Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular

Dünyaya Düşen Adam

Walter Tevis - The Man Who fell to Earth

1985 : Ikaros'un düşüşü

I

Ikarus'un DüşüşüÜç kilometrelik bir yürüyüşten sonra bir kente ulaştı. Girişteki bir levhanın üzerinde, HANEYVILLE, nüfus : 1400 yazılıydı. İyi bir ortalamaydı bu. Daha erkendi - "bu üç kilometrelik yolu yapmak için sabahı seçmişti, çünkü daha serin oluyordu ve sokaklar da bomboştu. Tüm bu yeniliklerden şaşırmış, sinirli ve biraz da ürkek bir biçimde yeni doğan günün solgun ışığında bir kaç sokak geçti. Yapacağı şeyi düşünmemeye çabalıyordu. Bunu, zaten yeterince kafasında tasarlamıştı.

Bu küçük yerleşim merkezinin ticaret mahallesinde aradığını buldu ; Mücevher Kutusu adını taşıyan küçük bir dükkan. Buranın biraz ilerisindeki bir bank ilişti gözüne. Bedeni, yaptığı uzun yürüyüşten sızlayarak, oraya oturmak için yöneldi.

Birkaç dakika sonra bir insan gördü.

Bu, yorgun bir tarzda kendine doğru gelen biçimsiz mavi elbiseli bir kadındı. Şaşırmıştı, aceleyle gözlerini ondan çevirdi. Bu kadında pek uygun olmayan bir şey vardı. Onların da kendisininkine benzer boylan olacağını bekliyordu, oysa bu kadın kendisinden bir kafa boyu daha kısaydı. Teni, sandığından daha kırmızı ve daha koyuydu. Onları gerçekten görmekle televizyonda izlemenin aynı şey olmayacağını bilmesine karşın yine de acayip bir duyguya kapıldı.

Sokak yavaş yavaş canlanmaya başladı, kentin diğer sakinleri de hemen hemen ilk kadın gibiydiler. Yanından geçen bir adamın "artık böyle otomobiller yapmıyorlar" biçiminde fikir yürüttüğünü işitti; telaffuzu biraz değişik, düşündüğünden daha az keskinse de adamın ne dediğini kolayca anladı.
Gelip geçenlerden bir çoğu ısrarla, hatta bir kaçı kuşkuyla baktı kendisine; fakat bu onu tedirgin etmedi. Rahatsız edilmeyi beklemiyordu, üstelik, diğerlerinin giysilerini görünce içi de rahatlamıştı : giysileri denetimden geçebilirdi. Sonunda, mücevherci dükkanı açıldı ; on dakika kadar bekleyip dükkana girdi. Tezgahın arkasında, Beyaz gömlekliğinin ve kravatının içindeki kısa boylu tombul yanaklı bir adam rafların tozunu almaktaydı, işini bıraktı, biraz merakla onu bir iki an süzdü ve :

- Bayım ? dedi.

Kendini çok uzun ve korkunç beceriksiz hissetti. Ağzını açtı, fakat hiç bir ses çıkmadı. Gülümsemek istedi, fakat yüzü kaskatı kesilmişti. Her yanını bir panik dalgası kapladı ve bir an bayılacağını sandı. Adam, ona aynı biçimde bakmakta devam ediyordu

Kitabın filminden bir sahne- Bayım ? - diye tekrarladı sorusunu.

İstencinin büyük bir güç harcaması sonucu konuşmayı başardı :

- Acaba..... siz.... bu yüzük ile ..... ilgilenir miydiniz ....?

Bu sıradan soruyu hazırlamak için acaba kaç kez kafasında tekrarlamış ve kendi kendine sormuştu ? Oysa, şimdi bu cümle, sanki hiç bir anlamı olmayan grotesk hecelerin arka arkaya sıralanması gibi, bir acayip yankılanıyordu kulaklarında.

Adam, gözlerini ayırmadan sürekli ona bakıyordu :

- Hangi yüzük ?

- Oh ! Evet, haklısınız. - Gülümsemeyi başardı bu kez. Adamın eline dokunmaya çekinircesine, yüzüğü sol elinin parmağından çıkarıp tezgahın üzerine köydü. - Ben .... Buradan geçiyordum. Arabam arıza yaptı ; bir kaç kilometre ilerde, üzerimde para yok ve eğer yüzüğümü satabilirsem.... Çok değeri vardır.

Adam şüpheli gözlerle yüzüğü elinde evirip çevirdi. Sonunda:

- Bu nereden elinize geçti ? - dedi.

Adamın soruş tarzı boğazını düğümledi. Yolunda gitmeyen bir şey mi vardı acaba ? Altının rengi mi ? Yoksa elmas mı ? Yeniden gülümsemeye çalıştı:

- Yüzüğü bana karım hediye etmişti. Bir kaç yıl önce. Adamın yüzü hala asıktı:

- Bana bunun çalıntı olmadığını ne kanıtlayabilir ki ?

- Fakat.... (Çok hoş bir rahatlama duygusu kapladı benliğini.)

Adım yüzüğün iç kısmında yazılıdır. (Ceketinin cebinden pasaportunu çıkardı.) Kimliğime bakabilirsiniz.
Pasaportunu tezgahın üzerine bıraktı.

