Bir insanın iç yaşamı, kendini çarpıcı
renk, biçim ve tasarım düzenlemeleriyle kısıtlamayan, engin ve değişken bir
alemdir.
EDWARD HOPPER
Spofforth
Spofforth gece yarısında Beşinci Cadde boyunca yukarı doğru
yürürken ıslık çalmaya başladı. Bu melodinin adını bilmiyordu, pek de
umursamıyordu; tek başınayken sıkça çaldığı, biraz karmaşık bir melodiydi.
Belden yukarısı ve ayakları çıplaktı, üzerinde sadece bir haki pantolon vardı;
yürürken ayaklarının altındaki yıpranmış eski kaplama taşlarını
hissedebiliyordu. Geniş bulvarın ortasından yürümesine rağmen, yıllar önce
çökmüş ve hiç yapılmayacak olan onarımları bekleyen her iki yandaki yaya
kaldırımlarında çimen öbeklerini ve yüksek otları görebiliyordu. Spofforth bu
öbeklerden gelen, böcek korosunun türlü çeşitli tıkırtı ve kanat sürtüşlerini
işitiyordu. Yılın bu zamanlarında, baharda, bu sesler onu hep huzursuz etmiştir
ve işte yine öyle oldu. Önce kocaman ellerini pantolonunun ceplerine sokup
yürümeyi denedi. Ama yine rahat etmeyince ellerini çıkartıp, o iri atletik
gövdesiyle yalın ayak, ilerdeki Empire State Binasının muazzam görüntüsüne doğru
ağır tempolu bir koşuya başladı.
Binanın giriş kapısının gözleri ve bir sesi vardı, beyniyse
bir moron beyniydi; duygusuz ve tek amaçlı. Spofforth yaklaşırken ses, “Onarım
nedeniyle kapalıdır” dedi.
Spofforth, “Kes sesini ve aç kapıyı” dedi ve ekledi, “ben
Robert Spofforth. Yapım Dokuz.”
Kapı, “Affedersiniz, efendim” dedi. “Göremedim...”
“Tamam. Kapıyı aç. Hızlı asansöre de söyle beni almaya aşağıya
gelsin.”
Kapı bir an için sessiz kaldı. Ardından, “Asansör arızalı,
efendim” dedi.
Spofforth, “Kahretsin” diye söylenerek devam etti,
“Merdivenden çıkacağım.”
Kapı açıldı. Spofforth içeri girdi ve karanlık giriş holünü
geçerek merdivenlere yöneldi. Bacaklarında ve ciğerlerinde bulunan ağrı
devrelerini kıstıktan sonra merdivenleri tırmanmaya başladı. Artık ıslık
çalmıyordu; inceden inceye işlenmiş olan aklı şimdi tümüyle her yılki ereğine
odaklanmıştı.
Şehrin üstünde, bir kişinin durabileceği genişlikteki en
yüksek platformun kenarına ulaşınca Spofforth bacak sinirlerine uyarıyı yeniden
gönderdi ve birden bacaklarını ağrı kapladı. Ağrı nedeniyle biraz sendeledi;
ayın görünmediği yıldızlarınsa sönük olduğu bu karanlık gecede çok yüksekte ve
tek başına duruyordu. Bastığı yüzey düzgün ve cilalıydı; yıllar önce bir
keresinde Spofforth burada neredeyse kayıp aşağıya düşüyordu. Umutsuzlukla
birden, keşke tam kenardayken, bir kez daha oluverse diye düşündü. Fakat olmadı.
Platform kenarının neredeyse yarım metre yakınına kadar
ilerledi; ama her zaman olduğu gibi, kendisinin herhangi bir zihinsel uyarısı,
istenci veya böyle bir arzusu olmadan bacakları hareketsizleşti ve Beşinci
Caddenin yerleşim bölgesi yönüne dönük olarak onun davetkar sert zeminine
yüzlerce karanlık metre yukarıdan bakarken kendisini donup kalmış buldu.
İstencini öne düşmeye odaklayarak, kederli ve derin bir umutsuzluk duygusuyla
bedenini ilerlemeye zorladı; yalnızca fabrika üretimi, güçlü ve iri bedenini
dışarı doğru uzatması yeterli olacaktı; binanın ve yaşamın dışına. İçinden bunu
yapabilmek için haykırırken, kendisini aşağıdaki caddeye, hoşnut ve sonuçtan
emin olarak boşlukta ağır çekim düşerken gözünün önüne getirdi. Bunun için can
atıyordu.
Ama bedeni kendisinin değildi, bildiği kadarıyla da hiç
olmayacaktı. İnsanlar tarafından tasarlanmıştı; ancak bir insan onun ölmesini
sağlayabilirdi. Sessiz şehrin tepesinde, kollarını iki yana açarak,
kızgınlıktan böğürürcesine yüksek sesle acı bir çığlık attı. Yine de ileriye
doğru kımıldayamadı.
Spofforth, o haziran gecesinde sabaha kadar, dünyanın en
yüksek binasının tepesinde hareket edemez halde tek başına durdu. Ara sıra
aşağıda boş şehrin caddelerinden yavaşça geçen bir algısal otobüsün yıldızlardan
biraz daha büyükçe olan farları gözüküyordu. Binalarda hiç ışık yoktu.
Sonra sağında Doğu Nehri ve hiç köprü geçişi bulunmayan
Brooklyn üstünden güneş doğunca düş kırıklığı azalmaya başladı. Ona gözyaşı
kanalları koymuş olsalardı, gözyaşlarını koyuverirdi; ne var ki o ağlayamazdı.
Gün ışığı arttı; aşağıdaki boş otobüslerin kabaca şekilleri artık fark
edilebiliyordu. Üçüncü Caddede hareket halindeki küçük bir Kolluk aracını gördü.
