|
Dokuz
Sabah. Güneş kadar parlak bir sessizlik sadece ağaçlardaki
kuş korosu tarafından bozuluyor. Ne evlerin etrafındaki rengarenk çiçekleri,
ne çalıları, ne de koyu yapraklı taflanları kımıldatacak bir rüzgar yok.
Cimarron Sokağı'ndaki her şeyin üzerine sessiz bir ısı bulutu çökmüştü.
Virginia Neville'in kalbi durmuştu.
Kadının yatağının yanma oturmuş, onun beyaz yüzüne bakıyordu.
Parmaklarım parmaklan arasında, avucunun içinde, okşuyor, okşuyordu. Kendi
vücudu hareketsizdi, katı bir kemik ve et bloğuna dönüşmüştü. Gözleri
kırpılmıyordu, ağzı hareketsiz bir çizgi haline gelmiş, nefes alışı
ise o kadar hafiflemişti ki tümüyle durmuş gibi görünüyordu.
Beynine birşeyler olmuştu.
Titreyen parmakları altında kalp atışı hissedemediği ânda
önce beyni, sonra başının tamamı dalga dalga taş kesilmişti. Hissiz
bacakları üzerinde, yavaşça yatağa gömülmüştü. Şimdi ise bulanık bir
şekilde, düşüncenin derin ayrıntılarıyla mücadele ederek orada nasıl
oturabildiğini, nasıl olup da umutsuzluğun onu yerle bir etmediğini anlayamıyordu.
Yıkılış bir türlü gelmiyordu. Zaman çengellere takılmış, akmıyordu.
Her şey donup kalmıştı. Virginia ile birlikte, hayat ve bütün dünya
titreyerek durmuştu.
Otuz dakika geçti... kırk...
Sonra, yavaşça, sanki tamamen bağımsız bir olay keşfetmişçesine,
vücudunun titrediğini fark etti. Yerel titremeler gibi, orada bir sinir,
burada bir kas gibi değil. Bütün vücudu. Vücudu sonu gelmeyecek gibi
titriyordu; tüm sinir ağı kontrolden çıkmış, iradesini kaybetmişti. Üstelik
kalan tek akıl kırıntısı da, bunun onun gösterdiği tepki olduğunu
biliyordu.
Bir saatten uzun bir süre felç olmuş halde kaldı, gözleri
anlamsızca onun yüzünde kilitlenmişti.
Sonra, aniden kurtuldu, boğazında düğümlenmiş bir mırıltıyla
ayağa kalktı ve odayı terk etti.
Koyduğu viskinin yansı tezgahın üzerine döküldü. İçkinin bardağa denk
gelen kısmını ise bir dikişte mideye indirdi. İnce akıntı midesine doğru
yol alırken etinin kutup soğukluğundaki hissizliğinde iki kat yoğun yanıyordu.
Tezgahın üzerine eğilmiş halde öylece kaldı. Elleri titreyerek bardağı
bu sefer ağzına kadar doldurdu ve yakıcı viskiyi kocaman, sarsıcı
yudumlarla midesine gönderdi.
Bu bir rüya, dedi ama boşa çabalıyordu. Sanki bir ses, kelimeleri kafasının
içinde yüksek sesle söylüyordu.
"Virginia..."
Bir o yana, bir bu yana dönüp duruyor, gözleri odayı tarayıp
birşeyler arıyordu, sanki bu korku tünelinin çıkışım kaybetmiş
gibiydim... Minik inkar sesleri boğazında belirdi. Ellerini kavuşturdu,
titreyen avuçlarını bastırıyor, seğiren parmaklan birbirine dolaşıyordu.Elleri
şekillerini göremeyeceği bir hızda titremeye başladı. Soluksuz kalmışçasına
aldığı bir nefesle birlikte onları ayırdı ve bacaklarına bastırdı.
" Virginia."
Bir adım attı ve oda dengesini yitirirken yüksek sesle ağlamaya
başladı. Sağ dizinde bir acı patladı ve bacağından yukarı kızgın bir zıpkın
saplandı. Sızlanırken ayağa kalkmaya çalıştı ve oturma odasına kadar tökezleyerek
gitti. Deprem sırasındaki bir heykel gibi orada öylece durdu, mermer gözleri
yatak odasının kapısında takılı kalmıştı.
Zihninde bir sahnenin tekrar canlandığım gördü.
Koca ateş çıtırdıyor, sarı sarı gürlüyor, yoğun, yağlı
dumanım gökyüzüne yolluyordu. Kathy'nin narin vücudu onun kollarındaydı.
Gelip onu kollarından sanki bir yığın paçavra alıyormuş gibi koparıp
alan adam. Bebeğini taşıyarak kara sis bulutuna dalan o adam. Dehşetin ağırlığı
altında ezilirken orada öylece kalakalması. Birden çılgın bir narayla
ileri atılmıştı.
"Kathy!"
Kollar onu yakalamış, tulumlu ve maskeli adamlar onu geri çekmişlerdi.
Adamlar onu uzaklaştırırken ayakkabıları toprağı kazımış, çarpık iki
hendek açmışlardı. Beyni patlamış, korku dolu çığlıklar dışarı püskürmüştü.
Sonra çenesindeki o uyuşuk acı, günşığının gecenin
bulutlarıyla yer değiştirmesi. İçkinin boğazından aşağı sıcak sıcak
süzülmesi, öksürük, nefes alış, sonra da Ben Cortman'ın arabasında
sessiz ve kaskatı, öylece oturması, araba ile uzaklaşırlarken arkada kalan
dev duman örtüsüne, toprağın üzerinden dünyanın tüm umutsuzluğunun
hayaleti gibi yükselen dumana öylece bakışı.
Hatıralar... Gözlerini aniden kapadı ve acıyana kadar dişlerini
sıktı.
"Hayır."
Virginia'yı oraya götürmeyecekti. Onu bu yüzden öldürseler
de bunu yapmayacaktı. Yavaş, kararlı adımlarla verandaya yürüdü. Artık
sararmaya başlamış bahçeye indi ve Ben Cortman'ın evinin bulunduğu bloğa
doğru yürümeye başladı. Güneşin parıltısı göz bebeklerinin kehribar
noktalar haline gelmelerine neden olmuştu. Kollan, işe yaramaz ve uyuşuk bir
şekilde iki yanında sallanıyorlardı.
Zil hâlâ, "Ne kadar da susadım"ı çalıyordu.
Durumun saçmalığı karşısında birşeyler parçalamak
istedi. Ben'in melodiyi yüklediği zamanı hatırladı, komik olacağım düşünmüştü.
Kapının önünde kaskatı duruyordu, zihni ise hâlâ canlıydı.
Bunun yasal zorunluluk olması umurumda bile değil, kabul etmemenin ölüm
anlamına gelmesi de... Onu oraya götürmeyeceğim!
Kapıyı yumrukladı.
"Ben!"
Ben Cortman'ın evinde sessizlik... Ön camlarda asılı beyaz
perdeler de hareketsizdi. İçerideki kırmızı kanepeyi, saçaklı yer lambasını,
pazar öğleden sonraları Freda'nın uğraştığı Knabe'yi görebiliyordu. Gözlerini
kırptı. Hangi gündü acaba? Günlerin ucunu kaçırmış, hangisi olduğunu
tamamen unutmuştu.Sabırsız hiddeti damarlarına asit pompalarken omuzları
gerildi.
"Ben!"
Yumruğu kapıyı tekrar dövdü ve artık beyazlaşmaya başlayan
çene çizgisinin kenarı seğirdi. Lanet olasıca, nerelerdeydi? Zayıf parmağıyla
zile abandı ve zil, arka arkaya alkoliğin şarkısını çalmaya başladı.
"Ne kadar da susadım, ne kadar da susadım, ne kadar da susadım, ne kadar
da..."
Çılgınca bir nefes alarak yüklendi ve kapı açılarak
duvara çarptı. Kilitli değildi.Sessiz oturma odasına girdi.Yüksek sesle,
"Ben," dedi, "Ben, arabana ihtiyacım var."
Yatak odasındaydılar, Ben pijamalarıyla, Freda ipek geceliğiyle
gündüz komalarında sessiz ve hareketsiz, ikiz yataklarda çarşafların üzerinde
birbirlerinden ayrı yatıyorlardı. Göğüsleri ağır ağır aldıkları
nefeslerle bocalıyordu.
Bir ân öylece bakarak kalakaldı. Freda'nın beyaz boynunda
pıhtılaşmış kanla bezenmiş yara izleri vardı. Gözleri Ben'e kaydı.
Ben'in boğazında yara yoktu. İçinden bir ses, bu bir kabus, dedi.
Başını iki yana salladı. Hayır, bu kabustan uyanamayacaktı.
Arabanın anahtarlarını tuvalet masasının üzerinde buldu
ve aldı. Arkasını, dönüp sessiz evi terk etti. İkisini de son kez canlı görüşü
buydu.
Motor öksürerek canlandı, arabayı rölantiye aldı ve
birkaç dakika ön camdan öylece baktı. Sıcak, havasız arabada kafasının
etrafında şişman bir sinek vızıldıyordu. Altında arabanın homurtusunu
hissederken sineğin yeşil pırıltısını izledi.Bir süre sonra jigleyi
indirip arabayı sokaktan yukarı doğru sürdü. Evinin önündeki girişe park
edip motoru susturdu.
Ev soğuk ve sessizdi. Ayakkabıları kilime sessizce sürtündü
ve holdeki parkelerin üzerinde tıkırdadı.Kapı eşiğinde hareketsiz durup
ona bakakaldı. Hâlâ sırt üstü, kollan iki yanında, parmakları hafifçe kıvrılmış
yatıyordu. Uyuyormuş gibi görünüyordu.
Oturma odasına döndü. Ne yapacaktı? Şimdi seçenekler
tamamen anlamsız geliyordu. Ne yaptığının ne önemi vardı ki? Aldığı
karar ne olursa olsun hayat yine de anlamsız olacaktı.Güneşle yıkanan sokağa
ölü gözlerle bakarak camın önünde durdu.
O zaman neden arabayı aldım ki, diye düşündü.
Yutkunurken boğazı çıkıp indi. Onu yakamam, diye düşündü. Yakmayacağım.
Fakat başka ne yapabilirim ki? Cenaze evleri kapanmıştı. Çalışabilecek
kadar sağlıklı az sayıda mezarcının da çalışmaları yasaklanmıştı.
İstisnasız herkesin, ölümden hemen sonra ateşe götürülmesi gerekiyordu.
Artık bulaşmasını önlemenin bildikleri tek yolu bu kalmıştı. Salgına
neden olan bakteriyi ancak ateş yok edebiliyordu.
Bunu biliyordu. Bunun kanun olduğunu da biliyordu. Kaç kişi
bunu uyguluyordu? Bunu da merak ediyordu. Kaç tane koca, hayatını ve aşkını
paylaştığı kadını götürüp alevlerin kucağına atmıştı? Kaç tane
anne ve baba taptıkları çocuklarını elleriyle yakıp kül etmiş, kaç çocuk
sevgiyle bağlandığı ailesini kilometre kare büyüklüğünde, onlarca metre
derinliğindeki ateşe yem etmiş olabilirdi?
Hayır, yapacağı son şey de olsa, o, ateşlerin kurbanı
olmayacaktı. Sonunda bir karara varmadan önce bir saat geçmişti.
Gidip onun iğne ipliğim buldu.
Sadece yüzü açıkta kalana kadar dikmeye devam etti. Sonra,
midesi düğümlenerek, parmakları titreyerek battaniyeyi kadının ağzının
üzerinden dikti. Burnunun üzerinden. Gözlerinin üzerinden.
Bitirdiğinde mutfağa gidip bir bardak daha viski içti. Onu
hiç etkilemiyormuş gibi geliyordu.
En sonunda titrek bacaklarla yatak odasına tekrar gidebildi.
Uzun bir dakika boyunca boğuk boğuk nefes alarak öylece bekledi. Sonra eğilip
kollarını kadının cansız bedeninin altından geçirdi.
"Haydi bebeğim," diye fısıldadı.
Kelimeler sanki her şeyi koparmıştı. Kendini titrerken
buldu. Onu oturma odasından geçirirken, dışarı çıkarırken yanaklarından
yaşlar süzülüyordu.
Onu arka koltuğa yerleştirip arabaya bindi. Derin bir nefes
aldı ve kontak anahtarına uzandı.Geri çekildi. Arabadan çıkarak garaja
gitti ve küreğini aldı.Dışarı çıkarken sokağın karşısındaki adamın
yavaşça yaklaştığını görüp irkildi. Küreğini arabanın arkasına
koydu ve arabaya bindi.
"Bekle!"
Adamın bağırışı boğuktu. Koşmaya çalışıyordu fakat
yeterince güçlü değildi.Adam ayaklarını sürüyerek yanına gelirken
Robert Neville sessizce bekledi. Adam soğuk bir şekilde, "Acaba... annemi
de götürmeme, izin verir misiniz?" dedi.
"Ben... ben... ben..."
Neville'in beyni durmuştu. Az kalsın tekrar ağlayacaktı,
fakat kendine hâkim oldu ve dik durmaya çalıştı.
"Ben... oraya gitmiyorum," dedi.
Adam boş gözlerle bakakaldı.
"Fakat sizin..."
Neville sonunda dayanamadı, "Ateşe gitmiyorum
dedim!" dedi ve kontağı çevirdi.
Adam, "Fakat sizin karınız," dedi,
"arkada..."
Robert Neville hızla geri vitese taktı.
Adam yalvardı, "Lütfen."
Neville adama bakmadan"Ben oraya gitmiyorum!" diye
bağırdı.
Adam, "Fakat kanun bu!" diye bağırdı, birden
sinirlenmişti.
Araba hızla geri geri sokağa çıktı ve Neville, yönünü
Compton Bulvarına çevirdi. Hızla uzaklaşırken adamın kaldırımın kenarında
onun uzaklaşmasını seyrettiğini gördü. İçinden, Aptal! dedi. Sence ben
karımı ateşe atar mıyım?
Sokaklar bomboştu. Compton'dan sola dönüp batıya doğru
devam etti. Sürerken, arabanın sağ tarafında kalan koca arsaya baktı.
Mezarlıkların hiçbirini kullanamazdı. Hepsi kilitli ve gözetim altındaydı.
İnsanlar, sevdiklerini gömmeye çalışırken vurulmuştu.
Bir sonraki sapaktan sağa döndü ve bir blok kadar gitti,
sonra tekrar sağa, boş bir arsada sona eren sessiz bir sokağa döndü. Sokağın
yarısına geldiğinde motoru susturdu. Kimse arabanın sesini duymasın diye,
yolun geri kalanını vitesi boşa alarak gitti.
Kadını arabadan dışarı, yüksek otların bittiği arsanın
derinliklerine taşırken onu kimse görmedi. Onu açık bir yere indirirken,
sonra da çömelerek gözden kaybolurken de öyle.
Güneş, bir tabağa erimiş hava boşaltıyormuşçasına, açıklığa
sıcaklık yayıyordu; küreği yumuşak toprağın içine batırarak yavaşça
kazdı. Kazarken yanaklarından ve alnından ter boşalıyor, toprak baş döndürücü
bir şekilde gözlerinin önünde dalgalanıyordu. Yeni atılmış toprak, sıcak,
ağır kokusuyla burun deliklerine doluyordu.
Çukur sonunda açılmıştı. Küreği bırakıp dizleri üzerine
çöktü. Vücudu titriyor, alnından ter damlıyordu. Onu dehşete düşüren
de buydu.Bekleyemeyeceğini biliyordu. Eğer görüldüyse onu yakalamaya
geleceklerdi. Vurulmak bir şey değildi. Ancak öylesi bir durumda yakılırdı.
Dudakları büzüldü. Hayır.
Nazikçe, elinden geldiğince dikkatli bir şekilde, kafasını
vurmamaya özen göstererek onu sığ mezara indirdi.
Doğruldu ve kadının battaniyeye sarılı hareketsiz vücuduna
baktı. Son kez, diye düşündü. Artık konuşmak yok, sevmek yok. On bir
harika yıl, böyle doldurulmuş bir hendekte sona eriyor. Titremeye başladı.
Hayır, dedi kendi kendine, bunun için vakit yok.
Yararı yoktu. Sıcak toprağı hissizleşmiş parmaklarıyla
bastırırken, onun hareketsiz bedeni üzerine örtü yaparken dünya, bitmek
bilmeyen gözyaşları arasından titrek bir parıltı halinde gözüküyordu.
Yatağında tamamen giyinik bir şekilde yatıyor, siyah
tavana bakıyordu. Yarı yarıya sarhoştu ve karanlık, ateşböcekleriyle
bezenmişti.
Sağ kolu bocalayarak masaya uzandı. Eli şişeyi devirdi ve
yakalamak için geç kaldı. Sonra rahatladı, gecenin sessizliği içinde
viskinin şişeden boşalarak yere yayılmasını dinleyerek uzanmaya devam
etti.
Saate bakarken dağınık saçları yastığın üzerinde hışırdadı.
Sabahın ikisi. Onu gömdükten sonraki ikinci gün. Saate bakan iki göz,
elektrikli tıkırtısını duyan iki kulak, birbirine yapışık iki dudak,
yatağın üzerinde uzanan iki el.Kendini bu kavramdan kurtarmaya çalıştı,
fakat dünyadaki her şey ikili bir sistemin kurbanı olmuş, ikilikler çukurunda
kaybolmuş gibi geliyordu. Ölmüş iki insan, odada iki yatak, iki pencere, iki
masa, iki kilim, iki kalp ki...
Göğsü gece havası ile doldu, öylece tuttu ve boşaltarak
aniden çöktü. İki gün, iki el, iki bacak, iki ayak...
Doğruldu ve bacaklarım yataktan aşağı uzattı. Ayaklan viski göletinin içine
daldı ve çoraplarının ıslandığını fark etti. Soğuk bir rüzgar
kepenkleri tıkırdatıyordu.
Gözleri karanlığa bakakaldı. Ne kaldı, diye sordu kendi
kendine. Ne kaldı ki?
Bitkin bir şekilde ayağa kalkıp banyoya geçti; arkasında
ıslak ayak izleri bırakıyordu. Yüzüne su çarptı ve el yordamıyla bir
havlu arandı. Ne kaldı? Ne...
Soğuk karanlığın içinde birden donakaldı. Biri ön kapının
kolunu çeviriyordu. Ensesinden bir ürperti tırmandı ve kafa derisi karıncalanmaya
başladı. Zihni bir yandan, Ben geldi, diyordu. Arabanın anahtarları için...
Havlu, parmakları arasından kaydı ve yer karoları üzerine
hışırtıyla düştüğünü duydu. Tüm vücudu seğirdi.
Bir el, kapıya güçsüzce vurdu, sanki tahtaya vurmuyor da düşüyor
gibiydi.
Kalbi küt küt atarak ağır ağır oturma odasına geçti.
El tekrar vururken kapı sarsıldı. Ses yüzünden tekrar
gerildiğini hissetti. Sorun ne, diye düşündü. Açık pencereden içeri
giren soğuk bir rüzgar yüzüne çarptı. Karanlık onu kapıya doğru çekiyordu.
"Kim..." dedi ve kalakaldı, gerisini getiremedi.
Kapı kolu parmakları arasında dönerken elini çekti. Bir
adım gerileyerek arkasını duvara verdi ve boğuk boğuk nefes alarak bekledi;
gözleri kapının üzerindeydi.
Hiçbir şey olmadı. Gergin bir şekilde, kendine hâkim
olmaya çalışarak öylece kalakaldı.
Sonra nefesi kesildi. Birileri verandada mırıldanıyor,
duyamadığı kelimeler söylüyordu. O ânda kendini olabilecek en kötü şeye
hazırlayıp birden kapıyı açtı ve ay ışığı odaya doldu.
Bağıramadı bile. Bulunduğu noktaya çivilenmiş, aptal
aptal Virginia'ya bakıyordu.
Kadın, "Ro...bert," dedi.
|