Adam yüzüğe baktı ve yüksek sesle : "Thomas J. Newton'a, Yaş günü 1980 ; Marie ; 18 ayar" diye okudu yazıyı. Yüzüğü bıraktı, ve pasaportu alıp incelemeye başladı:

- İngiliz?

- Evet. Birleşmiş Milletler'de çevirmenim. Bu benim Amerika'daki ilk gezim, ülkeyi gezmeyi tasarlamıştım. Adam yeniden pasaporta bakarak :

- Hımm - dedi. - Bana yabancılara özgü bir şiveniz var gibi gelmişti. (Fotoğrafı inceledi ve altında yazan adı okudu), "Thomas Jerome Newton", sonra gözlerini kaldırıp :

- Bu sizsiniz. Hiç bir şüpheye gerek yok. - dedi.

Yeniden gülümsedi ve bu kez, acayip bir baş dönmesi hissetmesine ve bu yörenin büyük yerçekiminden dolayı bedeni kendisine çok ağır gelmesine karşın, gülümsemesi daha az zorakiydi. Buna rağmen kibarca :

- Şimdi, bu yüzük sizi ilgilendiriyor mu? - demeyi başardı.

Aldatıldığını bile bile yüzüğe karşılık altmış doları kabul etti. Fakat şimdi elde ettiği, bu yüzükten ve elindeki yüzlerce benzeri yüzükten çok daha değerliydi. Biraz güvence kazanmıştı ve artık parası vardı.

Bu paranın bir bölümüyle yarım kilo salam, altı yumurta, ekmek, birkaç patates ve değişik sebzeler satın aldı. Hepsi topu topuna beş kilo tuttu, yani onun taşıyabileceği kadar. Varlığı kentte bir merak uyandırmıştı, fakat kimse ona soru sormadı ; o da durumu aydınlatmak için bir çaba göstermedi. Zaten bu ona hiç bir şey kazandırmazdı ; nasıl olsa Kentucky'nin bu kentine bir daha geri de dönmeyecekti.

Bedeninin ağırlığı ile sırtındaki ve eklemlerindeki ağrılara karşın kenti terkederken yine de belli bir haz duydu ; çünkü eşiği atlamış, ilk engeli geçmiş ve ilk dolarlarına sahip olmuştu. Fakat, bir buçuk kilometre sonra, kurak bir tarlanın içinden geçip konaklama yerinin bulunduğu alçak tepelere doğru yürürken, birdenbire herşey - Bu yerlerin yabancılığı, tehlike, ağrılar, tedirginlik - onu dayanılmaz bir şiddetle kavradı ve yere düşüp hareketsiz kaldı; bedeni ve aklı, bu çok başka, acayip ve her şeyden değişik dünya tarafından kendilerine yöneltilen şiddete isyan etmişlerdi.

Hastaydı. Yaptığı bu tehlikeli ve uzun yolculuktan dolayı, tıka basa doldurulduğu tüm uyuşturuculardan - haplardan, iğnelerden, gazlardan - dolayı hastaydı, tedirgin olmaktan hastaydı, gelecek bunalımı beklemekten, özellikle de kendi ağırlığı olan bu korkunç yükü taşımaktan hastaydı. Zamanı geldiğinde, yere konup ta bu inceden inceye hesaplanmış karmaşık planı uygulamaya başlayınca bu gibi duygular hissedeceğini çok yıllar öncesinden biliyordu. Fakat bu dünya, onu dikkatlice incelemesine ve burada oynayacağı rolü tekrarlamasına karşın yine de öylesine yabancıydı ki bu duygu-artık herhangi bir duygu hissedebildiğine göre bu duygu - onu bitkin bir duruma sokmuştu. Otların üzerinde, korkunç bir sıkıntıya kapıldı.

Bir insan değildi; yine de aşağı yukarı bunun görünümüne sahipti. Boyu bir metre doksan santimdi ; bazı insanlar daha da uzundur. Saçları tıpkı bir albinos gibi bembayazdı, buna karşılık teni hafifçe yanık, gözleri ise açık maviydi. Ayrıca, ince hatları, uzun ve ince parmakları, kılsız ve neredeyse yarı saydam olan derisi ile inanılmayacak kadar narindi. Bir periyi andırıyordu ; akıllıca parlayan büyük gözlerinde çocuksu bir anlatım vardı.Beyaz ve kıvrık saçları kulaklarının bir kısmını örtüyordu. Çok genç gösteriyordu.

Fakat başka farklılıklar vardı; örneğin, tırnaklan yapmaydı, nedeni de bunlara doğal olarak sahip olmamasıydı. Her ayağında dört parmak bulunuyordu ; ne apandisti ne de köpek dişleri vardı. Onu hıçkırığın tutması olanaksızdı, çünkü diyafram,kası ve de solunum aygıtının geri kalan kısmı çok dayanıklıydı. Göğüs çemberi oniki santimi geçmiyordu. Kilosu da çok azdı, kırk kilo dolaylarındaydı.

