”
Savaş camın devasa yarı küresi üzerinde çiçeklenmişti. Yetkin sensör
algoritmaları galaktik başkentin yörüngesindeki savaşı çıplak gözün rahatça
seyredebileceği bir hale getiriyorlardı: birbirilerinden kilometrelerce
uzaklıkta bulunan kruvazörler karışılıklı lazer atışları yapıyor, gövdelerini
ateşten meydana gelen kablolarla birbirilerine bağlıyorlardı. Turbolazerlerin
bir kısmı kalkanlara çarpıp prizmatik kıvılcım şekilli ışık parlamalarına
dönüşürken, bazıları ise bir yıldız patlaması misali bütün bir gemiyi yutuyordu.
Yıldız savaşçılarının it dalaşlarının oluşturduğu görünmez sinek kümeleri
Coruscant’ın kısa şafağında dans eden gölgegüveleri gibi parlıyordu.
Bilgisayar tarafından süzülmüş haliyle katliamı gösteren dev pencerenin tam
karşısında geniş odanın tek eşyası bir koltuktu. Buna General’in Koltuğu
deniyordu, aynen bayrak gemisinin kulesindeki bu odaya General’in Dairesi
dendiği gibi.
Üzerindeki kelepçeli adamın oturduğu koltuğa sırtı dönük vaziyette, ellerini
arkasında pelerinin içinden kenetlemiş şekilde ayakta duran Kont Dooku
bulunuyordu.
Darth Tyranus, Sith Lordu.
Üstadının eserine baktı, çok iyiydi.
İyiden de öte. Fevkaladeydi.
Botlarının altındaki güvertenin sürekli sallanmasına rağmen, düşman
torpidolarının ve turbolazerlerinin gemiyi sarsmaları ona birer alkış gibi
geliyordu.
Hemen arkasından gemi-içi holotelsizin hem elektronik hem de tuhaf bir şekilde
ifadeli vızıltısı duyuldu: sanki bir adam bir droidin elektronik ses işlemcisi
üzerinden konuşuyordu. “Lord Tyranus, Kenobi ve Skywalker geldiler.”
“Evet.” Dooku onları Güç sayesinde hissetmişti. “Onları bana doğru sürün.”
“Lordum, bir kere daha itirazlarımı dile getiriyorum—”
Dooku döndü. Tepeden bakan boyuyla gözlerini Görünmez El’in kumandanına ait mavi
hologörüntüye doğru çevirdi. “İtirazlarınız zaten anlaşıldı, General. Jedilar’ı
bana bırakın.”
“Ama onları size doğru sürmek, aynı zamanda onları dosdoğru Şansölye’ye doğru
yönlendirmek olacaktır. Hem niye hâlâ bu gemide kalıyor ki? Gizlenmiş olması
gerekirdi. Korunuyor olması gerekirdi. Onu saatler önce sistem dışına çıkarmış
olmamız gerekirdi!”
“Böyle yapıyoruz,” dedi Kont Dooku, “çünkü Lord Sidious’un arzusu bu. Şayet
itirazlarınızı sürdürmek istiyorsanız, bu konuyu kendisiyle görüşmekte
özgürsünüz.”
“Ben, ah, bunun gerekli olduğunu sanmıyorum...”
“Çok iyi o halde. Tüm çabanızı destek birliklerinin gemiye inmesini engellemek
için kullanın. “Yanlarındaki evcil klonları onlara destek olmadan, hiçbir Jedi
benim için bir tehlike teşkil edemez.”
Güverte yine sarsıldı, daha sert bir şekilde, kruvazörün yapay yerçekimi
vektöründe, sebep olduğu kayma daha güçsüz bir adamı kesinlikle yere devirirdi;
duruşunun vakur dengesini Güç sayesinde sağlayan Dooku’nun tek tepkisi ise,
kaşını kaldırmak oldu. “Sizden dikkatinizi bu geminin korunmasına biraz da
yoğunlaştırmanızı rica edebilir miyim? Hem siz hem de ben henüz bu gemideyken
onun patlaması tüm savaş çabalarımıza sekte vurabilir, siz de böyle düşünmüyor
musunuz?”
