|
1985 : Ikaros'un düşüşü
I
Üç kilometrelik bir yürüyüşten sonra bir kente ulaştı.
Girişteki bir levhanın üzerinde, HANEYVILLE, nüfus : 1400 yazılıydı. İyi
bir ortalamaydı bu. Daha erkendi - "bu üç kilometrelik yolu yapmak için
sabahı seçmişti, çünkü daha serin oluyordu ve sokaklar da bomboştu. Tüm
bu yeniliklerden şaşırmış, sinirli ve biraz da ürkek bir biçimde yeni doğan
günün solgun ışığında bir kaç sokak geçti. Yapacağı şeyi düşünmemeye
çabalıyordu. Bunu, zaten yeterince kafasında tasarlamıştı.
Bu küçük yerleşim merkezinin ticaret mahallesinde aradığını
buldu ; Mücevher Kutusu adını taşıyan küçük bir dükkan. Buranın biraz
ilerisindeki bir bank ilişti gözüne. Bedeni, yaptığı uzun yürüyüşten sızlayarak,
oraya oturmak için yöneldi.
Birkaç dakika sonra bir insan gördü.
Bu, yorgun bir tarzda kendine doğru gelen biçimsiz mavi
elbiseli bir kadındı. Şaşırmıştı, aceleyle gözlerini ondan çevirdi. Bu
kadında pek uygun olmayan bir şey vardı. Onların da kendisininkine benzer
boylan olacağını bekliyordu, oysa bu kadın kendisinden bir kafa boyu daha kısaydı.
Teni, sandığından daha kırmızı ve daha koyuydu. Onları gerçekten görmekle
televizyonda izlemenin aynı şey olmayacağını bilmesine karşın yine de
acayip bir duyguya kapıldı.
Sokak yavaş yavaş canlanmaya başladı, kentin diğer
sakinleri de hemen hemen ilk kadın gibiydiler. Yanından geçen bir adamın
"artık böyle otomobiller yapmıyorlar" biçiminde fikir yürüttüğünü
işitti; telaffuzu biraz değişik, düşündüğünden daha az keskinse de adamın
ne dediğini kolayca anladı.
Gelip geçenlerden bir çoğu ısrarla, hatta bir kaçı kuşkuyla baktı
kendisine; fakat bu onu tedirgin etmedi. Rahatsız edilmeyi beklemiyordu, üstelik,
diğerlerinin giysilerini görünce içi de rahatlamıştı : giysileri
denetimden geçebilirdi. Sonunda, mücevherci dükkanı açıldı ; on dakika
kadar bekleyip dükkana girdi. Tezgahın arkasında, Beyaz gömlekliğinin ve
kravatının içindeki kısa boylu tombul yanaklı bir adam rafların tozunu
almaktaydı, işini bıraktı, biraz merakla onu bir iki an süzdü ve :
- Bayım ? dedi.
Kendini çok uzun ve korkunç beceriksiz hissetti. Ağzını açtı,
fakat hiç bir ses çıkmadı. Gülümsemek istedi, fakat yüzü kaskatı
kesilmişti. Her yanını bir panik dalgası kapladı ve bir an bayılacağını
sandı. Adam, ona aynı biçimde bakmakta devam ediyordu
- Bayım ? - diye tekrarladı sorusunu.
İstencinin büyük bir güç harcaması sonucu konuşmayı başardı
:
- Acaba..... siz.... bu yüzük ile ..... ilgilenir miydiniz
....?
Bu sıradan soruyu hazırlamak için acaba kaç kez kafasında
tekrarlamış ve kendi kendine sormuştu ? Oysa, şimdi bu cümle, sanki hiç
bir anlamı olmayan grotesk hecelerin arka arkaya sıralanması gibi, bir acayip
yankılanıyordu kulaklarında.
Adam, gözlerini ayırmadan sürekli ona bakıyordu :
- Hangi yüzük ?
- Oh ! Evet, haklısınız. - Gülümsemeyi başardı bu kez.
Adamın eline dokunmaya çekinircesine, yüzüğü sol elinin parmağından çıkarıp
tezgahın üzerine köydü. - Ben .... Buradan geçiyordum. Arabam arıza yaptı
; bir kaç kilometre ilerde, üzerimde para yok ve eğer yüzüğümü
satabilirsem.... Çok değeri vardır.
Adam şüpheli gözlerle yüzüğü elinde evirip çevirdi.
Sonunda:
- Bu nereden elinize geçti ? - dedi.
Adamın soruş tarzı boğazını düğümledi. Yolunda
gitmeyen bir şey mi vardı acaba ? Altının rengi mi ? Yoksa elmas mı ?
Yeniden gülümsemeye çalıştı:
- Yüzüğü bana karım hediye etmişti. Bir kaç yıl önce.
Adamın yüzü hala asıktı:
- Bana bunun çalıntı olmadığını ne kanıtlayabilir ki ?
- Fakat.... (Çok hoş bir rahatlama duygusu kapladı benliğini.)
Adım yüzüğün iç kısmında yazılıdır. (Ceketinin
cebinden pasaportunu çıkardı.) Kimliğime bakabilirsiniz.
Pasaportunu tezgahın üzerine bıraktı.
Adam yüzüğe baktı ve yüksek sesle : "Thomas J.