Bunlarla birlikte, kaşları, kirpikleri, karşılıklı iki eli, iki gözü vardı ve normal bir insanda bulunan binlerce fizyolojik niteliğe sahipti. Sivilceleri olamazdı, fakat midesinde bir ülser, kızamık ya da dişlerinde çürükler, evet bunlara yakalanabilirdi. O, bir insansaldı, gerçek anlamda bir insan olmasa da. Bir insana benzercesine, aşkı, korkuyu, yoğun fiziki bir acıyı, kendine acımayı hissedip duyabilirdi.

Yarım saat sonra kendini daha iyi hissetti. Midesi hala bulanıyordu ve bir an kafasını kaldıramayacağını sandı, fakat hemen birinci bunalımı atlattığını kavradı ve etrafındaki dünyaya daha nesnel bir gözle bulmaya başladı. Oturdu ve içinde bulunduğu tarlayı inceledi. Bu kuru ve düz bir çayırdı ; yer yer kahverengi ot ve yaban karanfili tutamları, şurada ise saydamlaşmış ve donmuş kar kalıpları. Çok duru bir hava vardı, gökyüzü ise kapalıydı ; bu yüzden dağınık ve yumuşak ışık, iki gün önceki parlak güneşin tersine gözlerini zedelemiyordu. Küçük bir gölün etrafını çevreleyen hava kuru ağaçların arkasından küçük bir ev ile bir ahır görünüyordu belli belirsiz. Dalların arasından suyu seçti ve bu görüntü bir haykırış koparmasına neden oldu. Daha önce, yeryüzündeki ilk iki gün su görmüştü fakat henüz buna alışamamıştı. Bu gibi şeylere kendini hazırlamıştı, fakat, yine de bunları gördüğünde bir şok geçirmeden yapamıyordu. Elbette, büyük okyanusların, göllerin ve nehirlerin olduğunu biliyordu, bunları daha küçükken öğrenmişti. Fakat küçük bir göldeki su yoğunluğunu görmesiyle birlikte soluğu da kesiliyordu.

Tarlanın acayipliği içinde bir çeşit güzellik biçimi bulmaya başladı. Artık anlamıştı; dünyadaki çeşitli görüntüler gibi tarla da kendisine anlatılandan çok değişikti ve böyle olmakla birlikte, öylesine başka olan bu renkler ve bu dokular, bu görüntüler ve bu kokular ona büyük bir haz veriyordu. Sesler için de aynı şeydi; çünkü çok duyarlı kulakları vardı ve otların içinden bir sürü şaşırtıcı ve hoş gürültü seziyordu: Kasım ayı başlarının soğuğuna dayanabilmiş böceklerin sürtünmeleri ve tıkırtıları. Toprağın kendisinin en ince ve en küçük fısıltısını duyacak biçimde başını yere yaslamıştı.

Birdenbire havada bir dalgalanma oldu, çırpılan siyah kanatlar, boğuk ve hüzünlü çağrılar ile birlikte bir düzine karga havalandı, tarlayı kat ederken başının üzerinden geçip gitti. Anthea adamı kargalar gözden yok oluncaya dek onları izledi, sonra gülümsedi. Sonuçta, bu dünya harika olmalıydı.....

Konaklama yeri özenle seçilmiş ıssız bir yerde kurulmuştu. Kentucky'nin güneyindeki, şurasında burasında solgun katırtırnakları ve birbirlerine benzeyen kurum renginde kayalar olan çıplak bir arazinin kilometreler boyunca çevrelediği terkedilmiş bir kömür ocağıydı burası. Bu kayalardan birinin yanıbaşında ondan hemen hemen ayırt edilemeyen çadırı kurulmuştu. Çadır gri renkteydi ve sağlam bir bezden yapıldığı hissini veriyordu.

Gücü tükenmek üzereyken kamp yerine vardı ve çantayı açıp yiyecekleri çıkarmadan önce uzun bir süre dinlenmek zorunda kaldı. Paketleri tutmak için ince eldivenler giydi, yiyecekleri özenle çıkarıp katlanabilen küçük bir masanın üzerine yerleştirdi. Daha sonra masanın altından çeşitli aletler aldı ve bunları da Haneyville'den satın aldığı yiyeceklerin yânına koydu. Bir süre yumurtaları, patatesleri, kerevizi, turpları, pirinci, fasulyeleri, sosisi ve havuçları seyretti. Küçük bir gülümseme yayıldı, dudaklarına. Yiyecekler zararsıza benziyorlardı.

Yine de madeni aletlerden birini aldı, bir kısmını patatese sapladı ve niteliksel analizine başladı....
Üç saat sonra havucu çiğ yedi ve dilini yakan turptan bir parça dişledi. Yiyecekler güzeldi, çok acayipti fakat güzeldi. Daha sonra yumurtayı ve patatesi bir ateşin üzerinde kaynattı. Sosiste güvenmediği kimyasal maddeler bulunca bunu toprağa gömdü. Diğer yiyecekler kendisi için, her yerde bulunan bakteriler dışında hiç bir tehlike göstermiyordu. Bu durum umutlarına uygundu. Patateste çok yoğun olarak karbonhidrat bulunması, bu yiyeceği çok lezzetli bulmasına engel oluşturmadı.

Çok yorulmuştu. Fakat kamp yatağına uzanmadan önce, iki gün evvel Dünya'ya gelişinden hemen sonra tek kişilik uzay aracının motorunu ve gösterge tablosunu parçaladığı yere gidip bir göz attı.