“Çoktan halledildi, Lordum. Lordum Jedilar’ın ilerleyişini görmeyi arzu ederler
mi acaba? Güvenlik kameralarını bu kanala aktarabilirim.”
“Teşekkür ederim, General. Bu çok iyi olur.”
“Her zamanki gibi naziksiniz, lordum. Grievous çıktı.”
Kont Dooku çok hafif bir şekilde sırıttı. gerçek soyluluğun bir işareti olan
bozulmaz saygınlığını korumak için çaba sarf etmesine gerek yoktu, ama yine de
hep sıradan yığınları etkileyen bir havası vardı. Başarılarına ya da mevkiine
bakmaksızın, sıradan yığının zekasına sahip diğerlerini etkilediği gibi: tıpkı,
şu itici siborg Grievous gibi.
İçini çekti. Grievous’un da faydaları vardı; sadece yetenekli bir saha kumandanı
olarak değil, çok yakında bu üzücü ancak gerekli savaşın tüm gaddarlıklarının
üzerine atılacağı günah keçisi olarak da işe yarayacaktı. Bunu birisinin
üstlenmesi gerekiyordu ve Grievous bu iş için biçilmiş kaftandı. Dooku’nun
olmayacağı zaten kesindi.
Aslında dışarıdaki kıyamet gününü andıran savaşın bir nedeni de buydu.
Ama tek nedeni değildi.
Önündeki mavi görüntüde Kenobi ve Skywalker’ı gördü, daha önceleri gördüğü gibi:
omuz omuza, droidleri teker teker ışın kılıçlarının darbeleriyle işe yaramaz
hale getiriyorlardı. Kazanıyorlarmış gibi hissediyorlardı, ancak gerçekte tam da
Sith Lordları’nın istediği yere doğru çekilmekteydiler.
Ne kadar da çocuktular. Dooku kafasını iki yana salladı.
Neredeyse fazlasıyla kolay olmuştu.
***
Bu Dooku, Darth Tyranus, Serenno Kontu:
Bir zamanların büyük Jedi Üstadı, şimdi ise çok daha büyük bir Sith Lordu olan
Dooku, galaksiyi avucunun içine alan karanlık bir dev. Yozlaşmış Cumhuriyet’in
baş düşmanı, prensipli Konfederasyon’un ve Bağımsız Sistemler’in meşalesi,
dehşet ve huşunun ete kemiğe bürünmüş hali.
Düzen’in yirmi beş bin yıllık tarihi içinde gelmiş geçmiş en saygıdeğer
Jedilar’dan biriydi, ama yetmiş yaşına geldiğinde prensipleri, politik gücün en
yüksek fiyatı verenin elinde olduğu bir cumhuriyete hizmet etmesine izin
vermiyordu. Son padawanına veda etti, sonradan efsanevi bir üstat olan Qui-Gon
Jinn’e. Jedi Konseyi’ndeki sıkı dostları Mace Windu ve kadim Yoda’ya da veda
etti; Jedi Düzeni’nin tamamına veda etmişti.
Kayıp olanların arasında sayılıyor: Düzen’in kendisinden bile daha üstün
gördükleri idealleri yüzünden Düzen’e karşı sadakatlerinden vazgeçip Jedi
Şövalyelikleri’nden feragat eden Jedilar. Kayıp Yirmi, Dooku onlara
katıldığından beri bu isimle biliniyorlardı, Jedilar arasında onur ve kederle
anılır; bronzdan yapılma büstleri Tapınak arşivlerinde sergilenmektedir.
Bu bronzium heykeller, bazı Jedilar’ın Düzen’in bile karşılayamayacağı
ihtiyaçlarının olduğunun melankolik bir hatırlatıcısıdırlar.
Dooku aile mirası olan Serenno gezegen sistemine çekilmişti. Ailesinden kalan
Kont sıfatını benimsemek, galaksinin en zengin adamlarından biri olmasını
sağladı. Cumhuriyet’e özgü yozlaşmışlığın ortasındaki muazzam zenginliği, bir
sürü senatörün kendisine olan bağlılığını satın alabilirdi; belki istese
Cumhuriyet’in kendisinin denetimini bile satın alabilirdi.