Ardından haziran göğündeki donuk renkli güneş, bomboş bir Brooklyn üzerinden
boşandı ve nehir suyunda ta zamanın başlangıcındaki gibi ışıltıyla parıldadı.
Güneşin yükselmesiyle birlikte onu sarmış olan kızgınlık azalmaya başlarken,
Spofforth aradığı ve yaşamı boyunca da hep aramış olduğu ölümden uzaklaşarak
geriye doğru bir adım attı. Yaşamayı sürdürecekti, çünkü artık katlanabilirdi.
Önce tozlu merdivenlerden yavaşça indi. Ama giriş holüne
vardığında artık çevik, özgüven ve yapay yaşamla dolu adımlarla yürüyordu.
Binadan çıkarken kapıdaki mikrofona, “Asansörün onarılmasına
izin vermeyin. Yürüyerek çıkmayı yeğliyorum” dedi.
Kapı, “Peki, efendim” diye yanıtladı.
Dışarıdaki bulutsuz gökyüzünde güneş parlarken, sokakta çok az
insan vardı. Solmuş mavi entarili yaşlı bir siyah kadın, kazara dirseğine
dokununca bulanık gözlerini kaldırıp onun yüzüne baktı. Onun Yapım Dokuz bir
robot olduğunu belirten işaretini görünce gözlerini hemen kaçırıp “Özür dilerim,
özür dilerim, efendim” diye geveledi. Yanında, ne yapacağını bilmez halde öylece
duruyordu. Herhalde yaşantısı boyunca hiç Yapım Dokuz görmemişti ve onlar
hakkında sadece yıllar önce aldığı ilk eğitiminden kalma bir bilgisi vardı.
Spofforth, “Gidebilirsin” dedi nazikçe. “Sorun yok.”
“Peki, efendim” diye yanıtladı kadın. Elini entarisinin cebine
daldırdı, bir sopor çıkarttı ve yuttu. Sonra döndü ve ayaklarını sürüyerek
uzaklaştı.
Gün ışığında, Spofforth geldiği yönün tersine aşağıya
Washington Meydanı’na, çalışmakta olduğu New York Üniversitesi’ne doğru çevik
adımlarla yürüdü. Bedeni hiç yorulmazdı. Yalnız, inceden inceye işlenmiş,
karmaşık ve açık olan aklı yorgunluğun ne demek olduğunu biliyordu. Aklı daima
yorgundu.
Spofforth’un metal beyni, mühendisliğin düşüşte, ama henüz
robot yapımının hala yüksek bir sanat olduğu uzak geçmişteki bir zamanda yapıldı
ve bedeni, canlı dokudan büyütüldü. Aslında robot yapım sanatı da en parlak
başarısı olan Spofforth’un hemen ardından düşüşe geçerek ortadan kalktı.
Spofforth, gelmiş geçmiş insan yapımları içinde en güçlüsü ve en akıllısı olan
Yapım Dokuz diye belirlenen yüz robotluk bir serinin sonuncusuydu. Ayrıca, o
kendi istemese bile hayatta kalmaya programlanmış olan tek robottu.
O zamanlar, yetişkin bir insan beyninin tüm öğrenme
biçimlerini ve her nötr izi kaydederek bu kayıtları bir robotun metal beynine
aktaracak bir yöntem vardı. Bu yöntem yalnız Yapım Dokuz serisi için kullanıldı
ve o serideki tüm robotlar, tek bir insanın canlı beyninin değiştirilmiş farklı
kopyalarıyla donatılmışlardı. O kişi, Paisley adında çok parlak ve melankolik
bir mühendisti, ancak bunu Spofforth hiç bilmeyecekti. Paisley’in beynini
oluşturan bilgi parçacıkları ağı ve aralarındaki bağlantılar manyetik bantlara
kopyalanmış ve Cleveland’daki bir kasada saklanmıştı. Aklı kopyalandıktan sonra
Paisley’in başına ne geldiğini kimse hiç öğrenemedi. O kırk üç yaşındayken,
kişiliği, hayal gücü ve öğrenilmiş bilgileri tümüyle bantlara kaydedildi ve
ardından da bu kişi tamamen unutuldu.
Bantlar hazırlandı. Kişilik, “kullanışlı” işlevlere zarar
vermeden içlerinden olabildiğince silindi. Ancak bir beyin için neyin
“kullanışlı” olup neyin olmadığına, yaratıcılıkta Paisley’den daha düşük düzeyde
olan mühendislerce karar verildi. Yaşantı anıları silindi ve onlarla birlikte
öğrenilmiş bilgilerin çoğu da silinmesine rağmen İngilizce dilbilgisi ve söz
dağarcığı bantlarda kaldı. Bu hazırlık aşamasından sonra bile o bantlar,
evrimsel bir mucizenin neredeyse mükemmel bir kopyasını taşıyorlardı: bir insan
beyni. Ama Paisley’den bazı istenmeyen şeyler de artakaldı. Örneğin, piyano
çalma yetisi bantlardaydı ama sergilenebilmesi için bir beden ve kollara
gereksinim vardı. Ne var ki beden yapıldığında çalabileceği hiç piyano
kalmamıştı.
Ayrıca kaydı yapan mühendislerce istenmemesine rağmen bazı
eski düş, özlem ve kaygı kırıntıları kaçınılmaz olarak kalmıştı. Başka işlevlere
zarar vermeden bantları bunlardan kurtarmanın hiç olanağı yoktu.
Kayıt, yirmi iki santimetre çapında, binlerce nikel-vanadyum
tabakadan oluşturulmuş, otomatik makinelerce tornalanarak şekillendirilmiş
gümüşe benzer bir küreye elektronik olarak aktarıldı. Küre, bu amaçla klonlanmış
bir bedenin kafasına yerleştirildi.
