|
Eğer karşınızdaki adam bir taşralı gibi giyinmişse
ve sanki o yerin sahibiymişçesine hareket ediyorsa bilin ki
bir uzayadamıdır.
Bu durum mantıklı bir gereklilikten kaynaklanır.
Mesleği gereği kendini bütün evrenin patronu gibi hisseder;
toprağa ayağını bastığı andan itibaren de köylülerin arasında
dolaşıyor gibi olur. Zarafetten yoksun giyimine gelince, zamanının
onda dokuzunda üniforması sırtında olan, medeniyetten çok uzayın
derinliklerinde yaşamaya alışmış birinden doğru düzgün giyinmesini
tabii ki bekleyemezsiniz. Her uzaylimanında "yer giysisi" satarak
oradan oraya koşturan sözde terziler içinse böyle biri tam bir
enayi alıcıdır.
Bu iri kemikli adamın çadırcı Ömer tarafından
giydirildiğini anlamıştım; üstünde vatkalı omuzları fazlasıyla
şişirilmiş ama boyu kısa tutulduğu için oturduğunda kıllı baldırlarında
toplanan, ancak bir ineğin üzerinde iyi durabilecek buruş buruş
bir tünik vardı.
Gene de fikirlerimi kendime saklayıp uzayadamlarının
paralı olabileceklerini düşünerek ve bunu bir yatırım gibi görerek
cebimdeki son Emperyal'imle ona bir içki ısmarladım. "Muhteşem
jetlere!" dedim kadehlerimizi tokuştururken. Bana şöyle bir
baktı.
İşte bu Dak Broadbent'le ilgili yaptığım ilk hataydı.
Bana "Açık bir uzaya!" ya da "Güvenli inişlere!" gibi yanıtlar
vermesi gerekirken yüzüme baktı ve yumuşak bir sesle, "Çok hoş
bir dilek ama yanlış kişiye. Ben hiç dışarı çıkmadım," dedi.
Bu sözü, çenemi tutmam gerektiğini anlatan bir
ipucuydu. Uzayadamları Casa Mañana barına pek sık gelmezlerdi;
burası onların tarzında bir otel değildi, üstelik uzaylimanından
da kilometrelerce uzaktaydı. Biri yer kıyafetiyle ortada dolaşır,
barın karanlık köşelerini seçer ve uzayadamı olduğunun bilinmesini
istemezse bu onun bileceği bir iştir. Bu yeri ben seçmiştim,
böylece çevremdekiler beni görmeden etrafı seyredebiliyordum
– şuraya buraya biraz borcum vardı, gerçi önemli bir miktar
değildi ama beni utandırıyordu işte. Arkadaşın da kendine göre
buna benzer nedenleri olabileceğini düşündüm ve ona saygı gösterdim.
Ama ses tellerim kendi başlarına buyruktular,
yani vahşi ve özgürdürler. "Bana yutturamazsın gemici dostum,"
diye cevapladım. "Eğer sen bir Dünyalı'ysan ben de Tycho Kenti'nin
Belediye Başkanı'yım. Mars'ta daha fazla içtiğine bahse girerim."
Yerçekiminin düşük olduğu yerlerde edinilen alışkanlığın bir
göstergesi olarak bardağını dikkatlice kaldırdığını görünce
ekledim: "Hem de Dünya'da içtiklerini katlıyorsundur."
"Alçak sesle konuş!" diyerek sözümü kesti dişlerinin
arasından. "Bir gezgin olduğumdan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?
Beni tanımıyorsun bile."
"Affedersin, ne istersen olabilirsin, tabii. Ama
iki gözüm var benim, içeri girdiğin an kendini ele verdin zaten."
Duyulmayacak bir sesle bir şeyler mırıldandı.
