|
Arthur Pitt güruhun farkına Birlik binasından
çıkar çıkmaz, daha caddeyi geçerken vardı. Köşede arabasının
yanında durdu ve bir sigara yaktı. Evrak çantasını sıkı sıkı
tutarak arabasını açarken, kalabalığı inceledi.
Elli-altmış kişiydiler: Kasaba halkı, işçiler,
küçük esnaf, metal çerçeveli gözlüklü memurlar. Tamirciler ve
kamyon şoförleri, çiftçiler, ev kadınları, beyaz önlüklü bir
bakkal. Her zamankiler – hep aynı alt-orta sınıf.
Pitt arabasına giriverdi ve ön paneldeki mikrofonun
üstüne atılarak bağlı olduğu en yüksek düzeydeki kişiyi, Güney
Amerika Direktörü'nü aradı. Artık hızlı hareket ediyorlar, cadde
boyunca sessizce ve dalga dalga ona doğru ilerliyorlardı. Hiç
kuşkusuz onu T-sınıfı giysilerinden tanımışlardı – yani beyaz
gömlek ve kravat, gri takım elbise, fötr şapka. Evrak çantası.
Siyah ayakkabılarının parlaklığı. Paltosunun göğüs cebinde parıldayan
ışın kalemi. Pitt altın tüpü açtı ve hazır duruma getirdi. "Acil
durum," dedi.
"Ben Direktör Taubmann," dedi kumanda panosundaki
verici. "Neredesiniz?" Pitt'in o denli üstünde olan uzak, resmi
bir ses.
"Hâlâ Alabama'da Sedir Korusu'ndayım. Çevremde
bir kalabalık oluşuyor. Herhalde bütün yolları kapatmışlardır.
Belki de bütün kasabayı."
"İyileştiriciler de var mı?"
Bir tarafta, kaldırımda kocaman bir kafası ve
kısa kesilmiş saçları olan yaşlı bir adam vardı. Soluk kahverengi
elbisesi, belinde düğümlenmiş bir ip ve ayaklarında sandaletlerle
sessizce duruyordu. "Bir tane," dedi Pitt.
"Vulcan 3 için tarama yapmaya çalışın."
"Deneyeyim." Kalabalık artık arabanın etrafını
sarmıştı. Pitt arabaya dokunan, onu itiştiren, dikkatle ve soğuk
bir özenle inceleyen ellerini hissedebiliyordu. Arkasına yaslandı
ve kapıları iki kez kilitledi. Camlar kapalıydı; arabanın üstü
de sıkıca kapatılmıştı. Aceleyle, arabanın bir parçası olan
savunma düzeneğini harekete geçiren motoru çalıştırdı. Sistem,
arabanın zırhında olabilecek herhangi bir zayıf bağlantıyı aramak
üzere, altında ve çevresinde uğultuyla çalışmaya başladı.
Kaldırımda duran kahverengi giysili adam kıpırdamamıştı.
Sıradan sokak giysili birkaç başka kişiyle birlikte duruyordu.
Pitt tarayıcıyı çıkararark kaldırdı.
Birden bir kaya parçası arabanın kenarına, camın
hemen altına isabet etti. Araba sallandı, elindeki tarayıcı
titredi. İkinci kaya doğrudan cama geldi ve ağı andıran bir
çatlak oluştu.
Pitt tarayıcıyı bıraktı. "Yardıma ihtiyacım olacak.
Ciddi görünüyorlar."
"Bir ekip yola çıktı bile. Daha iyi bir tarama
yapmaya çalışın. Yeterince iyi alamadık."
"Alamamışsınızdır tabii," dedi Pitt öfkeyle. "Elimde
olduğunu görünce o kayaları özellikle attılar." Arka camlardan
biri de çatlamıştı; insanlar ellerini arabanın içine sokuyorlardı.
"Buradan kurtulmam gerekiyor, Taubmann." Gözünün ucuyla arabadaki
düzeneğin kırık camı tamir etmeye çalıştığını ve başaramadığını
gören Pitt boş boş sırıttı. Yeni plasticam oluşurken, yabancıların
elleri onu tutup koparıyordu.
"Paniğe kapılma," dedi kumanda panosundaki metalik
ses.
"Çıldırdınız mı?" Pitt ayağını frenden çekti.
Araba bir-iki metre ilerleyip durdu. Motor ölüm sessizliğine
büründü, onunla birlikte savunma sistemi de; uğultu durdu.