II

Mozart'ın klarnet için la majör beşlisi çalıyordu. Farnsworth, bitiş allegretto'dan önce her iki preamplifikatörde bas tonunu ayarlayıp sesi de biraz arttırfı. Güçlü bas uyumlu allegrettoyu, çok seviyordu; basın vurgulanması, klarnete kendiliğinden bir anlam içeren bir yankılanış veriyordu. Gözlerini beşinci Cadde'ye açılan pencerenin perdesine dikmiş olan Farnsworth eğri parmaklarını kenetleyip tüm dikkatini müzikal motiflere vardı.

Müzik bitip pikap otomatik olarak durunca, bekleme odasına açılan kapıya doğru baktı ve bitirmesini sabırla bekleyen hizmetçi kadını gördü. Şöminenin üzerindeki duvar saatine bir göz attı ve kaşlarını çattı.

- Ne var? diye sordu.

- Bay Newton adında biri sizinle görüşmek istiyor efendim.

- Newton mu ? - Newton adında hiç bir milyarder tanımıyordu ki,

- Ne istiyormuş ?

- Söylemedi efendim. (Kaşlarından birini hafifçe kaldırdı.) Acayip birisi efendim. Çok.... önemli biri görünümü var. Bir an düşündükten sonra:

- İçeri al. - dedi.

Hizmetçi kadının hakkı vardı. Gerçekten çok acayip biriydi. Uzun boylu, zayıf, beyaz saçlı, ince ve narin kemik yapılı. Çok düz bir ten ve bir erkek çocuğu çehresi - fakat duyarlı, nazik görünen şaşırtıcı gözler ve böyle olmakla birlikte yaşlı bir adamın aklı başında ve yorgun bakışı. Ziyaretçi, koyu gri renkte pahalı bir takım elbise giymişti. Bir koltuğa doğru yöneldi ye sanki büyük bir ağırlık taşıyormuşcasına temkinli bir biçimde oturdu. Sonra Farnswortl'a baktı ve gülümsedi:

- Oliver Farnsworth ?

- Bir şeyler içmek ister misiniz, bay Newton ?

- Seve seve bir bardak su alırım.

Farnsworth, omuzlarını kafasının içinde silkip isteği hizmetçi kadına iletti. Kapı kapandıktan sonra ziyaretçisine baktı ve evrensel olarak "haydi, konuya girelim" anlamına gelen hareketi yapıp hafifçe öne doğru eğildi.

Buna karşılık, Newton, ince uzun elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmiş olarak dimdik oturmaya devam etti:

- Yanılmıyorsam, siz bröve uzmanısınız. - dedi.

Ses tonunda hafif bir vurgulama vardı, telaffuzu çok net, çok düzgündü. Farnsworth, bu vurgulamanın ne olduğunu anlayamamıştı.

- Evet - diye yanıtladı, sonra soğuk bir biçimde : - Benîm belli kabul etme saatlerim vardır, Bay Newton - diye ekledi.

Newton, onu işitmemiş görünüyordu. Sesi yumuşak ve sıcaktı:

- Gerçekten, sizin bröveler hakkında ABD'nin en uzman kişisi olduğunuz söyleniyor. Üstelik fiyatınız da çok yüksekmiş.

- Evet. Bu mesleği iyi bilirim.

- Mükemmel. - dedi Newton ve koltuğun yanında duran çantasını aldı.

- Fakat, ne arzu ediyorsunuz ? -diye sordu Farnsworth duvar saatine yeniden bir göz atarak.

- Sizinle bazı şeyleri aydınlığa kavuşturmak istiyorum. Ziyaretçi çantasından bir zarf çıkardı.

- Saat biraz geç değil mi ?

Newton zarfı açtı ve içinde bir lastikle bağlanmış ince bir deste kağıt para çıkardı. Başını kaldırdı ve nazikçe gülümsedi:

- Lütfen, gelip bunu alır mısınız? Yürürken zorluk çekiyorum. Bacaklarım yüzünden.
Farnsworth sıkıntılı bir biçimde koltuğundan kalktı, paraları aldı ve geri dönüp yeniden oturdu. Bin dolarlık paralardı bunlar.

- On tane var. - diye belirtti Newton.

- Çok ilginç bir melodram anlayışınız var, değil mi ? - diye karşılık veren Farnsworth paraları ceketinin iç cebine yerleştirdi ve sordu :

- Peki, bunların neyi ödediği kabul ediliyor ?

- Akşamınızı. Üç saatlik aşırı bir dikkati.

- Fakat neden, Tanrı aşkına, gecenin bu saatinde ? öteki omuzlarını silkti aldırışsızca :

- Hım ! Bir çok nedenden dolayı ! Rahatsız edilmemekten emin olmak örneğin.

- On bin dolardan daha az bir paraya benim dikkatimi satın alabilirdiniz.

- Haklısınız. Fakat aynı zamanda sizi konuşmamızın .... önemi hakkında ikna da etmek istedim.

- Eh. öyleyse konuşalım - dedi Farnsworth koltuğuna gömülürken.