Newton'a, Yaş günü 1980 ; Marie ; 18 ayar" diye okudu yazıyı. Yüzüğü
bıraktı, ve pasaportu alıp incelemeye başladı:
- İngiliz?
- Evet. Birleşmiş Milletler'de çevirmenim. Bu benim
Amerika'daki ilk gezim, ülkeyi gezmeyi tasarlamıştım. Adam yeniden pasaporta
bakarak :
- Hımm - dedi. - Bana yabancılara özgü bir şiveniz var
gibi gelmişti. (Fotoğrafı inceledi ve altında yazan adı okudu),
"Thomas Jerome Newton", sonra gözlerini kaldırıp :
- Bu sizsiniz. Hiç bir şüpheye gerek yok. - dedi.
Yeniden gülümsedi ve bu kez, acayip bir baş dönmesi
hissetmesine ve bu yörenin büyük yerçekiminden dolayı bedeni kendisine çok
ağır gelmesine karşın, gülümsemesi daha az zorakiydi. Buna rağmen kibarca
:
- Şimdi, bu yüzük sizi ilgilendiriyor mu? - demeyi başardı.
Aldatıldığını bile bile yüzüğe karşılık altmış
doları kabul etti. Fakat şimdi elde ettiği, bu yüzükten ve elindeki yüzlerce
benzeri yüzükten çok daha değerliydi. Biraz güvence kazanmıştı ve artık
parası vardı.
Bu paranın bir bölümüyle yarım kilo salam, altı yumurta,
ekmek, birkaç patates ve değişik sebzeler satın aldı. Hepsi topu topuna beş
kilo tuttu, yani onun taşıyabileceği kadar. Varlığı kentte bir merak uyandırmıştı,
fakat kimse ona soru sormadı ; o da durumu aydınlatmak için bir çaba göstermedi.
Zaten bu ona hiç bir şey kazandırmazdı ; nasıl olsa Kentucky'nin bu kentine
bir daha geri de dönmeyecekti.
Bedeninin ağırlığı ile sırtındaki ve eklemlerindeki ağrılara
karşın kenti terkederken yine de belli bir haz duydu ; çünkü eşiği atlamış,
ilk engeli geçmiş ve ilk dolarlarına sahip olmuştu. Fakat, bir buçuk
kilometre sonra, kurak bir tarlanın içinden geçip konaklama yerinin bulunduğu
alçak tepelere doğru yürürken, birdenbire herşey - Bu yerlerin yabancılığı,
tehlike, ağrılar, tedirginlik - onu dayanılmaz bir şiddetle kavradı ve yere
düşüp hareketsiz kaldı; bedeni ve aklı, bu çok başka, acayip ve her şeyden
değişik dünya tarafından kendilerine yöneltilen şiddete isyan etmişlerdi.
Hastaydı. Yaptığı bu tehlikeli ve uzun yolculuktan dolayı,
tıka basa doldurulduğu tüm uyuşturuculardan - haplardan, iğnelerden,
gazlardan - dolayı hastaydı, tedirgin olmaktan hastaydı, gelecek bunalımı
beklemekten, özellikle de kendi ağırlığı olan bu korkunç yükü taşımaktan
hastaydı. Zamanı geldiğinde, yere konup ta bu inceden inceye hesaplanmış
karmaşık planı uygulamaya başlayınca bu gibi duygular hissedeceğini çok yıllar
öncesinden biliyordu. Fakat bu dünya, onu dikkatlice incelemesine ve burada
oynayacağı rolü tekrarlamasına karşın yine de öylesine yabancıydı ki bu
duygu-artık herhangi bir duygu hissedebildiğine göre bu duygu - onu bitkin
bir duruma sokmuştu. Otların üzerinde, korkunç bir sıkıntıya kapıldı.
Bir insan değildi; yine de aşağı yukarı bunun görünümüne
sahipti. Boyu bir metre doksan santimdi ; bazı insanlar daha da uzundur. Saçları
tıpkı bir albinos gibi bembayazdı, buna karşılık teni hafifçe yanık, gözleri
ise açık maviydi. Ayrıca, ince hatları, uzun ve ince parmakları, kılsız
ve neredeyse yarı saydam olan derisi ile inanılmayacak kadar narindi. Bir
periyi andırıyordu ; akıllıca parlayan büyük gözlerinde çocuksu bir
anlatım vardı.Beyaz ve kıvrık saçları kulaklarının bir kısmını örtüyordu.
Çok genç gösteriyordu.
Fakat başka farklılıklar vardı; örneğin, tırnaklan
yapmaydı, nedeni de bunlara doğal olarak sahip olmamasıydı. Her ayağında dört
parmak bulunuyordu ; ne apandisti ne de köpek dişleri vardı. Onu hıçkırığın
tutması olanaksızdı, çünkü diyafram,kası ve de solunum aygıtının geri
kalan kısmı çok dayanıklıydı. Göğüs çemberi oniki santimi geçmiyordu.
Kilosu da çok azdı, kırk kilo dolaylarındaydı.
Bunlarla birlikte, kaşları, kirpikleri, karşılıklı iki
eli, iki gözü vardı ve normal bir insanda bulunan binlerce fizyolojik niteliğe
sahipti. Sivilceleri olamazdı, fakat midesinde bir ülser, kızamık ya da dişlerinde
çürükler, evet bunlara yakalanabilirdi. O, bir insansaldı, gerçek anlamda
bir insan olmasa da. Bir insana benzercesine, aşkı, korkuyu, yoğun fiziki bir
acıyı, kendine acımayı hissedip duyabilirdi.