Böyle prensiplerin ve böyle bir mirasın adamı olarak o asla bir çöplük yığınının
lordu ya da artıkların üzerine çullanan çapulcu takımının başı olmayı kabul
edemezdi; ona göre Cumhuriyet bunlardan farksızdı.
Bunun yerine ailesinin tüm maddi zenginliğini ve kendisinin daha da büyük
dürüstlüğünü, galaksiyi demokrasi denen cerahatten arındırmaya başlamak için
kullandı.
O Ayrılıkçı Hareket’in ikonu, onun açıktaki yüzü. Palpatine Cumhuriyet için ne
anlam ifade ediyorsa, o da Bağımsız Sistemler Konfederasyonu için aynı anlamı
taşıyor: haklı adalet davasının yaşayan sembolü.
Bu, bilinen hikaye.
Bu, zayıf anlarında Dooku’nun bile kendisini inanmaktan alamadığı hikaye.
Gerçekler biraz daha karışık.
Dooku daha... farklı.
Bunu ne zaman keşfettiğini tam olarak hatırlayamıyor; belki genç bir padawan
iken, arkadaşı bellediği bir başka öğrenci tarafından ihanete uğradığı zaman.
Lorian Nod suratına karşı şöyle söylemişti: “Sen arkadaşlığın ne demek olduğunu
bilmiyorsun.”
Gerçekten bilmiyordu da.
Kesinlikle çok kızmıştı; itibarının tehlikeye atılmasına öfkelenmişti. Ve
yaptığı muhakeme hatası yüzünden kendisine de sinirlenmişti: gerçekte bir düşman
olan bir müttefikine güvendiği için. Tüm olayların en can alıcı noktası ise
Jedilar’ın önünde ona ihanet ettikten sonra bile, diğer oğlan Dooku’dan bu
yalanın içinde yer almasını istemişti, hem de ‘arkadaşlıkları’ adına.
Her şey o kadar abesti ki, Dooku cevap bile verememişti.
Gerçekte kişiler arkadaşlıktan bahsettiği zaman asla tam olarak neyi
kastettiklerini anlayamamıştı. Aşk, nefret, keyif, öfke —diğerlerine ait böyle
duyguları hissedebilmesine rağmen, algıları bunları başka hislere çeviriyordu.
Daha anlamlı olan hislere.
Kıskançlığı anlıyor ve sahip çıkmayı: başka biri gelip kendi hakkı olan bir şeye
zarar verdiğinde vahşileşiyor.
Evrenin dik kafalılığına ve onun sakinlerinin başıboş hayatlarına karşı
hoşgörüsü yok: bu onun normal hali.
Kin, bir eğlence: düşmanlarının çektiği acılardan hatırı sayılır bir keyif
alıyor.
Kibir, bir soylu için erdem, hiddet ise değiştirilemez bir hak: özellikle de
otoritenin doğal hiyerarşisinin en üzerindeki yerine, gururuna ya da
dürüstlüğüne bir saldırı geldiğinde.
Ahlaki zorbalık onun için çok mantıklı: sıradan kişilerin iflah olmaz işleri,
Toplum Nasıl Olmalıdır’ın açıkça belirlenmiş yapısına uymayı reddettiğinde...
Herhangi bir yaratığın kendisi için hissettiklerinin onun için bir anlamı yok.
Onun umurunda olan tek şey o yaratıkların kendisi için ne yapabileceği. Ya da
kendisine.
Ve çok doğal olarak, o şu anda olduğu kişi, çünkü diğerleri onun için
yeterince... ilginç değiller.
Hatta bir anlamda, onun için tamamen gerçek bile değiller.