Beden, bir zamanlar otomobil fabrikası olan bir yerdeki bir
çelik tankta, büyük bir titizlikle büyütüldü. Elde edilen sonuç tam anlamıyla
mükemmeldi: uzun boylu, güçlü, atletik, ve çok güzel bir beden. O gençliğinin en
iyi çağında, kasları güzel, ciğerleri ve yüreği güçlü; kıvırcık siyah saçları,
berrak gözleri, çok güzel kalın dudaklı bir ağzı ve kuvvetli büyük elleri olan
bir siyah adamdı.
İnsana özgü olan bazı şeyler değiştirildi: yaşlanma süreci,
otuz yaşındaki bir insanın olduğu fiziksel gelişimde kalmak üzere programlandı
ve beden bu hale çelik tankta dört yıl sonra erişmişti. Ağrı tepkilerini kendisi
denetleyebilecek ve kendisini bazı sınırlar içinde yenileyebilecek biçimde
donatılmıştı. Örneğin, gerekli olduğunda yeni dişlerin, yeni el veya ayak
parmaklarının çıkmasını sağlayabiliyordu. Hiçbir zaman kelleşmeyecek, gözlerinde
bozukluk veya katarakt oluşmayacak, ya da damar tıkanıklığı veya artrit sorunu
yaşamayacaktı. Genetik Mühendislerinin çok hoşlandıkları bir söylemle, o
Tanrının işinin iyileştirilmesiydi. Halbuki mühendislerin hiçbiri Tanrının
varlığına inanmadığı için bu böbürlenmeleri temelden yoksundu.
Spofforth’un bedeninin üreme organları yoktu. Bu konuda bir
mühendis, “dikkatin dağılmasından sakınmak için” demişti. Bu yapay insana hayran
kalabilecek herhangi bir kişiye bunun eninde sonunda sadece bir robot olduğunu
belirtmek için o muhteşem kafanın iki yanındaki kulak memeleri kapkaraydı.
Frankenstein canavarı gibi, ona da etkin yaşam elektrik
şokuyla verildi; içinde olduğu tanktan, yetişkin ve başta biraz boğuk bir sesle
de olsa konuşabilir halde kalktı. Bilinçli duruma geldiği o çok geniş ve dağınık
fabrika salonunda koyu gözleri etrafına heyecan ve yaşamla baktı. Bilinç gücünün
bir dalga gibi benliğini kaplamasını ilk kez yaşarken, yani kendisi olmaya
geçerken, bir sedyede bağlıydı. Tıkanan bağlı gırtlağının zoruyla haykırdı; yani
dünyada olmanın zoruyla.
O zamanlar hala okumayı bilen bir kişi tarafından Spofforth
olarak adlandırıldı. İsim rasgele, eski bir Cleveland telefon rehberinden
alınmıştı: Robert Spofforth. O insan zekası tarafından şimdiye dek tek parça
halinde oluşturulmuş en karmaşık aygıt olan bir Yapım Dokuz robottu.
Birinci yıl eğitiminde onu, bina içlerinin düzenli tutulması
ve günlük ufak tefek işlerin yapılması için insanların gittiği bir yatılı okula
gönderdiler. Orası genç insanlara kendi dünyalarının yöntemlerinin öğretildiği
bir yerdi: İçsellik, Kişisel Gizlilik, Öz Gerçekleştirme, Zevk. İşte orada o
kırmızı ceketli kızı görmüş ve aşık olmuştu.
Kız o kış ve ilkbahar boyunca siyah, hem kömür kadar, hem de
sütbeyaz teninin üstündeki kapkara saçları kadar siyah bir kadife yakası olan al
renkli bir kaban giydi. Sürdüğü kırmızı ruju kabanına uyuyordu. O günlerde hemen
hiç kimse artık ruj kullanmıyordu ve onun rujunun olması ilginçti. Sürdüğünde
gerçekten çok güzel oluyordu. Spofforth onu okuldaki üçüncü gününde yatakhane
bölümünde ilk gördüğünde, kız neredeyse on yedisindeydi. Hemen aklına kızın
görüntüsünün bir resmini yerleştirdi ve o hep orada kaldı. Bu resim onun
baharda, haziranda, başlayarak yapay bedeninin ve güçlü benliğinin en
derinlerine yerleşen hüznünün önemli bir parçası haline gelecekti.
Spofforth bir yaşına erdiğinde, kendisine robot öğretmenler
tarafından tümüyle görsel-işitsel yöntemlerle öğretilmiş olan kuvantum
mekaniğini, robot mühendisliğini ve Kuzey Amerika’daki devlet şirketlerinin
tarihçelerini bilmekteydi, ama okumayı bilmiyordu. Bir zamanlar yüreği olarak
nitelendirilecek yerinde belli belirsiz bazı özlemler olmasına rağmen, insan
cinselliği üstüne de bir şey bilmiyordu. Tek başına ve karanlıktayken, midesi
bazen bir süre rahatsız edici şekilde istemdışı kasılıyordu. İçinde bir yerlerde
gömülü bir duygu yaşamı bulunduğunu şimdi anlıyordu. Yaşamının ilk haziran
ayının ilk sıcak akşamlarında bu nedenle oldukça endişelenmişti. Sıcak Ohio
akşamları, geç saatlerde bir yatakhane binasından diğerine yürürken ağaçlardaki
cırcır böceklerinin seslerini işitir ve göğsünde garip, rahatsız edici bir
sıkışma olurdu. Yatakhanelerde sıkı çalışır ve sıradan sayılan bir çok işi
“eğitim” diye adlandırılan şey uğruna yapardı; fakat iş ender olarak tüm
dikkatini aldığından ruhu melankoliye düşmeye başlamıştı.
Ara sıra Yapım Dört işçilerden bazıları bozulurdu, ancak ufak
tefek bozukluklarla başa çıkılabilecek yeterli onarım malzemesi bile hiçbir
zaman el altında bulunmazdı. Böyle bozukluklar olduğunda hizmetlerin aksamaması
için, eksik kadroyu doldurmak üzere bazı yaşlı adamlar ortalarda bulundurulurdu.