Yarım saat sonra kendini daha iyi hissetti. Midesi hala bulanıyordu
ve bir an kafasını kaldıramayacağını sandı, fakat hemen birinci bunalımı
atlattığını kavradı ve etrafındaki dünyaya daha nesnel bir gözle bulmaya
başladı. Oturdu ve içinde bulunduğu tarlayı inceledi. Bu kuru ve düz bir
çayırdı ; yer yer kahverengi ot ve yaban karanfili tutamları, şurada ise
saydamlaşmış ve donmuş kar kalıpları. Çok duru bir hava vardı, gökyüzü
ise kapalıydı ; bu yüzden dağınık ve yumuşak ışık, iki gün önceki
parlak güneşin tersine gözlerini zedelemiyordu. Küçük bir gölün etrafını
çevreleyen hava kuru ağaçların arkasından küçük bir ev ile bir ahır görünüyordu
belli belirsiz. Dalların arasından suyu seçti ve bu görüntü bir haykırış
koparmasına neden oldu. Daha önce, yeryüzündeki ilk iki gün su görmüştü
fakat henüz buna alışamamıştı. Bu gibi şeylere kendini hazırlamıştı,
fakat, yine de bunları gördüğünde bir şok geçirmeden yapamıyordu.
Elbette, büyük okyanusların, göllerin ve nehirlerin olduğunu biliyordu,
bunları daha küçükken öğrenmişti. Fakat küçük bir göldeki su yoğunluğunu
görmesiyle birlikte soluğu da kesiliyordu.
Tarlanın acayipliği içinde bir çeşit güzellik biçimi
bulmaya başladı. Artık anlamıştı; dünyadaki çeşitli görüntüler gibi
tarla da kendisine anlatılandan çok değişikti ve böyle olmakla birlikte, öylesine
başka olan bu renkler ve bu dokular, bu görüntüler ve bu kokular ona büyük
bir haz veriyordu. Sesler için de aynı şeydi; çünkü çok duyarlı kulakları
vardı ve otların içinden bir sürü şaşırtıcı ve hoş gürültü
seziyordu: Kasım ayı başlarının soğuğuna dayanabilmiş böceklerin sürtünmeleri
ve tıkırtıları. Toprağın kendisinin en ince ve en küçük fısıltısını
duyacak biçimde başını yere yaslamıştı.
Birdenbire havada bir dalgalanma oldu, çırpılan siyah
kanatlar, boğuk ve hüzünlü çağrılar ile birlikte bir düzine karga
havalandı, tarlayı kat ederken başının üzerinden geçip gitti. Anthea adamı
kargalar gözden yok oluncaya dek onları izledi, sonra gülümsedi. Sonuçta,
bu dünya harika olmalıydı.....
Konaklama yeri özenle seçilmiş ıssız bir yerde kurulmuştu.
Kentucky'nin güneyindeki, şurasında burasında solgun katırtırnakları ve
birbirlerine benzeyen kurum renginde kayalar olan çıplak bir arazinin
kilometreler boyunca çevrelediği terkedilmiş bir kömür ocağıydı burası.
Bu kayalardan birinin yanıbaşında ondan hemen hemen ayırt edilemeyen çadırı
kurulmuştu. Çadır gri renkteydi ve sağlam bir bezden yapıldığı hissini
veriyordu.
Gücü tükenmek üzereyken kamp yerine vardı ve çantayı açıp
yiyecekleri çıkarmadan önce uzun bir süre dinlenmek zorunda kaldı.
Paketleri tutmak için ince eldivenler giydi, yiyecekleri özenle çıkarıp
katlanabilen küçük bir masanın üzerine yerleştirdi. Daha sonra masanın
altından çeşitli aletler aldı ve bunları da Haneyville'den satın aldığı
yiyeceklerin yânına koydu. Bir süre yumurtaları, patatesleri, kerevizi,
turpları, pirinci, fasulyeleri, sosisi ve havuçları seyretti. Küçük bir gülümseme
yayıldı, dudaklarına. Yiyecekler zararsıza benziyorlardı.
Yine de madeni aletlerden birini aldı, bir kısmını
patatese sapladı ve niteliksel analizine başladı....
Üç saat sonra havucu çiğ yedi ve dilini yakan turptan bir parça dişledi.
Yiyecekler güzeldi, çok acayipti fakat güzeldi. Daha sonra yumurtayı ve
patatesi bir ateşin üzerinde kaynattı. Sosiste güvenmediği kimyasal
maddeler bulunca bunu toprağa gömdü. Diğer yiyecekler kendisi için, her
yerde bulunan bakteriler dışında hiç bir tehlike göstermiyordu. Bu durum
umutlarına uygundu. Patateste çok yoğun olarak karbonhidrat bulunması, bu
yiyeceği çok lezzetli bulmasına engel oluşturmadı.
Çok yorulmuştu. Fakat kamp yatağına uzanmadan önce, iki gün
evvel Dünya'ya gelişinden hemen sonra tek kişilik uzay aracının motorunu ve
gösterge tablosunu parçaladığı yere gidip bir göz attı.