Dooku için diğer varlıklar daha çok soyutlamalardan, iki önemli kategoriye
ayrılan şematik taslaklardan ibaret. Birinci kategoridekiler Faydalılar: farklı
ihtiyaçlarına hizmet eden kişiler. Tıpkı —hayatının büyük bir kısmında ve bir
noktaya kadar şimdi de— Jedilar, özellikle Mace Windu ve Yoda gibi kişiler,
ikisi de Dooku’yu arkadaşları olarak öyle benimsemişlerdi ki, yaptığı işlerin
gerçek yüzünü görememişlerdi. Ve elbette —sadece şimdilik— Ticaret Federasyonu,
Galaksilerarası Bankacılık Klanı, Teknoloji Birliği, Şirketler İttifakı ve
Geonosis’in silah lordları. Hatta ihtişamına yaraşacak izleyici kitlesini
sağlayan sıradan yığınlar.
Diğer kategori ise Tehditler. Bu ikinci kümeye birincisine koyamadığı tüm bilinç
sahibi varlıkları koyuyor.
Üçüncü bir kategori yok.
Bir gün gelecek ve ikinci kategori de kalmayacak; Kont Dooku tarafında Tehdit
olarak kabul edilmek ölüm cezası ile eşdeğerdir. Örneğin şu andaki müttefikleri
için ilan etmeyi düşündüğü bir ölüm cezası: önceden bahsi geçen Ticaret
Federasyonu, Galaksilerarası Bankacılık Klanı, Teknoloji Birliği, Şirketler
İttifakı ve Geonosis silah üreticilerinin yöneticileri.
İhanet, Sithler’in yoludur.
***
Kont Dooku, yukarı aşağı ve hatta yanlara giden turboasansör modüllerine girip
çıkan savaş droidleri tarafından takip edilen Kenobi ve Skywalker’ın gülünç
mücadelesinin mavi görüntülerini tarafsız bir hoşnutsuzlukla seyrediyordu.
“Onun tarafından,” dedi dalgın dalgın, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi,
“yakalanmak büyük bir utanç olacak.”
Ona cevap veren ses o kadar tanıdıktı ki, bazen kendi düşüncelerini bile kendi
sesi yerine bu sesten duyuyor gibi geliyordu. “Üstesinden gelebileceğin bir
utanç, Lord Tyranus. Ayrıca o, bugüne kadar yaşamış en büyük Jedi, öyle değil
mi? Ve bütün galaksinin bu kanıyı paylaştığı konusunda hemfikir değil miyiz?”
“Oldukça, Üstadım. Oldukça.” Dooku tekrar iç çekti. Bugün seksen üç yıllık
yaşamındaki tüm saatleri hissedebiliyordu. “Kötü adamı... bu kadar uzun süre
oynamak çok yorucu, Üstat. Gururlu bir esareti dört gözle bekler gibiyim.”
Savaşın geri kalanı boyunca rahat rahat güven içinde bir kenarda oturmasına
olanak sağlayacak bir esaret; diğer bağlılıklarını reddetmesine imkan verecek
bir esaret —sonunda Ayrılıkçılar’ın uygarlığa karşı işlediği suçları görmüş gibi
yaptığında— ve kendisini tüm dürüstlüğü ve namı ile birlikte yeni hükümete
adayabilmesini sağlayacak bir esaret.
Yeni hükümet...
Bu onların uzun yıllardan beri kurdukları yegane hayal.
Temiz, saf ve dolaysız bir hükümet: nefret ettiği, insanlardan aşağı gördüğü
yaratıkların ve cahil yığınların düzensiz bağırış çağırışlarının oluşturduğu bir
cumhuriyet değil. Hizmet edeceği hükümet, Otorite’nin tecessümü olacak.
İnsan otoritesinin.
Bağımsız Sistemler Konfederasyonu’nun birincil güçlerinin Neimoidialı, Skakoalı,
Quarren ve Aqualish, Muun ve Gossam, ve Koorivar ve Geonosisli olması bir
tesadüf değildi. Savaşın sonunda yaratıklar ezilecek, sahip oldukları her şey
ellerinden alınacak ve sistemleriyle zenginlikleri güvenilir olanların ellerine
bırakılacaktı.
İnsanların.
Dooku, İnsanoğlunun İmparatorluğu’na hizmet edecek.