Bunlardan biri de yersiz yurtsuz bir alkolik serseri olan Arthur’du. O hiç çorap
giymez ve genellikle de sentetik cin kokardı. Yatakhane koridorlarında veya
binaların dışındaki çakıl kaplı patikalarda karşılaştıklarında kimi zaman
dostça, kimi zaman alaycı bir tavırla hep Spofforth’la konuşurdu. Bir keresinde,
Spofforth kafeteryada kül tablalarını temizlerken, Arthur da ortalığı
süpürüyordu. Arthur birden durdu, süpürgesinin sopasına yaslandı ve “Bob” diye
seslendi. Spofforth işinden başını kaldırıp ona baktı. Arthur, “Bob” dedi, “sen
canı sıkkın birisin. Hiç canı sıkılan robot yaptıklarını bilmiyordum.”
Spofforth onun kendisiyle kafa bulup bulmadığından pek emin
olamadı. Sabahtan arta kalan marihuana izmaritleriyle dolu bir yığın plastik
küllüğü, geniş odanın diğer tarafındaki köşede duran çöp tenekesine taşımayı
sürdürdü. Öğrenciler biraz önce televizyonda verilen bir yoga dersine katılmak
için ayrılmışlardı.
Arthur, “Hiç üzgün bir robot görmemiştim” dedi. “O siyah
kulaklar nedeniyle mi acaba?”
Spofforth biraz çekinerek, “Ben bir Yapım Dokuz robotum” diye
yanıtladı. Hala çok gençti ve insanlarla konuşmak onu huzursuz ediyordu.
“Dokuz!” dedi Arthur. “Bu oldukça yüksek, değil mi? Bu okulu
yöneten Andy bile sadece bir Yedi.”
“Andy?” dedi Spofforth, küllük istifini tutarken.
“Ya, android. Ben çocukken siz şeylere, yani sizlere, Andy’ler
derdik. O zamanlar sizlerden çok yoktu. Ayrıca pek akıllı da değildiler.”
“Sence sakıncası var mı? Yani akıllı olmamın?”
Arthur, “Hayır” dedi, “kahretsin yok. Bugünlerde herkes o
kadar salak ki bundan dolayı insanın ağlayası geliyor.” Uzaklara doğru baktı ve
sonra süpürgesiyle hafifçe süpürmeye başladı. “Akıllı akıllıdır. Çevremizde bir
yerlerde bazıları olduğu için memnunum.” Süpürmeyi bıraktı ve sanki öğrenciler
oradaymış gibi geniş boş odada elini uzatıp dolaştırdı. “Bu salak cahillerden
hiçbirinin buradan çıktıktan sonra gösteriyi yönetmesini istemezdim.” Kırışık
yüzünde bir küçümseme ifadesi yerleşmişti. “İpnotize edilmiş yavşaklar. Otuzbir
mahsulleri. Onları komaya sokup hapla beslemeliler.”
Spofforth bir şey söylemedi. İçindeki bazı şeyler, bazı küçük
yakınlık belirtileri, bu yaşlı adama doğru çekiliyordu. Fakat yine de burada
eğitim ve kültürel adaptasyon gören diğer genç insanlara karşı hiçbir şey
hissetmiyordu.
Genellikle boş gözlerle bakan, ağır canlı ve sessiz bir sürü
halinde bir sınıftan diğerine giden veya Kişisel Gizlilik odalarında tek
başlarına oturarak marihuana içerken duvarı kaplayan televizyonlarda soyut
şekilleri izleyip, hoparlörlerden gelen sersemce ipnotik müziği dinleyen onlar
hakkında bilinçli hiçbir duygu taşımıyordu. Ama aklında hemen her zaman yalnız
birisinin görüntüsü vardı; kırmızı kabanlı kız. Kız o çok eski kabanı bütün kış
boyunca üstünden çıkartmadığı gibi ilkbahar akşamlarında da hala giymeye devam
ediyordu. Ondaki tek farklılık yalnız bu değildi. Kimi zaman yüzünde değişik bir
bakış oluyordu: cilveli, kendini beğenen, anlamsız; bu da onu diğerlerinden
ayırıyordu. Onların hepsine kendilerini “bireysel” olarak geliştirmeleri
söylenmişti ama hepsi hem alçak sesleri ve ifadesiz yüzleriyle birbirine
benziyor, hem de benzer şekillerde davranıyorlardı. O kızsa yürürken kalçalarını
sallıyor, tüm diğerleri sessiz ve kendi içlerine kapanmışken, o bazen kahkahayla
gülüyordu. Onun teni sütbeyaz, saçlarıysa kömür karasıydı.
Spofforth onu çok sık düşünüyordu. Ara sıra o diğerlerinin
arasında, ama yalnız, bir sınıfa giderken Spofforth onunla karşılaştığında, ona
doğru ilerleyerek nazikçe ona dokunmak, sadece kocaman ellerini kızın omzuna
koymak ve bir süre öylece tutarak onun sıcaklığını hissetmek istiyordu.
Spofforth bazen kızın sanki yere bakarken kendisine göz süzdüğü, eğlendiği ve
ona güldüğü kanısına kapılıyordu. Fakat hiç konuşmadılar.
Arthur, “Cehenneme kadar yolunuz var” dedi. “Otuz yıla kadar
her şeyi sizler yürütüyor olacaksınız. İnsanlar kendileri için bir halt
edemeyecekler artık.”
Spofforth, “Ben kuruluşları yönetmek üzere eğitiliyorum” dedi.
Arthur ona haşin bir ifadeyle baktı ve gülmeye başladı.
“Küllükleri boşaltarak mı?” dedi. “Lanet olsun!” Yeniden süpürmeye başladı, bu
kez koca süpürgeyi permoplastik döşeme üstünde şiddetle sallıyordu. “Bir
Allah’ın belası robotun kandırılabileceğini bilmezdim. Hele bir Yapım Dokuzun.”
Spofforth taşıdığı küllüklerle bir an olduğu yerde durarak ona
baktı. Kimse benimle kafa bulmuyor, diye düşündü, benim yaşayacak kendi yaşamım
var.
Arthur’la arasında geçen bu konuşmadan yaklaşık bir hafta
sonra yine bir haziran gecesinde ay ışığı altında Spofforth Görsel-İşitsel
Binasının yanından geçiyordu ve bakımsız büyümüş sık çalılığın arkasından gelen
bir hışırtı işitti. Bir erkek sesi inledi ve ardından yeniden hışırtılar
duyuldu.
Spofforth durdu ve dinledi. Bir şey şimdi daha sessiz
deviniyordu. Döndü, birkaç adımda uzun bir çalının yanına gelerek onu çabucak
kenara itti. Öbür tarafta ne olduğunu gördüğünde, birdenbire olduğu yerde donup
şaşkınlıkla bakakaldı.
Çalının arkasında, o kız elbisesinin eteği göbeğinden daha
yukarıya kadar kaldırılmış halde sırtüstü yatmaktaydı. Pembe suratlı, çıplak,
şişko bir delikanlı kızın açık bacakları arasında diz çökmüştü. Spofforth,
erkeğin pembe cildinde, kürek kemikleri arasındaki bir sürü kahverengi beni
seçebiliyordu. Ayrıca erkeğin uylukları arasından kızın kasık kıllarını da
görebiliyordu; kızın sütbeyaz bacaklarının ve beyaz kalçalarının önünde, hem
saçlarının, hem de yere serip üzerine uzandığı kırmızı kabanının küçük yakası
kadar siyah, kapkara dalgalı kıllar.
Kız onu gördü ve yüzü tiksintiyle haşinleşti. İlk ve son kez
ona seslendi. “Defol buradan, robot” dedi. “Kıl olduğum robot. Bizi yalnız
bırak.”
Spofforth, klonlanmış yüreği burkularak, arkasına döndü ve
uzaklaştı. İşte orada, uzun yaşamında bundan böyle hep bileceği bir şey öğrendi;
yaşamayı gerçekten pek istemiyordu. Gerçek bir insan yaşamıyla kandırılmıştı,
hem de dehşetli kandırılmıştı; içinden bir şey kendisine yüklenmiş olan bu
yaşamı sürdürmeye karşı geliyordu.
Kızı birkaç kez daha gördü. Kız gözlerini ondan tümüyle
kaçırıyordu. Utançtan değil, çünkü onlar için cinsellikten utanma diye bir şey
olmadığını biliyordu. Onlara “Hızlı seks en iyisidir” diye öğretiliyordu, onlar
da buna inanıyor ve öyle uyguluyorlardı.
Yatakhane görevinden, daha çok sorumluluk üstlendiği
Akron’daki sentetik süt ürünlerinin dağıtım sistemine karar verme görevine
aktarılmış olmak onu rahatlatmıştı. Oradan da, bir zamanlar araba tutkunu olan
bir toplumda artık kullanılacak olan son birkaç bin küçük otomobilin üretimini
yönetme görevine geçmişti. O görevi bittiğinde, giderek azalmakta olan insan
topluluğu için yapılmış sekiz kişilik dayanıklı taşıtlar olan algısal otobüsleri
üreten kuruluşun yöneticisi oldu. Ardından Nüfus Denetimi Yöneticisi oldu ve bu
görevi için New York’a taşındı. Ofisi otuz iki katlı bir binanın en üst
katındaydı ve işi, günlük nüfus sayımını tutarak bu verilere göre insanların
doğurganlık oranını düzenleyen, artık eskimeye yüz tutmuş bilgisayarlara
bakmaktı. Bu iş çok yorucuydu, çünkü daima bozulan, artık nasıl onarılacaklarını
hiçbir insanın bilmediği ve hiçbir robotun da onlardan anlamak üzere
programlanmamış olduğu donanımları çalışır tutmakla görevliydi. Sonunda ona bir
başka görev verdiler: New York Üniversitesi’ndeki Fakültelerin Dekanlığı. Bu
kuruluşu yönetme hizmetinde bulunan bilgisayar işlemez hale geldiğinden, bir
Yapım Dokuz olarak onun yerine geçerek bir üniversitenin yönetilmesi için
gereken, genellikle küçük seçimleri yapmak Spofforth’un işi oldu.
Klonlanmış ve aynı özgün insan aklının kopyalarıyla
canlandırılmış yüz tane Yapım Dokuzun var olmuş olduğunu öğrendi. Kendisi
bunların sonuncusuydu ve serisindeki diğer robotlar gibi intihar etmesinin
önlenmesi için, özel metal beyninin bağlantılarında bazı düzenlemeler
yapılmıştı. Diğerlerinden bazıları yüksek voltajlı kaynak makineleriyle kendi
beyinlerini eriterek yanık kara topaklar haline getirdiler; bir kısmı da asit
içtiler. Birkaçıysa insanlar tarafından imha edilmeden önce tamamen delirdiler,
çılgınca kendilerinden geçip şehrin caddelerinde gece yarılarında edebe aykırı
naralar atarak sağa sola saldırıp ortalığı kırıp döktüler. Bir üstün robotta
gerçek insan beynini örnek olarak kullanmak salt bir denemeydi. Denemenin
başarısız olduğuna karar verildi ve üretime devam edilmedi. Fabrikalar hala
işlemeyi sürdürerek moron robotlar yanında, yönetim, eğitim, tıp, yargı,
planlama ve üretim işlevlerini insanlardan giderek daha fazla almak üzere az
sayıda Yapım Yedi ve Yapım Sekiz de üretmekteler; ama bunların hepsi, insana
özgü en ufak bir duygu kıpırtısı, içselliği, benlik bilinci bulunmayan tümüyle
yapay beyinlere sahiptiler. Onlar insan görünümünde, akıllı ve iyi yapılmış salt
makineydiler; yapmaları gereken neyse yalnızca onu yapıyorlardı.