"Nasıl?" "Yo, merak etme. Benden başka kimsenin fark ettiğini
sanmıyorum. Ben başkalarının görmediği şeyleri görürüm." Belki
biraz da kendini beğenmiş bir tavırla ona kartımı verdim. "Yalnızca
bir tane Lorenzo Smythe vardır. Tek Adam Anonim Şirketi. Evet,
bendeniz 'Büyük Lorenzo' – üç boyutlu, banda alınmış opera –
Olağanüstü Pandomimci ve Taklit Sanatçısı."
Kartımı okudu ve kolundaki bir cebe attı. Böyle
yapması canımı sıkmıştı, çünkü kartlar bana pahalıya mal olmuştu
– hakiki el yazması kartlardı. "Demek istediğini anlıyorum,"
dedi yavaşça, "ama davranışımda yanlış olan neydi?"
"Göstereyim," dedim. "Kapıya kadar bir yer herifi
gibi yürüyüp dönüşte de senin gibi yürüyeceğim. Seyret." Dediğim
gibi de yaptım, bu tür ayrıntıları yakalamak üzere eğitilmemiş
gözleri iyice fark edebilsin diye yürüyüşünü biraz da abartarak
taklit ettim – ayaklar güvertede sallanıyormuşçasına yere sürtülüyor,
ağırlık öne verilmiş ve denge kalçalardan sağlanıyor, eller
önde ve bedenden bağımsız, her an bir şeyler tutmaya hazır.
Aslında sözcüklerle anlatılamayacak onlarca ayrıntı
daha vardır; akılda tutulması gereken nokta, bir uzayadamının
her an tetikteki bedenini ve bilinçsiz dengesini ortaya koyarak
o olmanız gerektiğidir – bu durumu yaşamalısınız. Şehirde yaşayan
bir adam tüm yaşamı boyunca düz bir zeminde, dünya yerçekiminin
olduğu sabit yerlerde dolanıp durur ve sigara kâğıdına bile
takılıp tökezler. Bir uzayadamı ise asla tökezlemez.
"Ne demek istediğimi anladın mı?" diye sordum
yerime otururken.
"Korkarım evet," diye kabul etti suratını ekşiterek.
"Böyle mi yürüdüm?"
"Evet."
"Hımmm… Belki de senden ders almalıyım."
"Daha kötüsünü de yapabilirdin," diye itiraf ettim.
Beni inceleyerek yerine oturdu ve konuşmaya başladı
– sonra fikrini değiştirdi ve barmene kadehlerimizi yeniden
doldurması için işaret etti. İçkilerimiz gelince parasını ödedi,
yumuşak bir hareketle yerinden kalktı. "Beni bekle," dedi usulca.
Ismarladığı içkiyle karşımda oturmasına karşı
çıkmamıştım. Böyle bir şey yapmak da istemedim zaten; doğrusu
ilgimi çekmişti. On dakikalık bir tanışıklığım olsa bile ondan
hoşlanmıştım; kadınların peşine düşebileceği, erkeklerin de
kendisinden emir alabileceği şu çirkin-çekici tiplerdendi.
Zarif bir biçimde oda boyunca ilerledi ve kapının
yanında, dört Marslı'nın oturduğu masayı geçti. Marslılar'ı
hiç sevmezdim. Tepesine bir güneş başlığı geçirilmiş ağaç gövdesine
benzeyen ve insanların ayrıcalıklarına sahip olduğunu iddia
eden bu şeylerden hoşlanmıyordum. Bedenlerinden çıkardıkları
sözde uzuvlarından nefret ederdim, bana deliklerinden sürünerek
çıkan yılanları anımsatıyorlardı. Başlarını çevirmeden bütün
yönlere aynı anda bakabilmelerinden de hiç hoşlanmıyordum –
tabii başları var denebilirse, çünkü başları da yoktu. Son olarak
da kokularına dayanamıyordum!
Hiç kimse beni ırklara karşı önyargılı olmakla
suçlayamazdı. Bir insanın renginin, ırkının ve dininin ne olduğu
beni hiç ilgilendirmezdi. Ama insan insandır, Marslılar'sa yalnızca
birer nesne. Benim anlayışıma göre hayvan bile olamazlardı.