Ona sadece kendisinin yapabileceği gibi hizmet edecek. Ona hizmet etmek için
doğmuş olduğu gibi edecek. Jedi Düzeni’ni bir yenisini kurmak üzere paramparça
edecek: yoz, kendini beğenmiş, kendisine politikacı diyen küçük varlıklar
tarafından kelepçelenmiş bir düzen değil, aksine, acilen ihtiyaç duyulan gerçek
otoriteyi ve gerçek barışı galaksiye getirmekte özgür bir düzen.
Öyle bir Düzen ki, müzakere yapmayacak. Arabuluculuk etmeyecek.
Öyle bir Düzen ki, yasaları uygulayacak.
Jedi Düzeni’nden sağ kalanlar Sith Ordusu’nu oluşturacaktı.
İmparatorluk’un Yumruğu’nu.
Ve o yumruk her Jedi’ın en korkunç kabusundan daha beter olacaktı. Jedilar
galaksideki tek Güç kullanıcıları değildi; Hapes’ten Haruun Kul’a, Kiffu’dan
Dathomir’e, yetenekli Güç hakimiyeti olan insanlar ya da insana yakın ırktan
olanlar uzun zamandan beri çocuklarının Jedi Düzeni’ne hizmet etmek üzere yemin
etmesine karşı çıkıyordu. Ama Sith Ordusu’na karşı çıkmayacaklardı.
Böyle bir şansları olmayacaktı.
Dooku hologörüntüye kaşlarını çattı. Kenobi ve Skywalker bir diğer
turboasansörle komik bir görüntü sergiliyorlardı —muhtemelen Grievous onlarla
oynayarak kendisini eğlendiriyordu— diğer yandan savaş droidleri takiplerine
devam ediyorlardı.
Gerçekten, bütün bunlar öylesine...
Onursuzcaydı ki
“Üstat, Kenobi’ye bir şans daha vermemizi önerebilir miyim? Böylesine dürüst bir
Jedi’ın desteği İmparatorluğumuzun siyasi meşruiyeti için paha biçilmez bir
fırsat olur.”
“Ah, evet. Kenobi.” Üstadının sesi ipek gibi yumuşak bir hal aldı. “Kenobi’yle
uzun zamandır ilgileniyorsun, değil mi?”
“Elbette. Onun Üstadı benim padawanımdı; bir anlamda benim torunum sayılır—”
“Çok yaşlı. Beyni fazlasıyla yıkanmış. Geri getirilemeyecek derecede Jedi
masallarıyla zehirlenmiş. Geonosis’te bunu anlamıştık, değil mi? Kendi zihnine
göre sadece Güç’e hizmet ediyor; böyle bir inancın yanında gerçekliğin bir
değeri yok.”
Dooku iç çekti. Aslında daha önce bir kez Jedi Üstadı’nın ölüm emrini vermiş
olduğu için bunda hiç zorlanmaması gerektiğini düşünüyordu. “Bu doğru, sanırım;
benim böyle yanılsamalara kapılmamış olmam ne kadar büyük bir şans.”
“Kenobi ölmeli. Bugün. Senin ellerinde. Onun ölümü belki de Skywalker’ı bize
sonsuza kadar bağlayacak olan mührün son anahtarı olabilir.”
Dooku anladı: akıl hocasının ölümü Skywalker’ın dengesiz duygusal durumunu daha
da sarsmakla kalmayacak, Skywalker’ın başarılı dönüşümünün önündeki tek engel de
ortadan kalkmış olacaktı. Kenobi hayatta kaldığı sürece, Skywalker asla Sith
saflarına geçmezdi; Kenobi’nin Jedi değerlerine karşı olan sarsılmaz inancı,
Skywalker’ın gözlerini örten bağ ve genç adamın gerçek gücüne ket vuran
kelepçeler olmaya devam edecekti.
Ama yine de Dooku’nun bazı çekinceleri vardı. Bunların hepsi çok çabuk
gelişmişti; Sidious bu operasyonun tüm içeriğini gözden geçirmiş miydi? “Ama
şunu sormam lazım Üstadım; Skywalker gerçekten istediğimiz kişi mi?”
“Güçlü. Potansiyel olarak benden bile daha kuvvetli.”
“İşte tam da bu yüzden,” dedi Dooku dalgınca, “onu öldürmem en iyisi olmaz mı?”
“Öldürebileceğinden o kadar emin misin?”
“Lütfen. Disiplinle yapılandırılmamış Güç neye yarar ki? Oğlan düşmanları için
olduğu kadar kendisi için de büyük bir tehlike. Ve şu mekanik kol—” Dooku’nun
dudakları kıvrıldı. “İğrenç.”
“O zaman belki de gerçek kolunu yerinde bırakmalıydın.”
“Hıh. Bir centilmen olsa tek eliyle dövüşmesini öğrenirdi.” Dooku boş verir gibi
bir işaret yaptı. “Artık tamamen bir insan bile değil. Söz konusu Grievous
olunca biyo-droid aletlerin kullanımı bağışlanabilir oluyor; öylesine tiksinç
bir yaratıktı ki, mekanik parçaları onun için kesinlikle bir gelişme. Ama bir
insan-droid karışımı? Ürkütücü. Kötü zevkin en son şekli. Onunla ortaklığımızı
nasıl haklı çıkaracağız?”
“Ne kadar da şanslıyım,” —Üstadı’nın sesindeki ipeksi ton daha da
yumuşadı—”kendisini bana nutuk çekecek bir seviyede gören bir çırağım olduğu
için.”
Dooku tek kaşını kaldırdı. “Haddimi aştım, Üstadım,” dedi geleneksel nezaketi
ile. “Sadece gözlemliyorum, tartışmıyorum. Kesinlikle.”
“Kolu, Skywalker’ı amaçlarımız için daha da uygun bir hale getiriyor. Barış ve
adalet namına yaptığı fedakarlıkların kalıcı sembolü o. Kahramanlığın sonsuza
kadar herkesin önünde taşımak zorunda olduğu işareti. Kimse ona bakıp da
onurunu, cesaretini ve dürüstlüğünü yargılayamayacak. Olduğu haliyle kusursuz.
Kusursuz. Kalan tek soru şu, Jedi öğretilerinin yapay kısıtlamalarının
üstesinden gelebilecek kadar yetenekli mi? Ve bu, lordum Kont, kesinlikle
bugünün operasyonunun ortaya çıkarmayı amaçladığı şey.”
Doku karşı çıkamazdı. Sırf Karanlık Lord onu en görkemli fantezilerinin
ötesindeki güç diyarlarıyla tanıştırdığı için değil, Sidious aynı zamanda,
yetenekleriyle karanlık tarafı bile güdük bıraktığı söylenebilecek güçte bir
politik manipülatör olduğundan. Güç bir kapağı kapattığında yeni bir pencere
açar, denirdi... ve on üç yıldan beri bir nebze dahi açılan her pencerenin
dışında, çoktan pervaza dayanmış Sith’in Karanlık Lordu içeri bakıyor, en uygun
şekilde içeri sızmanın planlarını yapıyordu.
Üstadının planını daha da geliştirmek neredeyse imkansızdı; Skywalker yerine
Kenobi’yi tercih etmesi fikri, kabul etmek zorundaydı ki, sadece duygusallıktan
ileri geliyordu. Bu işin adamı kesinlikle Skywalker idi.
Öyle olmalıydı; Darth Sidious onu bu hale getirmek için hatırı sayılır
senelerini harcamıştı.
Bugünün testi neredeyse’yi ortadan kaldıracaktı.
Skywalker’ın düşeceğinden emindi. Bunun Skywalker için bir testten daha fazlası
olduğunu Dooku sonunda anlamıştı; ayrıca Sidious açıkça söylemese bile bu
aslında kendisi için de bir sınavdı. Bugün elde edeceği başarı Üstadına
liyakatini kanıtlayacaktı. Yaklaşan çarpışmanın sonunda aynen Sidious’un
kendisini inisiye ettiği gibi o da Skywalker’ı, karanlık tarafın türlü türlü
ihtişamlarına inisiye edecekti.
Başarısız olacağını aklına bile getirmiyordu. Neden getirsin ki?
“Ama —beni affedin, Üstadım. Kenobi’nin benim kılıcımla ölmesinin ardından,
Skywalker’ın emirlerimi dinleyeceğinden emin misiniz? Kabul etmelisiniz ki,
hayat hikayesi emirlere sadık kalma konusunda oldukça zayıf olduğunu
gösteriyor.”
“Skywalker’ın gücü, boyun eğmenin yanında başka şeyler de getiriyor. Yaratıcılık
ve şans da onunla birlikte geliyor; örneğin Grievous’un gereksinim duyduğu
talimatlarla uğraşmamıza gerek kalmayacak. Jedi Konseyi’ndeki kör budalalar bile
bunu kolayca anladı; onlar bile artık ona bir işi nasıl yapacağını söylemeye
çalışmıyorlar, sadece ne yapacağını söylemekle yetiniyorlar. Ve o bir yolunu
buluyor. Her zaman buldu.”
Dooku başını salladı. Sidious’un bu şaheserdeki gerçek kurnazlığı ortaya
serişinden beri ilk kez, Dooku kendisine sonucu hayalinde canlandıracak kadar
rahatlama izni verdi.
Kont Dooku’yu kahramanlara yakışır bir şekilde ele geçirince Anakin Skywalker
nihai kahraman haline gelecekti: Cumhuriyet tarihinin ve hatta belki Jedi
Düzeni’nin gördüğü en büyük kahraman. HoloNet’e verdiği röportajlarda Senato’nun
yozlaşmışlığının savaşı uzattığını söylerken ve büyük bir nezaketle —büyük bir
nezaketle ve söylemeye gerek yok, gönülsüzce— Jedi Düzeni’ndeki yozluğun da
savaşı uzatan nedenlerden biri olduğunu ima ederken, pek sevgili ortağının kaybı
tüm sözcüklerine gereken keder ağırlığını katacaktı.
Güç kullanıcıları tarafından kurulacak yeni bir ordunun kuruluşunu ilan ederken.
Sith Ordusu için kusursuz bir general olacaktı.
Dooku huşu içinde kafasını sallamakla yetindi. Onun ve Üstadının uğruna o kadar
çok çalıştığı şeyi yok etmeye ne denli yaklaştıklarını hatırlıyordu. Ama
korkması yersizdi. Üstadı hiç kaybetmemişti. Hiçbir zaman da kaybetmeyecekti. O
yenilmezliğin tanımıydı.
Kim dostu sandığı düşmanını yenebilir ki?
Ve şimdi, tek bir akıllıca darbe ile Jedi Düzeni’ni, kendi kuyruğunu yiyen
Ethran ourobouros’u gibi alaşağı edecekti.
Gün bugündü. Saat bu saat.
Obi-Wan Kenobi’nin ölümü Cumhuriyet’in ölümü olacaktı.
Bugün İmparatorluk’un doğumuna tanıklık edecekti.
“Tyranus? Sen iyi misin?”
“Ben...” Dooku gözlerinin buğulandığını hissetti. “Evet, Üstadım. İyiden de
öteyim. Bugün, dönüm noktası —büyük final— on yıllardan beri süregelen
çalışmalarınızın doruk noktası... kendimi nedense zayıflamış hissediyorum.”
“Kendini toparla, Tyranus. Kenobi ve Skywalker neredeyse kapıya geldiler. Rolünü
oyna, çırağım ve galaksi bizim olsun.”
Dooku doğruldu ve ilk defa üstadının gözlerine baktı.
Darth Sidious, Sith’in Karanlık Lordu, el ve ayak bileklerinden kelepçeli bir
şekilde General’in Koltuğu’nda oturuyordu.
Dooku başını eğerek selam verdi. “Teşekkürler, Şansölye.”
Naboolu Palpatine, Cumhuriyet’in Yüce Şansölyesi, cevap verdi, “Geri çekil.
Buradalar.”
|