Ziyaretçi, şimdi daha rahatlamış görünüyordu, fakat yine de doğrudan doğruya konunun içine dalmadı:

- Her şeyden önce bay Farnsworth, bir yılda ne kadar kazanıyorsunuz ?

- Kendi hesabıma çalışırım.

- Pekiyi. Öyleyse, geçen sene ne kadar kazandınız ?

- Anlaşıldı. Öğrenmek için ödediniz. Aşağı yukarı yüz kırk bin dolar.

- Görüyorum. Demek ki siz zengin sayılırsınız. - Evet.

- Daha fazla zengin olmak ister miydiniz ?

Konuşma gittikçe saçmalığa dönüşüyordu. Kötü bir televizyon programını andırmaya başlamıştı. Fakat ziyaretçi ödüyordu, öyleyse oyunu oynamaya devam Farnsworth, deri bir tabakadan bir sigara aldı ve:

- Tabii ki daha fazla zengin olmak isterim - diye yanıtladı. Bu kez, Newton biraz öne doğru eğildi:

- Çok mu fazla, bay Farnsworth ? diye sordu, dudaklarında bu durumun kendisini eğlendirmeye başladığının görünümü olan birisinin gülümsemesiyle.

Yine bir televizyon izlenimi, fakat etkileyeci.

- Evet - diye yanıtladı Farnsworth. Sonra, tabakayı ziyaretçisine uzatarak "Sigara ?" diye sordu.

Teklife aldırmayan beyaz ve kıvırcık saçlı acaip kişi devam etti:

- Bay Farnsworth, eğer önünüzdeki beş seneyi yalnızca bana ayırırsanız sizi çok zengin yaparım.

Soğukkanlı kalan Farnsworth, sigarasını yaktı ; kafası çok hızlı çalışıyordu. Bu olağandışı ziyareti her yönüyle ele alıyor, durumu tartıyor ve bu teklifin gerçekten ciddi olabileceği üzerindeki küçük olasılığın dikkate alınıp alınamayacağını düşünüyordu. Fakat bu adam, ister acayip birisi olsun isterse olmasın, çok paraya sahipti. Hizmetçi kadın, gümüş bir tepsinin üzerinde bardaklar ve bir kase buz ile içeri girdi.

Newton, bardağını incelikle tepsinin üzerinden aldı, diğer eliyle ise cebinden bir aspirin tüpü çıkartıp bunu başparmağı ile açtı ve haplardan birini suyun içine bıraktı. Beyaz ve köpürücü olan hap hemen erimeye başladı. Gözlerini bir an bardağa dikip bekledikten sonra ağır ağır içmeye koyuldu.

Farnsworth avukattı, yani ayrıntıları gözlemlemeye alışıktı. Anında, bu aspirin tüpünde alışılmışın dışında bir şey bulunduğunun farkına vardı. Evet, ilk bakışta, bu basit bir eşya, bir aspirin tüpünden başka bir şey değildi. Fakat yine de bir tuhaflık vardı bu tüpte ve de Newton'un bir bardak suyu, sanki bu çok değerli bir içkiymişcesine yavaşça, tek bir damlasını dökmemeye özen göstererek içmesinde. Üstelik, su tek bir hap ile bulanmıştı; bu da olağan bir şeye benzemiyordu. Yabancı gittikten sonra, aynı sonucu alıp alamayacağını görmek için bir aspirin ile deneme yapmaya karar verdi.

Hizmetçi kadın dışarı çıkmadan önce Newton, ondan çantasını Farnsworth'a götürmesini istedi. Kadın odayı terkedince de son bir uzunca yudum aldı ve hala dolu duran bardağını yanındaki masanın üzerine koydu :
- Bu çantanın içinde öğrenmenizi istediğim bazı şeyler var.

Farnsworth çantayı açtı ve kalın bir deste kağıt çıkarıp dizlerinin üzerine yerleştirdi. Dokunduğu kağıdın acaipliği dikkatini çekti hemen : Aynı zamanda hem sert hem de yumuşak olan çok ince bir kağıttı. En üstteki kağıt, mavi mürekkep ile belirgin bir biçimde kaleme alınmış kimya formülleriyle doluydu. Geri kalanları da şöyle bir gözden geçirdi : Fabrika aygıtlarına benzeyen akım grafikleri, diyagramlar, şemalar.... İlk bakışta bazı formüller tanıdığa benziyordu. Başını kaldırdı ve :

- Elektronik mi ? - diye sordu.

- Evet. Bir bakıma. Bu çeşit aygıtları iyi tanır mısınız ?

Farnsworth cevap vermedi. Ziyaretçinin eğer hakkında ufak bir bilgiye sahipse, onun kırk kişilik bir avukat grubu başında dünyanın en büyük elektronik parça üreten kartellerden biri için yarım düzine kampanya yürüttüğünü bilmemesi olanaksızdı. Kağıtları dikkatlice okumaya başladı....