Spofforth sonsuza kadar yaşamak ve hiçbir şeyi unutmamak üzere
tasarlanmıştı. Bu tasarımı yapanlar böyle bir yaşamın neye benzeyebileceği
üstüne durup bir an bile düşünmemişlerdi.
Kırmızı kabanlı kız yaşlanmış, şişmanlamış, on düzine erkekle
yatmış, birkaç bebek doğurmuş, çok fazla bira içmiş, önemsiz ve anlamsız bir
yaşam sürdürerek güzelliğini yitirmişti. Sonuçta da ölmüş ve gömülerek unutulup
gitmişti. Oysa Spofforth, genç, mükemmel derecede sağlıklı ve yakışıklı olarak
yaşamayı sürdürürken, orta yaşlı bir kadın olarak kendisi bir zamanlar ne kadar
çekici ve fingirdek bir kız olduğunu çoktan unuttuktan sonra bile, onu hala on
yedisindeki haliyle gördü. Onu gördü, onu sevdi ve ölmek istedi. Ama bazı
umursamaz mühendisler onun için bunu bile olanaksız kıldılar.
Tek başına geçirdiği o haziran akşamından döndüğünde
Üniversite Başkanıyla Eğitim Dekanını kendisini bekler buldu.
Bu ikisi içinde daha kalın kafalı olan başkandı. Adı
Carpenter’di. Kahverengi bir synlon takım elbise ve neredeyse yıpranmış
sandaletler giyiyordu. Yürürken, dar takım elbisesinin içinde göbeği ve yanları
sallanıyordu. Robot içeri girip çevik adımlarla ona doğru yürüdüğünde, o
Spofforth’un büyük tik makam masasının yanında duruyor ve joint tüttürüyordu.
Spofforth yerine otururken Carpenter gergin bir tavırla kenara çekilip durdu.
Bir süre sonra Spofforth ona baktı, ama Zorunlu Görgü
Kurallarının gerektirdiği şekilde biraz sağına doğru değil, doğrudan yüzüne
baktı. Spofforth güçlü ve denetimli sesiyle, “Günaydın” dedi. “Ters giden bir
şey mi var?”
Carpenter, “Şey...” dedi, “pek emin değilim.” Sanki sorudan
rahatsız olmuştu. “Sen ne dersin, Perry?”
Perry, Eğitim Dekanı, işaret parmağıyla burnunu sildi. “Birisi
aradı, Dekan Spofforth. Üniversite hattından. İki kez aradı.”
Spofforth, “E?” dedi. “Ne istiyormuş?”
“Sizinle konuşmak istiyor,” dedi Perry. “Bir iş hakkında. Bir
yaz eğitimi...”
Spofforth ona baktı. “Evet?”
Perry gözlerini Spofforth’unkilerden kaçırarak kaygıyla
sözlerini sürdürdü. “Yapmak istediği benim telefon konuşmasında tam
anlayamadığım bir şey. Bu yeni bir şey, bir veya iki sarı önce keşfettiğini
söylediği bir şey.” Bakışları kahverengi elbiseli şişman adam üstüne gelene dek
etrafında gezdirdi. “Carpenter, o söylediği neydi?”
“Okuma?” dedi Carpenter.
Perry, “Evet” dedi. “Okuma. O okuma yapabildiğini söyledi.
Sözcüklere ilişkin bir şeymiş. Bunu öğretmek istiyormuş.”
Spofforth o sözcükte ayağa fırladı. “Biri okumayı mı
öğrenmiş?”
Adamlar Spofforth’un sesindeki şaşkınlıktan huzursuz olarak
başka yöne baktılar.
Spofforth, “Konuşmayı kaydettiniz mi?” diye sordu.
Birbirlerine baktılar. Sonunda, Perry konuştu. “Unuttuk” dedi.
Spofforth üzüldüğünü belli etmedi. “Yine arayacağını söyledi
mi?”
Perry rahatlamış görünüyordu. “Evet, söyledi, Dekan Spofforth.
Sizinle bağlantı kurmaya çalışacağını söyledi.”
Spofforth, “Peki” dedi. “Başka bir şey var mı?”
Perry, yine burnunu silerek, “Evet” dedi. “Her zamanki ders
programı BB’leri. Öğrenciler arasında üç intihar. Ayrıca, Akıl Sağlığını Koruma
Bölümünün Doğu Kanadını kapatmak için yapılan planların kayıtları vardı, ama
robotların hiç biri onları bulamadı.” Perry personel robotlar arasındaki bir
arızayı bildirebilmekten hoşnut olmuş görünüyordu. “Efendim, Yapım Altılardan
hiçbiri bu konuda bir şey bilmiyor.”
Spofforth, “Çünkü onlar bende, Dekan Perry” dedi. Masasının
çekmecesini çekti, ses kaydı yapmak için kullanılan ve BB’ler diye adlandırılan
küçük çelik toplardan birini çıkarttı. Onu Perry’ye uzattı. “Bunu Yapım
Yedilerden birisine yükle. Akıl Sağlığını Koruma sınıflarıyla ilgili olarak ne
yapılması gerektiğini bilecektir.”
Perry, biraz utanmış bir ifadeyle kaydı aldı ve çıktı.
Carpenter de onun ardınca gitti. Onlar gittikten sonra Spofforth okuyabildiğini
söyleyen şu adamla ilgili haber üstünde düşünerek bir süre masasında oturdu.
Gençliğinde okuma hakkında bir şeyler oldukça sık duymuştu ve çok önceleri
ortadan kalktığını biliyordu. Bazı kitaplar görmüştü, çok eski şeyler. Hatta
Üniversite Kütüphanesinde hala imha edilmemiş olarak duran birkaç tanesi vardı.
Spofforth’un ofisi geniş ve çok güzeldi. Onu yıkılmış bir
müzeden aldığı kıyı kuşlarının baskı resimleri ve oymalı meşeden yapılmış alçak
dolaplarla kendisi döşemişti. Dolap üzerinde bir sıra halinde, Robot
Mühendisliği sanatının gelişiminde kullanılmış olan insanımsı şekillerin
tarihçesini kabaca gösteren küçük maketler durmaktaydı. En sol uçta duran ilk
model, bir servo mekanizma ile kendi başına hareket edebilen mekanik bir varlık
arasındaki çok eski döneme ait olanı, tekerlekli bir silindir gövdesi ve dört
kolu olan bir yaratıktı. Bu maket permoplastikten yapılmıştı ve yaklaşık on beş
santim boyundaydı. Artık yüzyıllardır hiç üretilmeyen bu robot yararlı olarak
kullanıldığı kısa dönemde Wheelie olarak adlandırılmıştı.
Wheelie’nin sağında daha insana benzeyen ve çağdaş moron
robotlara biraz yaklaşan bir şekil duruyordu. Heykelcikler soldan sağa doğru
geçtikçe daha detaylı ve daha insana benzemekteydi. Maket sırası en sonda,
zarif, bütünüyle insan görünümünde, ayaklarının ucunda dengede duran ve makette
bile canlı gibi görünen gözleriyle Spofforth’un kendisinin minik bir
heykelciğiyle bitiyordu.
Spofforth’un masasında kırmızı bir ışık yanıp sönmeye başladı.
Bir düğmeye bastı ve “Ben, Spofforth” dedi.
“Adım Bentley, Dekan Spofforth” dedi karşıdaki ses. “Paul
Bentley. Ohio’dan arıyorum.”
“Okumayı bilen kişi sen misin?” diye sordu Spofforth.
“Evet” diye yanıtladı ses. “Kendi başıma öğrendim.
Okuyabiliyorum.”
Koca maymun ters dönmüş otobüsün üzerinde yorgun düşmüş halde
oturuyordu. Şehir boşaltılmıştı.
Ekranın ortasında beyaz bir sarmal belirdi, büyüyerek dönmeye
başladı. Durduğunda ekranın yarısından fazlasını kapladı. Bunun bir gazetenin
ön sayfası olduğu anlaşıldı. Koca bir manşet vardı.
Spofforth göstericiyi manşet ekranda kalacak şekilde durdurdu.
“Bunu oku” dedi.
Bentley çekinerek boğazını temizledi. “Canavar Maymun Şehre
Dehşet Saçıyor” diye okudu.
“Güzel” dedi Spofforth. Göstericiyi yeniden başlattı.
Filmin devamında yazılı hiç kelime yoktu. Onu, maymunun
öfkeyle kırıp döktüğü son saldırısından, sevgisini ifade edebilmekteki dokunaklı
başarısızlığına ve olanaksız yükseklikteki bir binadan, aşağıdaki geniş ve boş
caddeye yüzermişçesine düşüp ölümüne dek sessizce izlediler.
Spofforth ofisindeki ışıkları açan anahtarı çevirdi ve dışa
açılan pencereyi yeniden şeffaflaştırdı. Ofis artık ne karanlıktı, ne de bir
gösteri odasıydı. Dışarıda, kot elbiseleri içindeki bir grup büyük öğrenci
anlamsız çehreleriyle, Washington Meydanının parlak çiçekleri arasında,
biçilmemiş çimenler üzerinde bir daire oluşturup oturmuşlardı. Haziran göğünde
güneş yüksek ve tam tepedeydi. Spofforth Bentley’e baktı.
Bentley, “Dekan Spofforth” dedi, “acaba bu kursu verebilmem
mümkün olacak mı?”
Spofforth bir süre onu dikkatle süzdükten sonra, “Hayır,
kusura bakmayın. Lakin bu üniversitede kesinlikle okuma öğretmemeliyiz” dedi.
Bentley münasebetsiz bir tavırla ayağa kalktı. “Özür dilerim”
dedi, “düşünmüştüm ki...”
Spofforth, “Oturun, Profesör Bentley” dedi. “İnanıyorum ki bu
yetinizi yaz için yine de kullanabiliriz.”
Bentley yeniden oturdu. Belirgin şekilde gergindi; Spofforth
kendi varlığının onu etki altına aldığını biliyordu.
Spofforth geriye doğru yaslandı, gerindi ve Bentley’e dostça
gülümsedi. “Anlat bana” dedi. “Okumayı nasıl öğrendin?”
Adam ona şaşırarak bir an için baktı. Ardından, “Kartlardan.
Okuma kartlarından. Ayrıca dört küçük kitaptan: İlk Okuma Kitabı, ve Roberto’yla
Consuela ve Köpekleri Biff, ve...” dedi.
“Bunları nereden buldun?” diye sordu Spofforth.
Bentley, “Bu biraz garip” dedi. “Üniversitenin çok eski porno
filmlerden oluşan bir koleksiyonu var. Bir ders için malzeme toparlamaya
çalışırken, kapalı eski bir film kutusuna rastladım. Yanında bu dört küçük kitap
ve bir kart seti vardı. Filmi oynattığımda porno olmadığını gördüm. Bir sınıfta
çocuklara konuşan bir kadını gösteriyordu. Kadının arkasında siyah bir duvar
vardı ve onun üstüne beyaz işaretler çizmekteydi. Örneğin, sonradan öğrendiğime
göre ‘kadın’ sözcüğü olan işareti çiziyor ve ardından çocuklar hep bir ağızdan
‘kadın’ diyorlardı. Aynı şeyleri ‘öğretmen,’ ‘ağaç,’ ‘su’ ve ‘gökyüzü’ için de
yaptı. Kartları sadece karıştırdığımı ve bir kadın resmi gördüğümü hatırlıyorum.
Resmin altında kadının çizdiği işaretlerin aynısı vardı. Daha birçok resim, kara
duvarda birçok işaret, öğretmen ve öğrencilerce söylenen birçok sözcük vardı.”
Bentley gözlerini kırpıştırdı, anımsayarak, “Öğretmen mavi bir elbise giyiyordu
ve saçları da aklaşmıştı. Sanki daima gülümsüyordu...” dedi.
Spofforth, “Peki sonra sen ne yaptın?” dedi.
“Evet” Bentley sanki anıları uzaklaştırmak istercesine başını
salladı. “Filmi tekrar oynattım ve tekrar. Ona hayran kalmıştım, hissettiğime
göre ondaki bir şey... bir şey...” Durdu, bir sözcükte çaresiz kalmıştı.
Spofforth, “Önemli?” diye sordu.
“Evet. Önemliydi.” Bentley, Zorunlu Görgü Kurallarına rağmen,
kısa bir an Spofforth’un gözlerine baktı. Ardından gözlerini pencereye doğru
çevirdi, dışarıda taşlaşmış büyük öğrenciler hala arada başlarını sallayarak
sessizce oturuyorlardı.
Spofforth, “Evet daha sonra?” dedi.
“Filmi sayabileceğimden çok kez yeniden oynattım. Bir süre
sonra fark ettim ki, aslında bunu baştan beri biliyordum ama bildiğimi
bilmiyordum, öğretmen ve sınıf işaretlere bakarak işaretlerin yansıttığı
sözcükleri söylüyorlardı. İşaretler resimler gibiydi. Sözcüklerin resimleri. Bir
kişi onlara bakarak sözcükleri yüksek sesle söyleyebilirdi. Sonradan
öğrenecektim ki işaretlere bakabilir ve sözcükleri sessizce duyabilirdin. Aynı
sözcükler ve onların benzerleri bulduğum kitaplarda da vardı.”
Spofforth, “Peki, diğer sözcükleri de anlamayı öğrendin mi?”
dedi. Sesi imasız ve sakindi.
“Evet. Fakat çok zaman aldı. Sözcüklerin harflerden oluştuğunu
anlamam gerekiyordu. Harfler hep aynı sesleri karşılıyordu. Bunun için çok
günler harcadım. Durmak istemiyordum. Kitapların aklımda söyleyebilecekleri
şeyleri ortaya çıkarmanın keyfi vardı...” Yere doğru baktı. “Dört kitaptaki tüm
sözcükleri öğrenene dek durmadım. İşte ancak ondan sonra, üç kitap daha
bulduğumda, yaptığım şeye ‘okumak’ dendiğini keşfettim.” Sustu ve biraz sonra
Spofforth’un yüzüne doğru çekinerek baktı.
Spofforth uzunca bir süre ona gözlerini dikerek baktı ve sonra
onaylarcasına başını hafifçe salladı. “Anlıyorum” dedi. “Bentley, hiç sessiz
filmleri duymuş muydun?”
“Sessiz filmler?” dedi Bentley. “Hayır.”
Spofforth hafifçe gülümsedi. “Çok kişinin onları duymamış
olduğunu düşünüyorum. Onlar çok eskidir. Büyük bir kısmı, bir yıkım sırasında
yeni ortaya çıkarıldı.”
Bentley, “Öyle mi?” dedi nazikçe ve anlamadan.
Spofforth yavaşça, “Profesör Bentley, bu filmlerde farklı olan
şey” dedi, “oyuncuların konuşmaları söylenmiyor ama yazılıyor.” Yine nazikçe
gülümsedi. “Anlayabilmek için okunmaları gerekiyor.”
Bentley
BİRİNCİ GÜN
Bunu yapmamı Spofforth önerdi. İşten sonra, geceleri kayıt
aygıtına konuşarak gün boyunca yaptıklarımı anlatmak. Hatta bunun için bana
fazladan BB’ler de verdi.
Bu iş kimi zaman insanın içini karartıyor, ama sanırım bunun
ödülleri olacak. Beş gündür bununla uğraşıyorum ve bu kez ilk defa bu küçük
kayıt aygıtına kendim hakkında konuşmaya başlamakta zorlanmıyorum. Ayrıca kendim
hakkında ne söyleyebilirim ki? Ben ilginç bir kişi değilim.
Filmler çok kırılgan olduğu için aşırı özenle davranmak
gerekiyor. Sık sık olduğu gibi, koptuklarında onları yeniden uç uca ekleyebilmem
için çok fazla dikkat göstereceğim bir zaman harcamam gerekiyor. Bu konuda
Dekan Spofforth’dan bana yardımcı olacak bir teknisyen robot atamasını sağlamaya
çalıştım, belki bir dişçi veya başka bir hassas iş için eğitilmiş bir moron
robot, ama Spofforth sadece, “Çok pahalıya gelir” dedi. Eminim haklı da. Bu
yüzden filmleri ‘göstericiler’ denen eski garip makinelere sarıyorum,
ayarlarının doğru olduğunu denetliyorum ve sonra onları masa ve yatak ünitemdeki
küçük ekranda oynatmaya başlıyorum. Gösterici hep çok gürültülü çalışıyor. Fakat
bu eski kütüphanenin bodrum katında benim adımlarım bile korkunç gürültü
çıkarıyor. Burası, kimsenin asla uğramadığı ve çok eski paslanmaz çelik
duvarlarını yosun bürümüş bir yer......
|