Pitt korkudan soğuk soğuk terlemeye başladı. Tarayıcıyı
bulmaya çalışmaktan vazgeçti; titreyen parmaklarla ışın kalemini
çıkardı. Dört veya beş kişi kaportanın üstüne çıkmış, görüntüyü
kapatmışlardı; diğerleri tepesinde, şoför yerinin üstündeydi.
Birden arabayı sallandıran bir gürültü geldi: arabanın üstünü
matkapla deliyorlardı.
"Daha ne kadar sürecek?" dedi Pitt boğuk bir sesle.
"Burada sıkıştım kaldım. Adamların elinde bir tür müdahale plazması
olmalı; her şeyi bozuyor."
"Her an oraya varabilirler," diyen sakin, metalik,
Pitt'ten ve içinde bulunduğu durumdan öylesine uzak olan seste
korku yoktu. Örgütün sesi. Bilgili ve olgun, tehlikeli sahnelerden
uzaklarda.
"Acele etseler iyi olacak." Araba kayaların çarpmasıyla
sallandı. Uğursuz bir şekilde yana yattı; bir taraftan kaldırıyor,
ters çevirmeye çalışıyorlardı.Arka camların ikisi de kırılmıştı.
Bir adamın eli kapının içerideki kilidine uzandı.
Pitt ışın kalemiyle eli yakarak kül haline getirdi.
Yanık kol çılgınca geri çekildi. "Birini vurdum."
"Adamları biraz daha tarayabilsen..."
Birkaç el daha belirdi. Arabanın içi bunaltıcıydı;
matkap da neredeyse içeriye ulaşmıştı. "Bunu yapmaktan nefret
ediyorum." Pitt ışın kalemini evrak çantasına çevirerek geriye
hiçbir şey kalmayacak şekilde yaktı. Aceleyle ceplerini, torpido
gözündeki her şeyi, kimlik belgelerini yok etti, sonunda da
cüzdanını yaktı. Plastik cüzdan kabarcıklar halinde siyah bir
çamur yığınına dönüşürken bir an için karısının fotoğrafını
gördü ... sonra resim de gitti.
"İşte geliyorlar," dedi yavaşça; arabanın bir
tarafı boğuk bir iniltiyle içine göçerek matkabın yarattığı
basınç altında kenara kaydı.
"Dayanmaya çalış, Pitt. Ekip her an orada olabil..."
Aniden verici sustu. Pitt'i yakalayan eller onu
koltuğun arkasına doğru çarptı. Pitt'in paltosu yırtıldı, kravatı
çekiştirildi. Bir çığlık attı. Bir kaya yüzünü ezdi; ışın kalemi
yere düştü. Kırık bir şişe gözlerini ve ağzını kesti. Çığlığı
boğularak sessizliğe dönüştü. Adamlar, bedeninin üstünde itişip
kakıştılar. Sonra sıcak kokulu insanlığın pençesinde yitti gitti.
Arabanın kumanda panosundaki, puro çakmağı şeklinde
kamufle edilmiş bir tarayıcı sahneyi kaydetmişti; hâlâ çalışmaya
devam ediyordu. Pitt'in bundan haberi yoktu; alet, üstlerinin
ona sağladığı arabayla beraber gelmişti. Sonra, itişip kakışan
insanların arasında bir el, el yordamıyla ama uzmanca, panoya
uzandı ve tam isabetle bir kabloyu çekti. Gizlenmiş tarayıcı
durdu. Pitt gibi o da ömrünün sonuna gelmişti.
Aşağıdaki otoyoldan polis ekibinin sirenlerinin
acıklı sesi geliyordu.
Aynı uzman el geri çekildi. Ve gidip yine kalabalığın
içine karıştı.
William Barris fotoğrafı dikkatle inceledi ve
bir kez daha tarayıcıdan alınan ikinci banttaki görüntüyle karşılaştırdı.
Masasındaki kâğıtların arasında unutulmuş olan kahvesi soğuyarak
pis bir köpük haline gelmişti. Birlik Binası hesap makinelerinin,
istatistik makinelerinin, görüntülü telefonların, telekslerin
ve alt düzey memurların kullandığı sayısız elektrikli daktilonun
sesleriyle çınlıyor ve titriyordu. Görevliler büroların, yani
T-tipi personelin çalıştığı sayısız hücrenin oluşturduğu labirentte
uzmanca bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlardı. Kahve arasından
dönen ve yüksek, sivri topukları her adımda ses çıkaran üç genç
sekreter Barris'in masasının yanından geçti. Normalde onları
fark ederdi, özellikle de pembe yün kazaklı sarışını, ama bugün
fark etmedi; geçtiklerinin farkına bile varmadı.
"Bu yüz olağan değil," diye mırıldandı Barris.
"Gözlerine, kaşlarının üstündeki derin izlere bak."
"Frenoloji," dedi Taubmann kayıtsızca. Dolgun,
belirgin hatlı yüzünden sıkıldığını görmek mümkündü; Barris'in
aksine, sekreterleri fark etmişti.
Barris resmi masaya attı. "Bu kadar çok müritleri
olmasına şaşmamalı. Böyle örgütleyiciler olduktan sonra ..."
Tekrar bantlardaki o küçücük yere yakından baktı; net olarak
görülebilen tek bölüm burasıydı. Bu, aynı adam mıydı? Emin olamıyordu.
Hatları olmayan bir leke, bulanık bir şekil. Sonunda resmi tekrar
Taubmann'a uzattı. "Adı ne?"
"Peder Fields." Taubmann sakin sakin dosyasının
sayfalarını çevirdi. "Elli dokuz yaşında. Mesleği: elektrikçi.
Üst düzey taret bağlantısı uzmanı. Savaş zamanının en iyilerinden.
Georgia, Bacon'da 1970'te doğmuş. İyileştiricilerin arasına
işin en başında, iki yıl önce katılmış. Kuruculardanmış, burada
adı geçen ihbarcılara inanırsan. Atlanta Psikolojik Islah Laboratuvarları'nda
iki ay kalmış."
Barris, "O kadar uzun süre, ha?" dedi. Çok şaşırmıştı;
çünkü çoğu insan için bu süre olsa olsa bir haftaydı. İyileşme
bu denli ileri bir laboratuvarda çabuk sağlanıyordu– bildiği
bütün aletlerden vardı orada, bazılarını ise yalnızca geçerken
görmüştü. Dokunulmazlığına, mevkiinin ona sağladığı kutsallığa
karşın, orayı her ziyaret edişinde dehşet duyardı.
"Kaçmış," dedi Taubmann. "Yok olmuş." Başını kaldırınca
Barris'in dik bakışıyla karşılaştı. "Tedavi görmeden."
"Laboratuvarda iki ay geçirmiş ve tedavi olmamış,
öyle mi?"
"Hastaymış," dedi Taubmann belirsiz, alaycı bir
gülümsemeyle. "Bir yaralanma, sonra kronik kan hastalığı. Sonra
savaş zamanından kalma radyasyon. Oyalamış, oyalamış, sonra
bir gün çekip gitmiş. Odalardaki havalandırma birimlerinden
birini duvardan söküp değiştirmiş. Bir kaşık ve kürdanla. Tabii
onu neye dönüştürdüğünü hiç kimse bilmiyor; ne yaptıysa onu
da duvardan, sonra avludan, sonra da parmaklıklardan geçerken
götürmüş. Teftişte bizim gördüklerimiz geriye kalanlardı, kullanmadıkları."
Taubmann fotoğrafı dosyaya geri koydu. Filmdeki görüntüyü işaret
ederek, "Eğer bu aynı adamsa," dedi, "bu, o zamandan beri hakkında
duyduğumuz ilk şey."
"Pitt'i tanır mıydın?"
"Biraz. İyi, daha çok saf, genç biri. Kendini
işine adamış. Aile erkeği. Saha görevi için başvurdu, çünkü
ekstra aylık prime ihtiyacı vardı. Böylece karısı salonuna eski
dönem, New England zamanından kalma meşe mobilyalar alabildi."
Taubmann ayağa kalktı. "Peder Fields için arama emri çıktı.
Ama tabii aylardır aranıyordu zaten."
"Polisin geç kalmış olması çok kötü," dedi Barris.
"Her zaman birkaç dakika geç kalıyorlar." Taubmann'ı inceledi.
İkisi teknik olarak eşittiler ve örgütte eşit düzeyde olanların
birbirlerine saygı duymaları gerekirdi. Ama kendisi hiçbir zaman
Taubmann'dan pek hoşlanmamıştı; adam ona daha çok kendi mevkiiyle
ilgiliymiş gibi gelirdi. Sanki Birlik umrunda değildi.
Taubmann omuz silkti. "Bütün bir kasaba sana karşı
örgütlenmişse, durum o kadar da garip değil demektir. Yolları
kapatmış, hatları ve kabloları kesmiş, görüntülü telefon kanallarını
bozmuşlardı."
"Peder Fields'ı bulursan bana gönder. Kendim sorguya
çekmek istiyorum."
Taubmann bıyık altından güldü. "Tabii. Ama onu
bulacağımızdan kuşkuluyum." Esnedi ve kapıya yöneldi. "Pek mümkün
değil. O çok kurnazdır."
"Bu konuyla ilgili neler biliyorsun?" diye sordu
Barris. "Onu tanıyor gibisin– neredeyse kişisel olarak."
Taubmann sakinliğinden hiçbir şey kaybetmeden,
"Onu Atlanta Laboratuvarları'nda görmüştüm," dedi. "Birkaç kez.
Sonuçta Atlanta benim bölgem." O da Barris'in dik bakışına gözünü
kırpmadan karşılık verdi.
"Pitt'in ölmeden hemen önce gördüğü aynı adam
mı sence?" dedi Barris. "Kalabalığı örgütleyen adam?"
"Bana sorma," dedi Taubmann. "Fotoğrafla o bant
parçasını Vulcan 3'e gönder. Ona sor; onun işi bu."
"Vulcan 3'ün on beş aydan beri hiçbir bilgi vermediğini
biliyorsun," dedi Barris.
"Belki ne diyeceğini bilmiyordur." Taubmann koridora
açılan kapıyı açtı; polis korumaları hemen etrafına toplandılar.
"Yine de sana bir şey söyleyebilirim. İyileştiriciler yalnızca
ve yalnızca bir şeyin peşinde; onun dışındaki bütün o konuşmalar
–yok toplumu ortadan kaldıracaklarmış, yok uygarlığı yok edeceklermiş–
bunlar ticari haber yorumcuları için uygun açıklama olabilir,
ama biz aslında onların –"
"Neyin peşindeler?" diye sözünü kesti Barris.
"Vulcan 3'ü yok etmek istiyorlar. Parçalarını
dört bir yana dağıtmak istiyorlar. Bugün olanların hepsi, Pitt'in
ölümü de bu yüzden: Vulcan 3'e ulaşmaya çalışıyorlar."
"Pitt, kâğıtlarını yakmayı başarmış mı?"
"Sanırım. Hiçbir şey bulamadık, ne ondan ne de
yanındaki gereçlerden hiçbir şey kalmamış." Kapı kapandı.
Barris birkaç dakika dikkatle bekledikten sonra
kapıya gitti, açtı ve Taubmann'ın gittiğinden emin olmak için
dikkatle dışarıya baktı. Sonra masasına geri döndü. Kapalı devre
görüntülü ileticiyi açarak yerel Birlik operatörünü buldu. "Bana
Atlanta Psikolojik Islah Laboratuvarları'nı bulun," dedi, sonra
hemen eliyle devreyi kapattı.
Bizi bu hale getiren işte bu tür akıl yürütmeler,
diye düşündü. Birbirinden paranoyakça kuşkulanmak. Birlik, diye
düşündü alayla. Birbirini gözetleyen, en küçük bir yanlışı,
bir işareti bekleyen bizlerin oluşturduğu bir birlik. Doğal
olarak Taubmann'ın üst düzey bir İyileştirici ile teması olmuştur;
elimize düşen herhangi bir İyileştirici'yi sorguya çekmek onun
işi. Atlanta personelinden o sorumlu. O yüzden ben de ilk olarak
ona danıştım.
Ama yine de – gizli niyetleri ne acaba? Kendisi
için çalışıyor, diye düşündü Barris gaddarca. Peki benim niyetlerim
ne? Ondan kuşkulanmam için benim ne gibi nedenlerim var?
Sonuçta Jason Dill'in vakti doluyor, onun yerini
alacak olan da ikimizden biri. Eğer ben Taubmann'a çamur atabilirsem,
ihanet ettiği kuşkusu bir doğarsa, hatta gerçekle hiç ilgisi
olmasa bile ...
O zaman belki ben de o kadar temiz değilim, diye
düşündü Barris. Kendime güvenemem, çünkü ben de tarafsız değilim.
Birlik yapısı altında hiçbirimiz temiz değiliz. En iyisi kuşkularıma
yenilmemek, kendi niyetlerimden bile emin olamadığıma göre...
Bir kez daha operatörü aradı. "Evet, efendim,"
dedi kadın. "Atlanta görüşmeniz –"
|