Beyaz saçları avizenin ışığında parlayan Newton, gözlerini Farnsworth'a dikmiş dimdik koltuğunda oturuyordu. Gülümsedi ; fakat bedeninin her tarafı ağrı içindeydi. Bir süre sonra bardağını aldı ve tüm yaşamı boyunca, geldiği dünyada en değerli şey olan suyu içmeye koyuldu. Kağıtları okuyan Farnsworth'a bakarak suyu ağır ağır yudumluyordu ; hala anlayamadığı bu evrendeki tümüyle acaip olan bu bürodan kaynaklanan kaygı ile çıkık çeneli ve domuz gibi küçük gözlü bu şişman insanın kendisine aşıladığı korku, tedirginliğiyle birlikte yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Gerekli olan insanı bulduğunu biliyordu ; gerekli olan yere başvurmuştu ....

Farnsworth'un okuduğu kağıtlardan başını kaldırması iki saati aldı. Bu süre içinde üç bardak viskiyi yuvarlamıştı. Gözlerinin altı pembeleşmişti. Göz kapaklarını kırpıştırdı ; ilk önce Newton'u şöyle

böyle seçebildi, sonra küçük gözlerini sonuna kadar açıp tüm dikkatini onun üzerinde topladı.

- Ne düşünüyorsunuz ? - diye sordu Newton, yine gülümseyerek.

Şişman adam içini çekti, daha sonra sanki düşüncelerini aydınlığa kavuşturmak istermişçesine başını salladı. Konuşmaya başladığında, sesi kalın, tereddütlü ve aşırı derece ölçülüydü.

- Her şeyi anlamadım . - dedi. - Yalnızca bazılarını. Tümünü değil. Ne optik, ne de fotoğraf filmi hakkında bilgim var. (Elinde tuttuğu kağıtların hala yerlerinde olduğundan emin olmak istercesine bunlara yeniden baktı.) Ben bir avukatım, bay Newton . - diye devam etti. - Ben bir avukatım. (Birdenbire, sesi canlandı, güçlendi ve çınlamaya başladı ; küçük gözleri parıldarken şişman bedenini doğrulttu.) Fakat elektronikten anlarım, ve de boyama banyolarından. Amplifikatörünüzü ye televizyonunuzu da anladığımı sanıyorum. Gözlerini kırpıştırarak bir an durup yeniden sürdürdü konuşmasını.

Ve de, ey Tanrım, kanımca, bunlar sizin belirttiğiniz biçimde imal edilebilir. (Çok yavaşça içini çekti.)

Hepsi çok inandırıcı gözüküyor, bay Newton. Her şeyin yolunda gideceğini sanıyorum.

Newton hala ona gülümsüyordu :

- Her şey yolunda gidecek.

Farnsworth sakinleşmek amacıyla bir sigara alıp yaktı:

- İncelemem gerekecek, madenleri, elektrik akımlarım ....

Birdenbire kalın parmaklarıyla sigarasını ezip durakladı ve haykırdı:

- Tanrı aşkına dostum, tüm bunların ne anlama geldiğini biliyor musunuz ? Sizin, burada dokuz tane esaslı, evet esaslı, bröveniz var. (Bıngıl bıngıl eliyle bir kağıdı kaldırdı ). Bakın, yalnızca buradaki verici video ile şu küçük düzeltici.... Bunlar ne demek, biliyor musunuz ? Newton'un yüzündeki ifade değişmedi:

- Evet. - dedi - Bunların ne demek olduğunu biliyorum.

Farnsworth, ezik sigarasından uzun bir duman çekti ve daha sakin bir sesle : - Eğer yanılmıyorsam bay Newton - dedi . - eğer gerçekten yanılmıyorsanız, R.C.A.'yı, Kodak'ı ele geçirebilirsiniz, hatta Du Pont'u bile. Bütün bu kağıt parçalarının ne anlam taşıdığını biliyorsunuz, değil mi ?

Newton ona ısrarla bakarak : - Biliyorum, - dedi.

Arabayla Farnsworth'un kır evine gitmeleri altı saatlerini aldı. Yolun yarısında Newton konuşmayı sürdürmeye çalıştı, fakat arabanın ani hızlanışları, ancak uzun yıllar sonra alışabileceğim bildiği bu basınç tarafından ezilen bedeni için çok ağrı vericiydi ; bu yüzden avukata çok yorgun olduğunu ve dinlenmek istediğini söylemek zorunda kaldı. Gözlerini kapadı; ağırlığını olduğu gibi koltuğa bırakmaya ve acıya elinden geldiğince katlanmaya çalıştı. Arabanın içi onun için çok fazla sıcaktı - geldiği yerdeki en sıcak günlerde olduğu gibi.

Bir süre sonra, kentin dışına çıkmalarıyla birlikte şoförün arabayı kullanması daha düzenli oldu ve kalkış ile durmaların yarattığı ağrı verici sarsıntılar yavaş yavaş ortadan kalktı. Farnsworth'a doğru bir kaç kez göz attı. Avukat uyuklamıyordu. Gözleri ışıl ışıl, dirsekleri dizlerinin üzerinde Newton'un ona verdiği kağıtları karıştırmakla: meşguldü.