Yanımda her gün bir Afrika yaban domuzuyla dolaşmayı tercih
ederdim doğrusu. Bunların lokanta ve barlara girmelerine izin
verilmesi bence çok çirkindi. Ama ortada Antlaşma vardı tabii,
ben ne yapabilirdim ki?
İçeri girdiğimde bu dördü yoktu, yoksa kokularını
alırdım. Bu yüzden, ancak, kapıya kadar gidip gelmemden kısa
bir süre önce gelmiş olabilirlerdi. Şimdi orada, bir masanın
etrafında bizler gibi görünmeye çalışarak dikiliyorlardı. Havalandırma
cihazının hızlandırıldığını bile duymamıştım.
Önümdeki beleş içki ilgimi çekmiyordu, yalnızca
ısmarlayan kişinin geri dönmesini ve böylece kibarca burayı
terk edebilmeyi istiyordum.
Birden uzayadamı arkadaşın alelacele çıkmadan
önce o masaya doğru baktığını hatırladım, Marslılar'ın bu durumla
bir ilgisi olup olmadığını merak etmiştim. Onlara bakıp bizim
masaya dikkat ediyorlar mı anlamaya çalıştım – ama bir Marslı'nın
nereye baktığını ve ne düşündüğünü nasıl bilebilirsiniz ki?
İşte onlarda sevmediğim bir başka özellik de buydu.
Birkaç dakika daha önümdeki içki bardağını evirip
çevirdim ve uzayadamı arkadaşıma ne olduğunu düşündüm. Misafirperverliğinin
akşam yemeğine kadar ve hatta yeterince samimi olabilirsek,
geçici ufak bir borca kadar uzayabileceğini düşünmüştüm. Öteki
beklentilerimin gerçekleşmesi –kabul ediyorum– çok daha zayıf
bir ihtimaldi. Menacerimi aramaya çalıştığım son iki defasında
da telesekreterinde, parasını yatırmadığım sürece odamın açılmayacağı
mesajıyla karşılaşmıştım… İşte bu da servetimin nasıl suyunu
çektiğini gösteren bir kanıttı: Ancak bozuk para atılarak girilen
otomatlı bir odacıkta uyuyabilecek kadar param kalmıştı.
Melankolik düşüncelerimin tam ortasındayken bir
garson dirseğime dokundu. "Size telefon var, efendim."
"Öyle mi? Peki arkadaşım, telefonu masaya getirir
misin?"
"Özür dilerim efendim, ama getiremem. Lobide 12.
hat."
"Ah, çok teşekkür ederim," dedim olabildiğince
sevimli bir şekilde, çünkü ona bahşiş niyetine verebileceğim
bir şeyim yoktu. Dışarı çıkarken Marslılar'ın masasının orada
geniş bir daire çizdim.
Sonunda telefonun neden masaya getirilemediğini
anlamıştım! 12. hat en yüksek düzeyde emniyet tertibatlı, ses,
görüntü geçirmeyen ve konuşmayı gizli tutan bir kulübeydi. Ekranda
görüntü yoktu, kapı arkamdan kapandığında bile ekran netleşmedi.
Yerime oturana ve yüzümü alıcıya yerleştirene dek görüntü sisliydi,
derken bulutlar yok oldu ve kendimi uzayadamı arkadaşıma bakarken
buldum.
"Seni dışarı çıkardığım için özür dilerim," dedi
çabucak, "ama acelem vardı. Bir an önce Eisenhower Oteli 2106
numaraya gelmeni istiyorum."
Başka bir açıklamada bulunmadı. Eisenhower da
Casa Mañana gibi uzayadamlarının pek uğramadığı bir oteldi.
Belanın kokusunu alabiliyordum. Barda bir yabancıyla tanışıp
sonra da ona bir otel odasına gelmesi için ısrar edemezsiniz
– yani en azından hemcinsinizse...
|