II
Mozart'ın klarnet için la majör beşlisi çalıyordu.
Farnsworth, bitiş allegretto'dan önce her iki preamplifikatörde bas tonunu
ayarlayıp sesi de biraz arttırfı. Güçlü bas uyumlu allegrettoyu, çok
seviyordu; basın vurgulanması, klarnete kendiliğinden bir anlam içeren bir
yankılanış veriyordu. Gözlerini beşinci Cadde'ye açılan pencerenin
perdesine dikmiş olan Farnsworth eğri parmaklarını kenetleyip tüm dikkatini
müzikal motiflere vardı.
Müzik bitip pikap otomatik olarak durunca, bekleme odasına açılan
kapıya doğru baktı ve bitirmesini sabırla bekleyen hizmetçi kadını gördü.
Şöminenin üzerindeki duvar saatine bir göz attı ve kaşlarını çattı.
- Ne var? diye sordu.
- Bay Newton adında biri sizinle görüşmek istiyor efendim.
- Newton mu ? - Newton adında hiç bir milyarder tanımıyordu
ki,
- Ne istiyormuş ?
- Söylemedi efendim. (Kaşlarından birini hafifçe kaldırdı.)
Acayip birisi efendim. Çok.... önemli biri görünümü var. Bir an düşündükten
sonra:
- İçeri al. - dedi.
Hizmetçi kadının hakkı vardı. Gerçekten çok acayip
biriydi. Uzun boylu, zayıf, beyaz saçlı, ince ve narin kemik yapılı. Çok düz
bir ten ve bir erkek çocuğu çehresi - fakat duyarlı, nazik görünen şaşırtıcı
gözler ve böyle olmakla birlikte yaşlı bir adamın aklı başında ve yorgun
bakışı. Ziyaretçi, koyu gri renkte pahalı bir takım elbise giymişti. Bir
koltuğa doğru yöneldi ye sanki büyük bir ağırlık taşıyormuşcasına
temkinli bir biçimde oturdu. Sonra Farnswortl'a baktı ve gülümsedi:
- Oliver Farnsworth ?
- Bir şeyler içmek ister misiniz, bay Newton ?
- Seve seve bir bardak su alırım.
Farnsworth, omuzlarını kafasının içinde silkip isteği
hizmetçi kadına iletti. Kapı kapandıktan sonra ziyaretçisine baktı ve
evrensel olarak "haydi, konuya girelim" anlamına gelen hareketi yapıp
hafifçe öne doğru eğildi.
Buna karşılık, Newton, ince uzun elleri dizlerinin üzerinde
kenetlenmiş olarak dimdik oturmaya devam etti:
- Yanılmıyorsam, siz bröve uzmanısınız. - dedi.
Ses tonunda hafif bir vurgulama vardı, telaffuzu çok net, çok
düzgündü. Farnsworth, bu vurgulamanın ne olduğunu anlayamamıştı.
- Evet - diye yanıtladı, sonra soğuk bir biçimde : - Benîm
belli kabul etme saatlerim vardır, Bay Newton - diye ekledi.
Newton, onu işitmemiş görünüyordu. Sesi yumuşak ve sıcaktı:
- Gerçekten, sizin bröveler hakkında ABD'nin en uzman kişisi
olduğunuz söyleniyor. Üstelik fiyatınız da çok yüksekmiş.
- Evet. Bu mesleği iyi bilirim.
- Mükemmel. - dedi Newton ve koltuğun yanında duran çantasını
aldı.
- Fakat, ne arzu ediyorsunuz ? -diye sordu Farnsworth duvar
saatine yeniden bir göz atarak.
- Sizinle bazı şeyleri aydınlığa kavuşturmak istiyorum.
Ziyaretçi çantasından bir zarf çıkardı.
- Saat biraz geç değil mi ?
Newton zarfı açtı ve içinde bir lastikle bağlanmış ince
bir deste kağıt para çıkardı. Başını kaldırdı ve nazikçe gülümsedi:
- Lütfen, gelip bunu alır mısınız? Yürürken zorluk çekiyorum.
Bacaklarım yüzünden.
Farnsworth sıkıntılı bir biçimde koltuğundan kalktı, paraları aldı ve
geri dönüp yeniden oturdu. Bin dolarlık paralardı bunlar.
- On tane var. - diye belirtti Newton.
- Çok ilginç bir melodram anlayışınız var, değil mi ? -
diye karşılık veren Farnsworth paraları ceketinin iç cebine yerleştirdi ve
sordu :
- Peki, bunların neyi ödediği kabul ediliyor ?
- Akşamınızı. Üç saatlik aşırı bir dikkati.
- Fakat neden, Tanrı aşkına, gecenin bu saatinde ? öteki
omuzlarını silkti aldırışsızca :
- Hım ! Bir çok nedenden dolayı ! Rahatsız edilmemekten
emin olmak örneğin.
- On bin dolardan daha az bir paraya benim dikkatimi satın
alabilirdiniz.
- Haklısınız. Fakat aynı zamanda sizi konuşmamızın ....
önemi hakkında ikna da etmek istedim.
- Eh. öyleyse konuşalım - dedi Farnsworth koltuğuna gömülürken.
Ziyaretçi, şimdi daha rahatlamış görünüyordu, fakat
yine de doğrudan doğruya konunun içine dalmadı:
- Her şeyden önce bay Farnsworth, bir yılda ne kadar kazanıyorsunuz
?
- Kendi hesabıma çalışırım.
- Pekiyi. Öyleyse, geçen sene ne kadar kazandınız ?
- Anlaşıldı. Öğrenmek için ödediniz. Aşağı yukarı yüz
kırk bin dolar.
- Görüyorum. Demek ki siz zengin sayılırsınız. - Evet.
- Daha fazla zengin olmak ister miydiniz ?
Konuşma gittikçe saçmalığa dönüşüyordu. Kötü bir
televizyon programını andırmaya başlamıştı. Fakat ziyaretçi ödüyordu,
öyleyse oyunu oynamaya devam Farnsworth, deri bir tabakadan bir sigara aldı
ve:
- Tabii ki daha fazla zengin olmak isterim - diye yanıtladı.
Bu kez, Newton biraz öne doğru eğildi:
- Çok mu fazla, bay Farnsworth ? diye sordu, dudaklarında bu
durumun kendisini eğlendirmeye başladığının görünümü olan birisinin gülümsemesiyle.
Yine bir televizyon izlenimi, fakat etkileyeci.
- Evet - diye yanıtladı Farnsworth. Sonra, tabakayı ziyaretçisine
uzatarak "Sigara ?" diye sordu.
Teklife aldırmayan beyaz ve kıvırcık saçlı acaip kişi
devam etti:
- Bay Farnsworth, eğer önünüzdeki beş seneyi yalnızca
bana ayırırsanız sizi çok zengin yaparım.
Soğukkanlı kalan Farnsworth, sigarasını yaktı ; kafası
çok hızlı çalışıyordu. Bu olağandışı ziyareti her yönüyle ele alıyor,
durumu tartıyor ve bu teklifin gerçekten ciddi olabileceği üzerindeki küçük
olasılığın dikkate alınıp alınamayacağını düşünüyordu. Fakat bu
adam, ister acayip birisi olsun isterse olmasın, çok paraya sahipti. Hizmetçi
kadın, gümüş bir tepsinin üzerinde bardaklar ve bir kase buz ile içeri
girdi.
Newton, bardağını incelikle tepsinin üzerinden aldı, diğer
eliyle ise cebinden bir aspirin tüpü çıkartıp bunu başparmağı ile açtı
ve haplardan birini suyun içine bıraktı. Beyaz ve köpürücü olan hap hemen
erimeye başladı. Gözlerini bir an bardağa dikip bekledikten sonra ağır ağır
içmeye koyuldu.
Farnsworth avukattı, yani ayrıntıları gözlemlemeye alışıktı.
Anında, bu aspirin tüpünde alışılmışın dışında bir şey bulunduğunun
farkına vardı. Evet, ilk bakışta, bu basit bir eşya, bir aspirin tüpünden
başka bir şey değildi. Fakat yine de bir tuhaflık vardı bu tüpte ve de
Newton'un bir bardak suyu, sanki bu çok değerli bir içkiymişcesine yavaşça,
tek bir damlasını dökmemeye özen göstererek içmesinde. Üstelik, su tek
bir hap ile bulanmıştı; bu da olağan bir şeye benzemiyordu. Yabancı
gittikten sonra, aynı sonucu alıp alamayacağını görmek için bir aspirin
ile deneme yapmaya karar verdi.
Hizmetçi kadın dışarı çıkmadan önce Newton, ondan çantasını
Farnsworth'a götürmesini istedi. Kadın odayı terkedince de son bir uzunca
yudum aldı ve hala dolu duran bardağını yanındaki masanın üzerine koydu :
- Bu çantanın içinde öğrenmenizi istediğim bazı şeyler var.
Farnsworth çantayı açtı ve kalın bir deste kağıt çıkarıp
dizlerinin üzerine yerleştirdi. Dokunduğu kağıdın acaipliği dikkatini çekti
hemen : Aynı zamanda hem sert hem de yumuşak olan çok ince bir kağıttı. En
üstteki kağıt, mavi mürekkep ile belirgin bir biçimde kaleme alınmış
kimya formülleriyle doluydu. Geri kalanları da şöyle bir gözden geçirdi :
Fabrika aygıtlarına benzeyen akım grafikleri, diyagramlar, şemalar.... İlk
bakışta bazı formüller tanıdığa benziyordu. Başını kaldırdı ve :
- Elektronik mi ? - diye sordu.
- Evet. Bir bakıma. Bu çeşit aygıtları iyi tanır mısınız
?
Farnsworth cevap vermedi. Ziyaretçinin eğer hakkında ufak
bir bilgiye sahipse, onun kırk kişilik bir avukat grubu başında dünyanın
en büyük elektronik parça üreten kartellerden biri için yarım düzine
kampanya yürüttüğünü bilmemesi olanaksızdı. Kağıtları dikkatlice
okumaya başladı....
Beyaz saçları avizenin ışığında parlayan Newton, gözlerini
Farnsworth'a dikmiş dimdik koltuğunda oturuyordu. Gülümsedi ; fakat
bedeninin her tarafı ağrı içindeydi. Bir süre sonra bardağını aldı ve tüm
yaşamı boyunca, geldiği dünyada en değerli şey olan suyu içmeye koyuldu.
Kağıtları okuyan Farnsworth'a bakarak suyu ağır ağır yudumluyordu ; hala
anlayamadığı bu evrendeki tümüyle acaip olan bu bürodan kaynaklanan kaygı
ile çıkık çeneli ve domuz gibi küçük gözlü bu şişman insanın
kendisine aşıladığı korku, tedirginliğiyle birlikte yavaş yavaş dağılmaya
başlamıştı. Gerekli olan insanı bulduğunu biliyordu ; gerekli olan yere başvurmuştu
....
Farnsworth'un okuduğu kağıtlardan başını kaldırması
iki saati aldı. Bu süre içinde üç bardak viskiyi yuvarlamıştı. Gözlerinin
altı pembeleşmişti. Göz kapaklarını kırpıştırdı ; ilk önce Newton'u
şöyle
böyle seçebildi, sonra küçük gözlerini sonuna kadar açıp
tüm dikkatini onun üzerinde topladı.
- Ne düşünüyorsunuz ? - diye sordu Newton, yine gülümseyerek.
Şişman adam içini çekti, daha sonra sanki düşüncelerini
aydınlığa kavuşturmak istermişçesine başını salladı. Konuşmaya başladığında,
sesi kalın, tereddütlü ve aşırı derece ölçülüydü.
- Her şeyi anlamadım . - dedi. - Yalnızca bazılarını. Tümünü
değil. Ne optik, ne de fotoğraf filmi hakkında bilgim var. (Elinde tuttuğu
kağıtların hala yerlerinde olduğundan emin olmak istercesine bunlara yeniden
baktı.) Ben bir avukatım, bay Newton . - diye devam etti. - Ben bir avukatım.
(Birdenbire, sesi canlandı, güçlendi ve çınlamaya başladı ; küçük gözleri
parıldarken şişman bedenini doğrulttu.) Fakat elektronikten anlarım, ve de
boyama banyolarından. Amplifikatörünüzü ye televizyonunuzu da anladığımı
sanıyorum. Gözlerini kırpıştırarak bir an durup yeniden sürdürdü konuşmasını.
Ve de, ey Tanrım, kanımca, bunlar sizin belirttiğiniz biçimde
imal edilebilir. (Çok yavaşça içini çekti.)
Hepsi çok inandırıcı gözüküyor, bay Newton. Her şeyin
yolunda gideceğini sanıyorum.
Newton hala ona gülümsüyordu :
- Her şey yolunda gidecek.
Farnsworth sakinleşmek amacıyla bir sigara alıp yaktı:
- İncelemem gerekecek, madenleri, elektrik akımlarım ....
Birdenbire kalın parmaklarıyla sigarasını ezip durakladı
ve haykırdı:
- Tanrı aşkına dostum, tüm bunların ne anlama geldiğini
biliyor musunuz ? Sizin, burada dokuz tane esaslı, evet esaslı, bröveniz var.
(Bıngıl bıngıl eliyle bir kağıdı kaldırdı ). Bakın, yalnızca buradaki
verici video ile şu küçük düzeltici.... Bunlar ne demek, biliyor musunuz ?
Newton'un yüzündeki ifade değişmedi:
- Evet. - dedi - Bunların ne demek olduğunu biliyorum.
Farnsworth, ezik sigarasından uzun bir duman çekti ve daha
sakin bir sesle : - Eğer yanılmıyorsam bay Newton - dedi . - eğer gerçekten
yanılmıyorsanız, R.C.A.'yı, Kodak'ı ele geçirebilirsiniz, hatta Du Pont'u
bile. Bütün bu kağıt parçalarının ne anlam taşıdığını biliyorsunuz,
değil mi ?
Newton ona ısrarla bakarak : - Biliyorum, - dedi.
Arabayla Farnsworth'un kır evine gitmeleri altı saatlerini
aldı. Yolun yarısında Newton konuşmayı sürdürmeye çalıştı, fakat
arabanın ani hızlanışları, ancak uzun yıllar sonra alışabileceğim bildiği
bu basınç tarafından ezilen bedeni için çok ağrı vericiydi ; bu yüzden
avukata çok yorgun olduğunu ve dinlenmek istediğini söylemek zorunda kaldı.
Gözlerini kapadı; ağırlığını olduğu gibi koltuğa bırakmaya ve acıya
elinden geldiğince katlanmaya çalıştı. Arabanın içi onun için çok fazla
sıcaktı - geldiği yerdeki en sıcak günlerde olduğu gibi.
Bir süre sonra, kentin dışına çıkmalarıyla birlikte şoförün
arabayı kullanması daha düzenli oldu ve kalkış ile durmaların yarattığı
ağrı verici sarsıntılar yavaş yavaş ortadan kalktı. Farnsworth'a doğru
bir kaç kez göz attı. Avukat uyuklamıyordu. Gözleri ışıl ışıl,
dirsekleri dizlerinin üzerinde Newton'un ona verdiği kağıtları karıştırmakla:
meşguldü.
Ev çok büyüktü ve ağaçlarla çevrili ıssız bir yörede
kurulmuştu. Nemli gözüken bina ile ağaçlar, Anthea'da öğlenleyin olan
sabahın gri ışıkları altında parıldıyorlardı. Bu ışık, çok duyarlı
olan gözleri için epey dinlendiriciydi. Ağaçları, koruluktan kaynaklanan
dingin yaşam biçimini ve parlak nemliliği, bu toprağın taşırdığı su
ile doğurganlık hissini, böceklerin hiç durmak bilmeyen cıvıltılarını
da içeren buradaki her şeyi seviyordu. Mutluluğun sonsuz bir kaynağıydı
burası; özellikle de kendi evreninin kuraklığı, sınırsızlığı, hemen
hemen boşalmış Kentler arasında uzanan sonsuz çöllerin mutlak sessizliği
içinde, ölen halkının bir yankısı gibi bitip tükenmeden esen soğuk rüzgarı
ile karşılaştırıldığında ...
Gözleri uykudan- şişmiş bornozlu bir hizmetçi onları kapıda
karşıladı. Farnsworth, hizmetçiyi kahve yapmaya yolladı ve arkasından bağırarak
konuk odasını hazırlamasını ve en az üç gün boyunca telefona yanıt
vermemesini söyledi. Sonra da Newton'u kütüphaneye götürdü.
Burası çok geniş bir odaydı ve New York'taki bürodan daha
zengin bir biçimde dekore edilmişti. Hiç kuşkusuz Farnsworth, zengin
insanlar için olan mükemmel dergileri okuyordu. Odanın ortasında,elinde gül
tutan çıplak bir kadının beyaz bir heykeli yükseliyordu. Duvarların ikisi
raflarla kaplıydı, üçüncüde ise Newton'un İsa olduğunu anladığı tahta
bir haca çakılmış dini bir kişinin büyük bir tablosu asılıydı.
Tablodaki yüz onu bir an şaşırttı: Zayıflığıyla ve keskin büyük gözleriyle,
herhangi bir Anthea'lıya ait olabilirdi bu yüz.
Yorgun bakışlarına karşın daha toplu bir yüzü olan,
koltuğa yaslanmış, küçük ellerini göbeğinin üzerine koymuş ve
kendisini süzen Farnsworth'a döndü. Sıkıcı birkaç saniye boyunca bakışları
karşılaştı, sonunda gözlerini ilk kaçıran avukat oldu.
Bir kaç dakika sonra yeniden bakıp yumuşak bir sesle :
- Evet, bay Newton, ne gibi planlarınız var ? - dedi.
- Çok basit. Mümkün olduğu kadar çok para kazanmak
istiyorum. Mümkün olduğu kadar çabuk.
Avukatın yüz ifadesinde hiç bir değişiklik olmadı, fakat
sesi sıkıntılıydı:
- Yalın görüşünüz rahatlığı da elden bırakmıyor,
bay Newton. Tam olarak kafanızdaki rakam nedir ?
Newton, gözlerini odadaki pahalı sanat eşyaları üzerinde
üstünkörü gezdirip :
- Ne kadar kazanabiliriz ? Diyelim ki beş yıl içinde. -
diye sordu.
Farnsworth ona bir an hayranlıkla bakıp ayağa kalktı.
Yorgun bir sallanış ile raflara doğru yürüdü ve küçük düğmeleri çevirmeye
koyuldu ; bir yerlere gizlenmiş olan hoparlörlerden keman için yapılmış
bir müzik yayıldı. Newton melodiyi tanıyamadı, aynı zamanda hem sakin hem
de karmaşık bir melodiydi bu. Kadranları ayarlayan Farnsworth :
- Bu iki şeye bağlı. - diye yanıtladı.
- Yani ?
- Her şeyden önce, oyunu nasıl oynamak istiyorsunuz, bay
Newton ?
Newton tüm dikkatini yeniden Farnsworth üzerinde odaklaştırdı:
- Tamamiyle kurallar çerçevesi içinde. - dedi. - Yasal bir
biçimde.
- Anlıyorum. (Sorunun bu biçimde bir çözüme kavuşturulması
Farnsworth'un anlayışına pek uygun düşmemişe benziyordu), ikinci olarak,
benim payım ne olacak ?
- Net kazancın yüzde onu. Şirketin hisselerinin de yüzde
beşi. Farnsworth, amplifikatörün düğmeleriyle oynamayı birdenbire kesti. Ağır
ağır koltuğuna yönelip hafifçe gülümsedi:
- Mükemmel, bay Newton. Size, beş yıl için... üç yüz
milyon dolarlık net bir geliri bildirebileceğimi sanıyorum. Newton, bir an düşündükten
sonra:
- Yeterli değil. - dedi.
Kaşlarım kaldırıp, bir dakika boyunca gözlerini ondan ayırmayan
Farnsworth sonunda:
- Ne yapmak için yeterli değil, bay Newton ? - diye sordu.
Newton'un bakışları sertleşti :
- Çok pahalı olacak bir... araştırma projesi için.
- Demek öyle !
- Size, günümüzdeki yöntemlerden yüzde onbeş daha fazla
randıman veren bir petrol rafine etme yöntemi sağladığımı düşünün. -
diye devam etti öteki. - Bu durum tahmininizi beş yüz milyona çıkartabilir
mi ?
- Sizin ... yönteminiz bir yıl içinde uygulanmaya konabilir
mi? Newton başını olumlu bir biçimde salladı :
- Bu yöntem ile bir yıl içinde Standart Oil Company'nin üretimini
aşabiliriz. Zaten daha sonra da bu şirketle bir anlaşma yapacağımızı düşünüyorum.
Farnsworth'un bakışları yeniden sabitleşmişti :
- Bunların tümünü, yarın, kesin bir biçimde kağıt üzerine
dökeriz.
- Tamam. (Newton zorlukla doğruldu). Ayrıntılarıyla
birlikte konuşuruz bu konuyu. Aslında düşünülmesi gereken yalnızca iki önemli
unsur var : Parayı namuslu bir biçimde kazanmanız ve benim, sizden başkasıyla
en az düzeyde ilişkim olması.
Odası birinci kattaydı ve bir an merdivenleri hiç çıkamayacağını
sandı. Sonuçta, arkasından tek kelime söylemeden gelen Farnsworth ile
basamakları teker teker çıkarak bu güç işi başardı. Avukat, odasını
kendisine gösterdikten sonra :
- Siz, acaip bir insansınız bay Newton - dedi ve ekledi :-
Hangi bölgeden geldiğinizi bana söylemekte bir sakınca görmezsiniz
herhalde.
Beklemediği bir soruydu, fakat yine de şaşkınlığını
belli etmedi :
- Tabii, bay Farnsworth. - dedi. - Kentucky'den geliyorum.
Avukatın kaşları hafifçe kalktı ve :
- Anlıyorum. - dedi.
Sonra, geri döndü ve adımlarının sesi koridorun mermer yüzeyinde
yankılanarak ağır ağır uzaklaştı.

Gösterişli mobilyalarla döşenmiş odasının tavanı çok
yüksekti. Yataktan seyredilebilecek biçimde, duvarın içine yerleştirilmiş
televizyon alıcısını farketti ve yorgun bir gülümseme belirdi dudaklarında
- onların alıcısıyla Anthea'dakini karşılaştırmak için televizyona bir
gün bakması gerekiyordu, üstelik bazı programları yeniden seyretmek eğlenceli
olurdu. Daha çok "western"leri sevmişti ; buna karşılık
televizyon oyunlarıyla "kültürel" programlardan Anthea'daki ekibi
bir çok bilgiyi elde etmiş, o da bunları belleğine yerleştirmişti. Ne
zamandan beri bir televizyon programı görmemişti ? ... Yolculuğu ne kadar
zaman almıştı ? ... Dört ay. İki aydan beri yeryüzündeki zamanını, para
bulmaya , mikroplan, suyu ve yiyecekleri incelemeye, şivesini düzeltmeye,
gazete okumaya, kendisini Farnsworth ile yaptığı bu kritik konuşma için hazırlamaya
harcamıştı.
Pencereden sabahın daha aydınlık ışıkları içindeki
soluk mavi gökyüzünü seyretti. Oralarda bir yerde, belki de baktığı yönde
Anthea dönüp durmaktaydı. Soğuk, can çekişen bir evren ; fakat büyük bir
özlem duyuyordu dünyası için ve orada sevdiği, çok uzun bir süreden önce
göremeyeceği canlılar yaşıyordu ...
Fakat onlara bir gün kavuşacaktı.
Perdeleri kapadı ve acılar içindeki yorgun bedenini yavaşça
yatağın içine yerleştirdi. Herhangi bir nedenden dolayı her çeşit heyecan
terketmişti artık onu, sessiz ve sakindi. Bir kaç dakikada uykuya daldı.
Öğleden sonra güneşi ile uyandı ; pencere perdelerinin
saydam olmasından dolayı bu aydınlık gözlerini acıttıysa da bir dinlenme
ve kıvanç duygusu içinde uyanmıştı. Bu, belki şimdiye dek kaldığı
karanlık otellere karşılık buradaki yatağın yumuşaklığından ya da bir
gece önceki başarısının getirdiği rahatlamadan kaynaklanıyordu. Bir iki
dakika düşünceli düşünceli yatakta kaldı sonra kalkıp banyoya geçti.
Burada kendisi için konmuş elektirikli bir traş makinası, sabun ve havlu
bulunuyordu. Bu onu güldürdü ; Anthea'lıların sakalı çıkmazdı ki. Musluğu
açtı ve her seferinde bu kadar fazla suyun onda yarattığı şaşkınlıkla
bir an duraksadı. Cildini tahriş eden sabunu değil de çantasında muhafaza
ettiği bir kab içindeki kremi kullanarak yüzünü yıkadı. Daha sonra her
zamanki haplarını aldı, üstünü değiştirdi ve yarım milyar doları
kazanmaya başlamak için aşağıya indi.

Bu akşam, altı saatlik bir tartışma ve hazırlık konuşmasının
ardından uzun bir süre havanın serinliğini, tadarâk ve karanlık gökyüzüne
bakarak odasının balkonunda oturdu. Ağır atmosfer içinde parıldayan yıldızlarla
gezegenler bir acayip gözüküyorlardı ve o , alışmadığı bu konum içinde
onları seyretmekten büyük bir haz duyuyordu. Fakat astronomiyi pek iyi
bilmediğinden, Büyük Ayı ile birkaç takımyıldız dışındaki diğer
parlaklıklar kafasını karıştırdılar. Sonunda odasına girmeyi yeğledi.
Bunlardan hangisinin Anthea olduğunu bilmek epey hoş olurdu, fakat bilmiyordu.
|