Ev çok büyüktü ve ağaçlarla çevrili ıssız bir yörede kurulmuştu. Nemli gözüken bina ile ağaçlar, Anthea'da öğlenleyin olan sabahın gri ışıkları altında parıldıyorlardı. Bu ışık, çok duyarlı olan gözleri için epey dinlendiriciydi. Ağaçları, koruluktan kaynaklanan dingin yaşam biçimini ve parlak nemliliği, bu toprağın taşırdığı su ile doğurganlık hissini, böceklerin hiç durmak bilmeyen cıvıltılarını da içeren buradaki her şeyi seviyordu. Mutluluğun sonsuz bir kaynağıydı burası; özellikle de kendi evreninin kuraklığı, sınırsızlığı, hemen hemen boşalmış Kentler arasında uzanan sonsuz çöllerin mutlak sessizliği içinde, ölen halkının bir yankısı gibi bitip tükenmeden esen soğuk rüzgarı ile karşılaştırıldığında ...

Gözleri uykudan- şişmiş bornozlu bir hizmetçi onları kapıda karşıladı. Farnsworth, hizmetçiyi kahve yapmaya yolladı ve arkasından bağırarak konuk odasını hazırlamasını ve en az üç gün boyunca telefona yanıt vermemesini söyledi. Sonra da Newton'u kütüphaneye götürdü.

Burası çok geniş bir odaydı ve New York'taki bürodan daha zengin bir biçimde dekore edilmişti. Hiç kuşkusuz Farnsworth, zengin insanlar için olan mükemmel dergileri okuyordu. Odanın ortasında,elinde gül tutan çıplak bir kadının beyaz bir heykeli yükseliyordu. Duvarların ikisi raflarla kaplıydı, üçüncüde ise Newton'un İsa olduğunu anladığı tahta bir haca çakılmış dini bir kişinin büyük bir tablosu asılıydı. Tablodaki yüz onu bir an şaşırttı: Zayıflığıyla ve keskin büyük gözleriyle, herhangi bir Anthea'lıya ait olabilirdi bu yüz.

Yorgun bakışlarına karşın daha toplu bir yüzü olan, koltuğa yaslanmış, küçük ellerini göbeğinin üzerine koymuş ve kendisini süzen Farnsworth'a döndü. Sıkıcı birkaç saniye boyunca bakışları karşılaştı, sonunda gözlerini ilk kaçıran avukat oldu.

Bir kaç dakika sonra yeniden bakıp yumuşak bir sesle :

- Evet, bay Newton, ne gibi planlarınız var ? - dedi.

- Çok basit. Mümkün olduğu kadar çok para kazanmak istiyorum. Mümkün olduğu kadar çabuk.

Avukatın yüz ifadesinde hiç bir değişiklik olmadı, fakat sesi sıkıntılıydı:

- Yalın görüşünüz rahatlığı da elden bırakmıyor, bay Newton. Tam olarak kafanızdaki rakam nedir ?

Newton, gözlerini odadaki pahalı sanat eşyaları üzerinde üstünkörü gezdirip :

- Ne kadar kazanabiliriz ? Diyelim ki beş yıl içinde. - diye sordu.

Farnsworth ona bir an hayranlıkla bakıp ayağa kalktı. Yorgun bir sallanış ile raflara doğru yürüdü ve küçük düğmeleri çevirmeye koyuldu ; bir yerlere gizlenmiş olan hoparlörlerden keman için yapılmış bir müzik yayıldı. Newton melodiyi tanıyamadı, aynı zamanda hem sakin hem de karmaşık bir melodiydi bu. Kadranları ayarlayan Farnsworth :

- Bu iki şeye bağlı. - diye yanıtladı.

- Yani ?

- Her şeyden önce, oyunu nasıl oynamak istiyorsunuz, bay Newton ?

Newton tüm dikkatini yeniden Farnsworth üzerinde odaklaştırdı:

- Tamamiyle kurallar çerçevesi içinde. - dedi. - Yasal bir biçimde.

- Anlıyorum. (Sorunun bu biçimde bir çözüme kavuşturulması Farnsworth'un anlayışına pek uygun düşmemişe benziyordu), ikinci olarak, benim payım ne olacak ?

- Net kazancın yüzde onu. Şirketin hisselerinin de yüzde beşi. Farnsworth, amplifikatörün düğmeleriyle oynamayı birdenbire kesti. Ağır ağır koltuğuna yönelip hafifçe gülümsedi:

- Mükemmel, bay Newton. Size, beş yıl için... üç yüz milyon dolarlık net bir geliri bildirebileceğimi sanıyorum. Newton, bir an düşündükten sonra:

- Yeterli değil. - dedi.

Kaşlarım kaldırıp, bir dakika boyunca gözlerini ondan ayırmayan Farnsworth sonunda:

- Ne yapmak için yeterli değil, bay Newton ? - diye sordu. Newton'un bakışları sertleşti :

- Çok pahalı olacak bir... araştırma projesi için.

- Demek öyle !

- Size, günümüzdeki yöntemlerden yüzde onbeş daha fazla randıman veren bir petrol rafine etme yöntemi sağladığımı düşünün. - diye devam etti öteki. - Bu durum tahmininizi beş yüz milyona çıkartabilir mi ?

- Sizin ... yönteminiz bir yıl içinde uygulanmaya konabilir mi? Newton başını olumlu bir biçimde salladı :

- Bu yöntem ile bir yıl içinde Standart Oil Company'nin üretimini aşabiliriz. Zaten daha sonra da bu şirketle bir anlaşma yapacağımızı düşünüyorum.

Farnsworth'un bakışları yeniden sabitleşmişti :

- Bunların tümünü, yarın, kesin bir biçimde kağıt üzerine dökeriz.

- Tamam. (Newton zorlukla doğruldu). Ayrıntılarıyla birlikte konuşuruz bu konuyu. Aslında düşünülmesi gereken yalnızca iki önemli unsur var : Parayı namuslu bir biçimde kazanmanız ve benim, sizden başkasıyla en az düzeyde ilişkim olması.

Odası birinci kattaydı ve bir an merdivenleri hiç çıkamayacağını sandı. Sonuçta, arkasından tek kelime söylemeden gelen Farnsworth ile basamakları teker teker çıkarak bu güç işi başardı. Avukat, odasını kendisine gösterdikten sonra :

- Siz, acaip bir insansınız bay Newton - dedi ve ekledi :- Hangi bölgeden geldiğinizi bana söylemekte bir sakınca görmezsiniz herhalde.

Beklemediği bir soruydu, fakat yine de şaşkınlığını belli etmedi :

- Tabii, bay Farnsworth. - dedi. - Kentucky'den geliyorum. Avukatın kaşları hafifçe kalktı ve :

- Anlıyorum. - dedi.

Sonra, geri döndü ve adımlarının sesi koridorun mermer yüzeyinde yankılanarak ağır ağır uzaklaştı.

Gösterişli mobilyalarla döşenmiş odasının tavanı çok yüksekti. Yataktan seyredilebilecek biçimde, duvarın içine yerleştirilmiş televizyon alıcısını farketti ve yorgun bir gülümseme belirdi dudaklarında - onların alıcısıyla Anthea'dakini karşılaştırmak için televizyona bir gün bakması gerekiyordu, üstelik bazı programları yeniden seyretmek eğlenceli olurdu. Daha çok "western"leri sevmişti ; buna karşılık televizyon oyunlarıyla "kültürel" programlardan Anthea'daki ekibi bir çok bilgiyi elde etmiş, o da bunları belleğine yerleştirmişti. Ne zamandan beri bir televizyon programı görmemişti ? ... Yolculuğu ne kadar zaman almıştı ? ... Dört ay. İki aydan beri yeryüzündeki zamanını, para bulmaya , mikroplan, suyu ve yiyecekleri incelemeye, şivesini düzeltmeye, gazete okumaya, kendisini Farnsworth ile yaptığı bu kritik konuşma için hazırlamaya harcamıştı.

Filmden bir sahnePencereden sabahın daha aydınlık ışıkları içindeki soluk mavi gökyüzünü seyretti. Oralarda bir yerde, belki de baktığı yönde Anthea dönüp durmaktaydı. Soğuk, can çekişen bir evren ; fakat büyük bir özlem duyuyordu dünyası için ve orada sevdiği, çok uzun bir süreden önce göremeyeceği canlılar yaşıyordu ...

Fakat onlara bir gün kavuşacaktı.

Perdeleri kapadı ve acılar içindeki yorgun bedenini yavaşça yatağın içine yerleştirdi. Herhangi bir nedenden dolayı her çeşit heyecan terketmişti artık onu, sessiz ve sakindi. Bir kaç dakikada uykuya daldı.

Öğleden sonra güneşi ile uyandı ; pencere perdelerinin saydam olmasından dolayı bu aydınlık gözlerini acıttıysa da bir dinlenme ve kıvanç duygusu içinde uyanmıştı. Bu, belki şimdiye dek kaldığı karanlık otellere karşılık buradaki yatağın yumuşaklığından ya da bir gece önceki başarısının getirdiği rahatlamadan kaynaklanıyordu. Bir iki dakika düşünceli düşünceli yatakta kaldı sonra kalkıp banyoya geçti. Burada kendisi için konmuş elektirikli bir traş makinası, sabun ve havlu bulunuyordu. Bu onu güldürdü ; Anthea'lıların sakalı çıkmazdı ki. Musluğu açtı ve her seferinde bu kadar fazla suyun onda yarattığı şaşkınlıkla bir an duraksadı. Cildini tahriş eden sabunu değil de çantasında muhafaza ettiği bir kab içindeki kremi kullanarak yüzünü yıkadı. Daha sonra her zamanki haplarını aldı, üstünü değiştirdi ve yarım milyar doları kazanmaya başlamak için aşağıya indi.

Bu akşam, altı saatlik bir tartışma ve hazırlık konuşmasının ardından uzun bir süre havanın serinliğini, tadarâk ve karanlık gökyüzüne bakarak odasının balkonunda oturdu. Ağır atmosfer içinde parıldayan yıldızlarla gezegenler bir acayip gözüküyorlardı ve o , alışmadığı bu konum içinde onları seyretmekten büyük bir haz duyuyordu. Fakat astronomiyi pek iyi bilmediğinden, Büyük Ayı ile birkaç takımyıldız dışındaki diğer parlaklıklar kafasını karıştırdılar. Sonunda odasına girmeyi yeğledi. Bunlardan hangisinin Anthea olduğunu bilmek epey hoş olurdu, fakat bilmiyordu.

Walter Tevis - The Man Who fell to Earth
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta