Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular

2001: Bir Uzay Destanı

Arthur C. Clarke - 2001:Bir Uzay Macerası

T.M.A.-1
  Özel Uçuş

Daha önce defalarca Dünya'dan ayrılmana rağmen, diyordu Dr. Heywood Floyd kendi kendine, o heyecan asla sıradanlaşmadı. Bir kez Mars'a, üç kez Ay'a, sayısını bile hatırlayamacağı kadar sık olarak çeşitli uzay istasyonlarına gitmişti. Yine de, kalkış zamanı yaklaştığında vücudunun gerildiğini hissediyordu. Yıllardır hep aynı seviyede kalan o şaşkınlık, korku -ve evet sinirlilik- ile uzayla ilk karşılaşmasını yaşayacak olan beceriksiz bir dünyalı düzeyine getiriyordu.

Gece yarısı Başkan ile kısa bir görüşme yaptıktan sonra, Washington'dan ayrılıp buraya kendisini getiren jet şu anda dünya üzerindeki en iyi tanıdığı ve en heyecan verici manzaraya iniyordu. Uzay Çağı'nın ilk iki kuşağı, Florida sahilinin yirmi mil kadar içerisine yayılmıştı. Güneyde, sinyal veren kırmızı uyan ışıklarının çevrelediği Satürnler ve Neptünlerin dev sinyal köprüleri görünüyordu. Bunlar bu gezegenlere giden yolun bulunabilmesi için insanoğlu tarafından konulmuş ancak şimdi tarihe karışmışlardı. Ufuk çizgisinin yakınında, projektörlerin aydınlattığı ışıldayan gümüş kule. yaklaşık yirmi yıldır ulusal bir anıt ve ziyaret yeri olan Satürn V'lerin sonuncusuydu. Onun biraz yakınında, insan yapımı bir dağ misali gökyüzüne yükselen ve hala Dünya üzerindeki en büyük yapı olma özelliğini taşıyan, inanılmaz hacimdeki Dikey Meclis Binası bulunuyordu.

Ancak bütün bunlar geçmişte kalmıştı ve o şimdi geleceğe doğru uçuyordu. İnmek üzere hafifçe yana yattığı sırada, Dr. Floyd aşağı baktı ve önce labirent gibi binaları, sonra da büyük uçak pistini, geniş Florida düzlüğünü bir yara izi gibi baştan başa yaran birçok rayın bulunduğu dev kalkış pistini gördü. Pistin sonunda, araçlar ve vinç raylar ile çevrilmiş olan uzay aracı, ışık havuzunun içinde parıldıyor, yıldızlara yapacağı sıçrama için hazırlanmış bekliyordu.

Ancak yerde gördüğü acele eden küçücük şekiller, uzay aracının gerçek boyutlarını anlamasını sağladı. Aracın 'V biçimindeki kanatlan arasındaki en dar noktanın genişliği altmış metre kadar olmalıydı. Floyd kendi kendine, biraz inanmayarak -tabii biraz da gururla- o devasa aracın onu beklediğini söylüyordu. Bildiği kadarıyla ilk kez tek bir kişi ile Ay'a gidilmesi kararlaştırılmıştı.

Sabahın ikisi olduğu halde, yere inip aydınlatılmış yoldan Orion III uzay aracına giderken, bir grup muhabir ve kameraman yolunu kesti. Çoğunun siması tanıdık gelmişti; çünkü Ulusal Uzay Yolculuğu Bilimi Konseyi'nin başkanıydı ve basın toplantıları hayatının bir parçasıydı. Ancak şimdi basın toplantısının ne yeri ne de zamanıydı. Ayrıca söyleyecek bir şeyi de yoktu. Ama iletişim ağının sayın baylarını kırmaması gerekliydi.

'Dr. Floyd? Ben Birleşik Haber Ajansı'ndan Jim Forster. Uçuşunuz hakkında birkaç şey söyleyebilir misiniz acaba?'

'Çok üzgünüm, hiçbir şey söyleyemem.'

'Ancak bu gece geç saatlerde Başkan'la görüştünüz, öyle değil mi?' diye sordu tanıdık bir ses.

'Ah, selam Mike. Korkarım boşu boşuna yatağını bırakıp buralara kadar geldin. Kesinlikle yorum yok.'

'En azından Ay'da bir çeşit salgın başlayıp başlamadığı konusunda bir şeyler söyleyebilir misiniz?' diye sordu bir televizyon muhabiri. Bu arada ona yetişmeye çalışıyor ve küçük kamerasıyla Floyd'u uygun bir açıdan yakalamaya çalışıyordu.

'Üzgünüm' dedi Floyd başını sallayarak.

'Peki ya karantina?' diye sordu başka bir muhabir. 'Ne kadar daha sürecek?'

'Hala yorum yok.'

Kısa boylu ve kararlı bir bayan gazeteci 'Dr. Floyd' diyerek izin istedi ve devam etti:

'Ay'dan hiçbir şekilde dışarı haber verilmeyişinin muhtemel gerekçeleri neler olabilir? Bunun siyasi durumla bir ilişkisi var mı acaba?'

'Hangi siyasi durum?' diye sordu Floyd donuk bir tavırla. Gülüşmelerden sonra biri 'İyi yolculuklar, doktor!' diye seslenirken Dr. Floyd uçuş köprüsünün kutsal sığınağına ulaşmıştı.

Kabine girdiğinde onu zarif bir hostes karşıladı: 'Günaydın Dr Floyd. Ben Miss Simmons. Kaptan Tynes ve yardımcı kaptan pilotumuz Kıdemli Subay Ballard adına gemimize hoş geldiğiniz demek istiyorum.'
Floyd neden hosteslerin robot tur rehberleri gibi konuştuklarını merak ederek, hafif bir gülümsemeyle 'Teşekkürler' dedi.

Hostes yirmi kişilik boş kabini işaret ederek 'Beş dakika içinde kalkacağız. İstediğiniz yere oturabilirsiniz, ancak Kaptan Tynes rampa işlemlerini izlemek isterseniz, ön taraftaki sol koltukta oturmanızı öneriyor.'

'Pekala' diyerek kendisine gösterilen yere geçti. Hostes bir süre onunla ilgilendikten sonra kabinin arkasındaki bölmesine geçti.

Floyd yerine oturdu. Emniyet kemerini belinden ve omuzlarından geçirerek taktı; çantasını da yanındaki koltuğa bağladı. Az sonra hoparlörden hostesin yumuşak sesi geldi. 'Günaydın' dedi Miss Simmons. 'Kennedy'den Uzay İstasyonu l'e, 3 Numaralı Özel Uçuş.'

Bir tek yolcusu olmasına rağmen bütün işlemleri eksiksiz yerine getirmekte kararlıydı. Hostes anonsuna devam ederken, Floyd gülümsemekten kendini alamadı.

'Geçiş süremiz elli beş dakika olacaktır. Maksimum hızlanma oranı iki-gee olacak ve otuz dakika süresince ağırlık sıfırlanacaktır. Lütfen güvenlik ışığı yanıncaya dek koltuklarınızı terk etmeyiniz. '

Floyd omzunun üzerinden baktı ve 'Teşekkür ederim' dedi. Hostes ise ona hafif utangaç ama çekici bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Tekrar arkasına yaslandı ve rahatladı. Hesapladığı kadarıyla bu yolculuk vergi mükelleflerine bir milyon dolardan fazlaya mal olacaktı. Eğer başarısız olursa işinden atılırdı. Ama her zaman için üniversiteye dönebilir ve gezegen oluşumu üzerine yarım kalan çalışmalarına devam edebilirdi.

'Fırlatmaya on beş saniye kaldı. Derin nefes alırsanız kendinizi daha rahat hissedersiniz.'

Psikolojik ve fizyolojik olarak yerinde bir öneriydi. Floyd ciğerlerini oksijenle doldurdu. Fırlatma rampası bin tonluk uzay aracını Atlantik üzerinden fırlattığında, herşeye karşı hazırlıklıydı.

Rampadan ne zaman ayrılıp uçmaya başladıklarını tahmin etmek zordu.Ancak ne zaman ki roketler şiddetli gürültüsünü birdenbire iki katına çıkardı, Floyd oturduğu koltuğa daha da gömülmüş olduğunu hissetti.İlk aşama motorlarının çalışmaya başladığını biliyordu. Pencereden dışarı bakmak istiyordu ancak başını çevirebilmesi için büyük çaba harcaması gerekiyordu. Aslında hiç de rahatsız hissetmiyordu kendisini.Hızlanma oranının basıncı ve motorların dayanılmaz gürültüsü olağanüstü bir uçma sevinci yarattı içinde.Kulakları çınlıyor, damarlarında kan daha hızlı dolaşıyor ve Floyd kendini yıllardır hissetmediği kadar canlı hissediyordu.Yine gençti işte.Bağırarak şarkı söylemek istiyordu.Kesinlikle bir sorun yoktu, çünkü onu kimse duyamazdı.

Floyd yörüngenin yarısına yakın bir bölümünü aştıklarını ve artık yalnız olduklarını düşünüyordu.Hız tekrar arttığında üst bölümdeki roketler ateşlenmiş ve itiş daha düzgün hale gelmişti.Aslında normal yerçekiminden fazla birşey hissetmiyordu.Ancak yürümek imkansızdı çünkü 'yukarısı' artık kabının onuydu Yerini terk edecek kadar aptal olsaydı, anında arka duvara çarpardı.

Biraz rahatsız edici bir histi bu çünkü gemi kuyruğunun üzerinde duruyor gibiydi Kabının en önünde oturan Hoyd'a göre, bütün koltuklar altındaki dik duvara sıralanmıştı Şafak sökmek üzereyken, o bu rahatsız edici görüntüye aldırmamak için elinden geleni yapıyordu.

Birkaç saniye sonra kızıl, pembe, sarı ve mavi ışıklar arasından günün güçlü beyazlığına hızla geçtiler.Pencereler bu göz kamaştırıcı ışığı azaltmak için oldukça karartılmış olmasına rağmen, yavaşça kabine süzülen delici güneş ışınları Floyd'un birkaç dakika etrafını görememesine neden oldu. Artık uzaydaydı, ancak yıldızları görebilmesine imkan yoktu.

Elleriyle yüzünü kapadı ve yanındaki pencereden dışarıya bakmaya çalıştı. Arkaya doğru yatmış geminin kanadı güneş ışınlarıyla birlikte beyaz ve yakıcı bir metal gibi parlıyordu. Etrafı tamamen karanlıktı ve karanlık yıldızlarla dolu olmalıydı. Ne var ki onları görmesi olanaksızdı.

Ağırlık giderek azalıyordu Gemi yörüngeye girerken, roketler de hız kesmeye başladılar Motorların gürültüsü hafif bir uğultuya, sonra bir tıslamaya dönüştü ve sessizliğe gömüldü.Emniyet kemerleri olmasaydı, Floyd yerinden fırlardı. Midesi bulanıyordu. On bin mil yani yarım saat kadar önce kendisine verilen hapların belirtildiği üzere iyi gelmesini umuyordu. Meslek hayatı boyunca ilk kez bir uzay hastalığına yakalanmıştı ve bu da yeterliydi.

Pilotun sesi, kabin hoparlöründen geldiğinde sert ve kendinden emindi. 'Lütfen bütün sıfır-gee talimatlarına uyun. Kırkbeş dakika içinde Uzay İstasyonu 1'e ineceğiz.'

Hostes sağda duran birbirine yakın koltukların olduğu dar koridordan yaklaştı. Adımları hafif yüzer gibiydi ve ayaklan tutkala bulanmış gibi isteksizce kalkıyordu yerden Zemin ve tavan boyunca uzanan Velcro halısı üzerindeki açık sarı çizginin üzerinde yürümeye çalışıyordu. Halı ve ayakkabıların altı diken gibi birbirine geçen sayısız, küçük kancalarla kaplıydı. Serbest düşüşteki bu yürüme hilesi ne yapacağını şaşırmış yolcular için son derece güven vericiydi.

'Çay ya da kahve alır mıydınız, Dr. Floyd' diye sordu hostes hoş bir sesle.

'Hayır, teşekkür ederim' dedi Dr. Floyd gülümseyerek. Bu plastik içme tüplerinden birini emmek zorunda kaldığı zaman, kendini bebek gibi hissediyordu.

Çantasını açıp kağıtlarını çıkartırken, hostes hala endişeyle onun etrafında dolaşıyordu 'Dr Floyd, size birşey sorabilir miyim?' Floyd gözlüklerinin üzerinden baktı ve 'Elbette' diye karşılık verdi.

Bayan Simmons, kelimelerini dikkatle ölçerek 'Nişanlım Tycho'da jeolog ve ben bir haftayı aşkın bir zamandır ondan bir haber alamadım' dedi.

'Bunu duyduğuma üzüldüm. Belki üssünden ayrılmıştır ve bağlantı kurulamıyordur.'

Bayan Simmons başını salladı. 'Üsten ayrılacağı zaman bana hep bildirirdi. Ve bütün o söylentilerin beni ne kadar endişelendirdiğini tahmin edersiniz. Ay'da salgın olduğu gerçekten doğru mu'

'Öyle olsa bile paniğe kapılmak için hiçbir neden yok. 98 yılında değişime uğramış grip virüsü dolayısıyla olan karantinayı bir düşünün. Birçok insan hastalanmış ama hiç kimse ölmemişti. Gerçekten ancak bu kadarını söyleyebilirim' dedi kararlı bir şekilde.

Bayan Simmons memnuniyetini bildiren bir gülümsemeyle doğruldu:

'Yine de teşekkür ederim Doktor. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim.'

Floyd pek içten olmasa da kibarca 'Pek rahatsız etmediniz' dedi Sonra umutsuz bir son dakika atağıyla her zamanki birikmiş ve bitmek bilmeyen teknik raporlarına daldı.

Ay'a ulaştığında bu raporları okuyacak vakti olmayacaktı.

8 - YÖRÜNGESEL BULUŞMA

Yarım saat sonra pilot anons yaptı: 'On dakika içinde bağlantı kuracağız. Lütfen kemerlerinizi kontrol ediniz.'

Floyd söyleneni yaptı ve kağıtlarını kaldırdı, l 'e yüz mil süren gök yolculuğu boyunca okumak zordu. Uzay aracı, roketlerin bir anda patlamasıyla öne arkaya doğru sarsılırken insanın gözlerini kapatıp rahatlamaya çalışması en iyisiydi.

Bir dakika sonra, sadece birkaç mil ötedeki Uzay istasyonu l'i gördü. İstasyonun üç yüz metre çapında ve yavaşça dönen disk şeklindeki parlak metal yüzeyi güneş ışığıyla parıldıyordu. Az ötede, aynı yörüngede seyreden kanatları geriye doğru yatık olan Titov-V uzay gemisi ve onun hemen yanında neredeyse bir küre şeklindeki Aries-IB duruyordu. Bu, uzayda rutin işleri yapmak için kullanılan bir araçtı. Her bir kenarındaki dört kısa ve kalın bacağı ay inişi sırasındaki sarsıntıyı emiyorlardı.

Orion III uzay aracı, İstasyon'un arkasından Dünya'nın o muhteşem manzarasının göründüğü daha yüksek bir yörüngeden alçalıyordu. Bulunduğu iki yüz millik yükseklikten Floyd, Afrika ve Atlantik Okyanusu'nun büyük bir kısmını görebiliyordu. Her tarafı bulutla kaplı olduğu halde, Altın Sahili'nin mavi-yeşil çizgilerini hala seçebiliyordu.

Üzerinde iniş kollarının bulunduğu Uzay İstasyonu'nun merkez ekseni, şimdi yavaşça onlara doğru yüzer gibi geliyordu. Kendisinden ayrıldığı istasyon'dan farklı olarak bu eksen, dönmüyordu -ya da daha doğrusu istasyon'un tam aksi yönünde bir açıyla dönüyordu. Böylece konuk uzay araçları ona kenetlenebiliyor, yolcu ve kargo transferi talihsiz bir kaza olmadan gerçekleştiriliyordu.

Gemi ve İstasyon belli belirsiz bir sarsıntıyla kenetlendiler. Dışarıda metalik sürtünme sesleri ve basınç eşitlenirken havanın çıkardığı ıslığa benzer sesler duyuluyordu.

Birkaç saniye sonra hava bölmesinin kapısı açıldı. Neredeyse Uzay İstasyonu personelinin üniforması olmuş hafif, dar bir pantolon ve kısa kollu gömlek giymiş bir adam kabine girdi.

'Tanıştığıma memnun oldum Dr. Floyd. Ben İstasyon Güvenliği'nden Nick Miller. Mekik ayrılana dek sizinle ilgilenmekle görevlendirildim.'

Tokalaştıktan sonra Floyd hostese döndü ve 'Lütfen Kaptan Tynes'a selamlarımı ve bu başarılı uçuş için teşekkürlerimi iletin. Belki eve dönüşte yine karşılaşırız' dedi.

Bir yıldan fazla bir zamandır ağırlıksız bir ortamda bulunmamıştı ve tekrar uzayda yürüme alışkanlığını kazanması biraz zaman alacaktı. Bu yüzden oldukça dikkatli bir şekilde ellerini kullanarak kendini hava bölmesinden dışarıya, Uzay İstasyonu'nun eksenindeki geniş ve yuvarlak odaya itti. Yerleri özel maddelerle kaplanmış ve duvarlarında tutamakları bulunan bir odaydı. Oda, İstasyon'un dönüş hızına eşitlenene kadar dönmeye başladığında, Floyd bu tutamaklardan birini sıkıca kavradı.

Oda hızlandıkça çekim kuvvetinin o belli belirsiz parmaklan onu yakaladı ve Floyd yavaşça yuvarlak duvara doğru sürüklenmeye başladı. Artık sihirli bir şekilde dalgalanmaya başlayan zeminde ayakta durabiliyor, dalgaların içindeki bir yosun gibi ileri geri sallanıyordu. Dönen İstasyon'un merkezkaç kuvveti onu etkisi altına almıştı. Durduğu yer eksenin yakınında olduğu için bunun etkisi azdı, ancak eksenden uzaklaştıkça etki sürekli olarak artacaktı. Miller'ı izleyerek merkezi geçiş odasından çıktı ve dönen merdivenlerden indi. Önceleri ağırlığı o kadar azdı ki Trabzonlara tutunarak kendini aşağıya doğru itmek zorunda kaldı. Dönen büyük diskin dışındaki kısımda bulunan yolcu salonuna ulaşır ulaşmaz ,normal olarak hareket edebildiği bir ağırlığa kavuştu.

Yolcu salonu, buraya son gelişinden beri değişmiş, birkaç yeni olanak daha eklenmişti. Her zamanki sandalyeler, küçük masalar, lokanta ve postanenin dışında bir kuaför, eczane, sinema salonu ve hediyelik eşya satan bir dükkan açılmıştı. Burada ay ve gezegen manzaralarının fotoğrafları, diaların yanında Luniks, Rangers ve Surveyors'ın gerçek olduğu garantilenen birkaç görüntü, özenle plastik çerçevelere yerleştirilerek fahiş fiyatla satılıyordu.

'Beklerken size içecek bir şeyler getirmemi ister misiniz' diye sordu Miller ve ekledi 'Otuz dakikaya kadar yanaşmış olacağız.'

'İki şekerli sade bir kahve içebilirim. Ayrıca telefonla Dünya'yı aramak istiyorum.'

'Tabii Doktor. Ben kahvenizi getireyim, telefonlar işte şurada.' Pitoresk telefon kulübeleri 'ABD BÖLÜMÜNE HOŞ GELDİNİZ' VE 'SOVYET BÖLÜMÜNE HOŞ GELDİNİZ' levhalarının bulunduğu iki girişli bariyerden yalnızca birkaç metre ötedeydi. Bunların altlarında İngilizce, Rusça, Çince, Fransızca, Almanca ve İspanyolca bazı duyumlar vardı:

'LÜTFEN ŞUNLARI HAZIR BULUNDURUN:

Pasaport, vize, sağlık raporu, geçiş izni belgesi, ağırlık belgesi.'

Bariyerleri geçer geçmez hangi ülkeden gelmiş olurlarsa olsunlar, bütün yolcuların tekrar aynı yerde toplanması hoş bir semboldü. Yapılan ayrım ise sadece idari amaçlıydı.

Floyd telefon kulübesinden uzaklaşmaya çalıştı ancak çok geçti. Floyd'u çoktan farketmişti. Sovyet Bölümü çıkışından, SSCB Bilim Akademisi üyesi Dr. Dimitri Moisewitch ona doğru geliyordu.

Dimitri Floyd'un en iyi arkadaşlarından biriydi. İşte tam da bu yüzden, burada şimdi konuşmak istediği son kişiydi.

9 - AY MEKİĞİ

Rus astronom sarışın, uzun boylu ve zayıf biriydi Yüzünde tek bir kırışık olmayışı onun elli beş yaşında olduğu gerçeğini yalanlıyordu Son on yılını Ay'ın en uzak tarafında iki bin millik bir kaya kütlesiyle Dünya'nın elektronik yoğunluğundan kocaman dev radyo gözlem evini inşa etmekle geçirmişti.

Sertçe tokalaşarak 'Selam Heywood' dedi 'Ne kadar da küçük bir evren değil mi' Nasılsın' Sevimli çocukların nasıl'

'Biz iyiyiz dedi Floyd samimi bir sesle, ancak aklı başka yerdeydi 'Sık sık geçen yaz sizinle geçirdiğimiz güzel günlerden bahsediyoruz ' Daha içten konuşamadığı için çok üzgündü Dimitri'nin Dünya'ya yaptığı ziyaretlerin birinde onunla Odessa da bir haftalık tatil yapmışlardı

Ya sen? Umarım yukarı gidiyorsundur ha' diye sordu Dimitri.

Şey, evet. Yarım saat içinde kalkıyoruz.Mr. Milleri tanıyor musun''

Güvenlik Görevlisi uygun bir uzaklıkta, elinde kahve dolu bir plastik bardak ile bekliyordu

Tabi tanıyorum Ama lütfen elinizdekini bırakın Mr.Miller Bu, Dr Floyd'un iyi bir içki içmek için son şansı, bunu harcamayalım. Hayır ısrar ediyorum.

Dimitri'yi takıp ederek ana salondan gözlem evi bölümüne geçtiler. Az sonra loş ışıkların altında hareket eden yıldızların panoramasını seyrediyorlardı.Uzay istasyonu l, dakikada bir dönüş yapıyordu.Bu yavaş dönüşün oluşturduğu merkezkaç kuvveti Ay'ınkıne eşit, yapay bir yerçekimi yaratıyordu.Keşfedilen bu olay, Dünya'nın yerçekimiyle, yerçekimsiz ortam arasında iyi bir uzlaşmaydı.Dahası, Ay'a alışmış yolcuların yerçekimsiz ortama uyum sağlamalarına şans tanıyordu.

Neredeyse görünmeyen pencerelerin dışında Dünya ve yıldızlar sessizce geçit törenlerini yapıyorlardı.O sırada, İstasyon'un o yüzü güneşe dönük değildi Öyle olsaydı, salon güneş ışığıyla kavrulacağından, dışarı bakmak mümkün olmayacaktı.Bu haliyle, Dünya'nın parıltısı gökyüzünün yarısını ısıtıyor ve en parlak yıldızlar dışında hepsini yutuyordu.

Ancak istasyon, Dünya'nın geceyi yaşayan tarafına doğru yörüngesini izlerken, Dünya ışıltısını kaybetmeye başladı Birkaç dakika sonra şehir ışıklarının pırıltısının görülebildiği büyük, karanlık bir yuvarlağa dönüşecekti Ve gökyüzü yıldızlara kalacaktı.

Dimitri ilk kadehini çabucak bitirmiş ve ikincisini yudumlarken 'Şimdi ABD bölümündeki salgın söylentileri de neyin nesi' Bu yolculuk sırasında oraya gitmek istedim. 'Hayır Profesör.Üzgünüz ama bir sonraki emre kadar orası sıkı bir karantinaya alındı' dediler. Herşeyi denedim ancak yararı olmadı. Şimdi sen anlat bakalım, neler oluyor' dedi.

Floyd içinden homurdandı. İşte yine başlıyoruz. Ay'a giden şu mekiğe ne kadar çabuk binersem, o kadar çok mutlu olacağım, diye düşündü

'Karantina tamamen bir güvenlik önlemi' dedi dikkatle. 'Önemli bir şey olup olmadığından bile emin değiliz, ama şansa bırakmamamız gerekiyor.'

'Peki ama hastalık neymiş? Belirtileri nelermiş? Dünya dışı birşey olabilir mi? Bizim sağlık hizmetlerimizden yardım ister misiniz?'

'Üzgünüm Dimitri. Şu aşamada lıiçbir şey söylemememiz emredildi. Teklifin için teşekkürler ama biz halledebiliriz.'

Moisewitch pek ikna olmamışçasına ''Hımmm' dedi.

'Senin, yani bir astronomun Ay'daki salgını araştırmak için oraya gönderilmesi bana biraz tuhaf geliyor.'
'Ben eski bir astronomum. Gerçek bir araştırma yapmayalı yıllar oldu. Şimdi ise bilim uzmanıyım; bu da herşey hakkında hiçbir şey bilmediğim anlamına gelir,'

'O halde T.M.A.-1'in ne anlama geldiğini de biliyorsundur?'

Miller içkisini içerken boğulacak gibi oldu;ancak Floyd daha sakindi Eski arkadaşının gözlerinin içine baktı ve sakince 'T.M A.-l mi dedin? Ne garip bir ifade bu? Nereden duydun?'

'Boşver' dedi Rus 'Beni kandıramazsın. Ancak beceremeyeceğin bir işe kalkışırsan çok geç olmadan yardım isteyeceğini umarım.'

Miller imalı bir şekilde saatine baktı.

'Binmek için beş dakikamız var, Dr. Floyd' dedi. 'Sanırım gitsek iyi olacak.'

Daha yirmi dakikaları olduğunu bildiği halde Floyd aceleyle ayağa kalktı. O kadar hızlı hareket etti ki, altıda birlik yerçekimini unutuverdi. Neyse ki tam zamanında masaya tutundu da uçmaktan kurtuldu.

'Seni görmek güzeldi Dimitri' dedi ancak pek içten değildi. 'Dünya'ya giderken iyi bir yolculuk geçirirsin umarım. Geri döner dönmez seni ararım '

Salonu terkedip ABD bariyerinde durduklarında Floyd 'Oh! Ucuz atlattık. Beni kurtardığınız için teşekkürler' dedi.

'Biliyorsunuz Doktor' dedi Güvenlik Görevlisi, 'Umarım haklı değildir'

'Ne konuda haklı olmamasını umuyorsun?'

'Beceremeyeceğimiz bir işe kalkışmak konusunda...'

'Ben de bunu anlamak için buradayım' dedi Floyd kararlı bir tavırla.

Kırk beş dakika sonra Aries-lB ay taşıyıcısı istasyon'dan ayrıldı.Dünya'dan kalkışta yaşanan şiddet ve gürültüden eser yoktu.Yalnızca alçak itiş güçlü plazma jetleri çok uzaklarda elektrikli sıvılarını patlatırken belli belirsiz bir ıslık sesi duyuldu. Hafif kalkış on beş dakikadan fazla surdu ve dengeli hızlanma oranı kabinde hareket etmeyi engellemeyecek hızdaydı. Ancak kalkış tamamlandığında gemi istasyon'la birlikte olduğundaki gibi Dünya ile bağlantılı değildi artık.Yerçekiminden kurtulmuş kendi yörüngesinde güneşin etrafında dönen özgür ve bağımsız bir gezegene dönüştü.

Floyd'un tek bulunduğu kabın otuz kişi için hazırlanmıştı.Etrafındaki bütün o boş koltukları görmek erkek ve kadın hosteslerin üstüne üstlük pilotun, yardımcı pilotun ve iki mühendisin ona karşı olan ilgisi oldukça garipti ve kendini yalnız hissettirdi.Floyd tarihte bu kadar ayrıcalıklı bir hizmet daha gören biri olduğundan şüpheliydi ve gelecekte de herhangi birine böyle davranılması pek olası değildi Pek tanınmış olmayan papalardan birinin sözlerini hatırladı 'Ee madem Papalık bizde şimdi tadını çıkaralım ' Evet Floyd da yolculuğun tadını çıkaracak ve ağırlıksız olmanın verdiği coşkuyu tadacaktı. Yerçekiminin kaybıyla en azından bir süre sıkıntılarından kurtulmuştu. Birileri bir zamanlar, uzayda insan dehşete düşebilir ama endişelenmez demişti.Bu kesinlikle doğruydu.

10 - CLAVİUS ÜSSÜ

Yüz elli millik çapı ile Clavius, Ay'ın görülen yüzündeki ikinci büyük kraterdir. Güney Dağlık Bölgesi'nin ortasında bulunur. Oldukça yaşlıdır; yüzyıllar süren volkanik faaliyetler ve meteor yağmurları duvarlarında derin izler bırakmış ve yüzeyi çiçek bozuğu gibi çukurlarla doludur. Krater oluşumunun son döneminden bu yana -ki hala astroid bölgesinden gelen kaya parçaları daha içteki gezegenlere çarpmaktadır- burası yarım milyar yıldır huzuru tanımaktadır.

Şimdi ise yüzeyinde ve yeraltında, yeni ve garip faaliyetler oluyordu, çünkü insanoğlu burada, Ay'da, ilk kalıcı üssünü kuruyordu. Clavius Üssü acil bir durumda kendi kendine varlığını sürdürebilirdi. Yaşamak için gerekli olan herşey buradaki kayaların ezilmesi, ısıtılması ve kimyasal işlemlerden geçirilmesiyle elde ediliyordu. Hidrojen, oksijen, karbon, nitrojen, fosfor ve diğer birçok element, eğer doğru yerde aranırsa, Ay'da bulunabiliyordu.

Üs, kapalı bir sistemdi; hayatın tüm kimyasal maddelerini yeniden dönüştüren, çalışan küçük bir Dünya modeli gibiydi. Atmosfer, Ay yüzeyinin hemen altına gömülmüş, büyük, yuvarlak bir oda şeklindeki 'sera'da arıtılıyordu. Geceleri yoğun ışıklar, gündüzleri ise filtreden geçmiş güneş ışınları ile yüzlerce dönüm yeşil bodur bitki, ılık ve nemli atmosferde yetişebiliyordu. Bunlar havayı yeniden oksijenle doldurmak ve yan ürün olarak besin elde etmek amacıyla özel bir değişime tabi tutularak yetiştirilen bitkilerdi.

Kimyasal işlem sistemleri ve su yosunları kültürü ile daha çok besin üretilebiliyordu. Metrelerce şeffaf plastik tüpün içinde dolaşan, küle benzeyen yeşil bir madde ağzının tadını bilen birinin pek hoşuna gitmezdi; biyokimyagerler bu küfü sadece bir uzmanın, gerçeğinden ayırt edebileceği pirzola ve bifteğe dönüştürebilirlerdi.

Üssün personeli, Dünya'dan ayrılmadan önce titizlikle seçilmiş ve sıkı bir eğitimden geçirilmiş bin yüzü erkek, altı yüzü kadın bilim adamı ve teknisyenden oluşuyordu. Ay'da yaşam, artık eski günlerdeki gibi güçlükler, olumsuz koşullar ve her an ortaya çıkabilen tehlikelerden hemen hemen kurtulmuştu, ancak hala psikolojik olarak yıpratıcıydı ve kapalı yer korkusu olanlar için pek uygun değildi. Sert kaya ya da sıkıştırılmış lavlardan geniş bir yeraltı üssü oluşturmak hem çok pahalı hem de zaman alıcı bir iş olduğundan, standart bir 'tek kişilik modül' sadece 1.8 metre genişliğinde, 3 metre uzunluğunda ve 2.4 metre yüksekliğinde bir odaydı.

Her oda güzel bir şekilde döşenmişti; öyle ki açılıp kapanan kanepesi, televizyonu, küçük müzik seti ve görüntülü telefonuyla lüks bir motel odasını andırıyordu.Dahası, basit bir iç mimari hilesiyle, düğmeye basıldığında yekpare duvarlardan biri gerçeğine yakın Dünya görüntüleri sunuyordu. Sekiz görüntü seçeneği vardı.

Bu lüks tarz, Üsse özgüydü ancak Dünya'da yaşayanlara bunun gerekliliğini açıklayabilmek bazen güç oluyordu. Clavius'taki her erkek ve kadın personelin eğitimi, ulaşımı ve barındırılması tam yüz bin dolara mal oluyordu. Ancak zihin sağlıklarını sağlamak için biraz daha harcamaya değerdi. Bu, sanat için sanat değil, akıl sağlığı için sanattı.

Üsteki -ve genel olarak Ay'daki- yaşamın cazip yanlarından biri hiç şüphesiz insanı iyi hissettiren düşük yerçekimiydi. Tabii bunun da tehlikeleri vardı ve Dünya'dan gelen birinin yerçekimine alışması birkaç haftayı buluyordu. İnsan bedeni Ay'da tamamen yeni bir dizi refleks öğrenmeliydi. İnsanoğlu ilk kez kütle ile ağırlık arasındaki farkı algılayabiliyordu.

Dünya'da doksan kilo olan bir insanın Ay'da sadece 15 kilo geldiğini farketmesi epey mutluluk verici olabilir. Sabit bir hızla düz bir şekilde yüründüğünde, insan kendini yüzüyormuş gibi hissedebilir. Ancak yön değiştirmeye, köşelerden dönmeye ya da durmaya çalıştığında, hala doksan kiloluk kütle veya süreduruma sahip olduğunu fark edecektir. Çünkü ister Dünya'da, ister Ay'da, isterse Güneş'te ya da uzay boşluğunda olsun bu ağırlık sabittir ve değiştirilemez. Bu yüzden Ay'da yaşamaya tamamen alışılmadan önce, her cismin, gerçek ağırlığının altı katı oranında yavaş hareket ettiğinin öğrenilmesi gerekiyordu. Bu da ancak sayısız çarpışma ve sert darbeler atlatıldıktan sonra öğrenilirdi ve çoktan beri Ay'da yaşayanlar, yeni gelenler ortama alışana dek onlardan uzak dururlardı.

Clavius Üssü atölyeleri, büroları, depolan, bilgisayar merkezi, jeneratörleri, garajı, mutfağı, laboratuarları ve besin işlem santraliyle minyatür bir Dünya'ydı. Ancak ironik biçimde, bu yeraltı imparatorluğunun inşasında kullanılan birçok teknik, Soğuk Savaş'ın son elli yılı boyunca geliştirilmişti.

Geliştirilmiş füze üretimi sitesinde çalışmış herhangi biri, Clavius üssünde kendi evinde gibi hissedebilirdi.Yeraltı yaşam tarzı, gerekli araçlar ve vahşi çevreye karşı korunma yolları Ay'da da aynıydı. Ancak burada bunlar barış amaçlı kullanılırdı. En sonunda on bin yıl sonra insanoğlu savaş kadar heyecan verici birşey bulmuştu. Ne yazık ki bütün uluslar henüz bu gerçeğin farkına varamamışlardı.

İnişten önce müthiş büyük görünen dağlar, dik kıvrımları olan Ay ufkunun altında gizemli bir şekilde gözden kaybolmuşlardı. Uzay aracı, Dünya'nın eğik ışığıyla aydınlanan geniş ve gri bir düzlükte duruyordu. Gökyüzü tabii ki kapkaraydı; ancak gözler yüzeyin pırıltısından korunmadığı takdirde yalnızca en parlak yıldızlar ve gezegenler görülebiliyordu.

Vinçler, ağır yük asansörleri, bakım kamyonları gibi birçok garip araç Aries 1B uzay gemisine doğru ilerliyordu. Bu araçların bazıları otomatik, bazıları ise küçük basınç kabinlerindeki sürücüler tarafından kullanılan araçlardı. Ancak birçoğu balon tekerlekler ile hareket ediyorlardı. Çünkü geniş düz arazi hiçbir ulaşım zorluğu yaratmıyordu. Bunun yanında bir tankerin, Ay'da ulaşım için en iyi çok-amaçlı araç olduğunu kanıtlayan garip, esnek tekerlekleri vardı. Her biri bağımsız olarak yükselip alçalan ve daire biçiminde düzenlenmiş bir dizi düz tabaka vardı.

Esnek-tekerler, kendisinden üretildiği paletli traktörün birçok avantajlarına sahipti. Bunlar şeklini ve çapını üzerinde hareket ettiği araziye göre ayarlayabilir ve paletli traktörden farklı olarak, birkaç bölümü eksik olsa bile çalışmaya devam edebilirdi.

Kalın bir fil hortumuna benzeyen uzatma tüpünün takılı olduğu küçük bir otobüs şimdi uzay aracına doğru istekli bir şekilde ilerliyordu. Birkaç saniye sonra dışarıdan darbe ve sarsıntı hissedilmeye başladı. Daha sonra bağlantı sağlandığında ve basınç eşitlendiğinde havanın tıslaması duyuldu. Hava bölmesinin iç kapısı açıldı ve karşılama heyeti içeriye girdi.

Heyetin başında Güney Eyaleti yöneticisi Ralph Halvorsen bulunuyordu. Güney Eyaleti sadece üssü değil, onun için çalışan bütün araştırma kollarını da içine alıyordu. Onun yanında, Floyd'un daha önceki ziyaretlerinden tanıdığı, hafif kır saçlı bir jeofizikçi olan yetkili bilim adamı Dr. Roy Michaels da vardı. Ayrıca birçok üst düzey bilim adamı ve yönetici vardı. Floyd'u sıkıntılarından kurtulmak üzere olmanın verdiği rahatlık içinde saygıyla selamladılar. Üst düzey yöneticiden en alt rütbedekine kadar hepsinin endişelerinin birazını hafifletmek için sabırsızlandıkları açıktı.

'Bizimle olduğunuza çok sevindik Dr. Floyd' dedi Halvorsen. 'Yolculuğunuz iyi geçti mi?'

'Mükemmeldi' diye karşılık verdi Floyd. 'Daha iyisi olamazdı. Mürettebat bana çok iyi baktı.'

Otobüs uzay aracından uzaklaşmaya başladığında nezaketin gerektirdiği her zamanki kısa konuşmalardan birini yaptılar ancak söze dökülmeyen bir anlaşma ile kimse onun ziyaretinin amacından bahsetmedi. İniş alanından üç yüz metre kadar yol aldıktan sonra, otobüs büyük bir tabelanın önünde durdu.

 

CLAVIUS ÜSSÜNE HOŞGELDİNİZ
ABD UZAY MÜHENDİSLİĞİ A.Ş.
1994

 

Otobüs daha sonra bir geçitten geçerek hızla yeraltına indi. Önlerinde büyük bir kapı açıldı ve arkalarından kapandı. Aynı şey ikinci ve üçüncü defa oldu. Son kapı da kapandığında hava şiddetli bir şekilde uğuldamaya başladı. Bir kez daha atmosfere, üssün açık alanına çıkmışlardı.

Boru ve kablolarla döşenmiş, ritmik darbe ve gümbürtülerin yankılandığı tüneldeki kısa bir yürüyüşten sonra yönetim bölgesine ulaştılar. Floyd kendini yeniden daktiloları, büro bilgisayarları, asistan kızlar, duvar haritaları ve çalan telefonlarıyla tanıdık bir ortamda buldu. Üzerinde 'MÜDÜR' yazılı kapının önünde durduklarında, Halvorsen diplomatik bir sesle 'Dr. Floyd ve ben, birkaç dakika içinde toplantı salonunda olacağız' dedi.

Diğerleri başlanın sallayıp onayladıktan sonra koridordan aşağı doğru yürüdüler Ancak Halvorsen, Floyd'u bürosuna sokmadan önce birden kapı açıldı ve küçük bir karaltı Müdür'e doğru atıldı.

'Baba Yukarıya çıkmışsın. Ama beni de alacağına söz vermiştin'

'Tamam Diana' dedi Halvorsen, sabırsız ama şefkatli bir sesle 'Mümkün olursa götürebileceğimi söylemiştim yalnızca Ancak Dr Floydu ağırlamakla meşgulüm. Kendisinin elini sık, Dünya dan az önce geldi'

Küçük kız yumuşacık elini uzattı Floyd a göre sekiz yaşlarında olmalıydı Yüzü sanki tanıdık gibi geliyordu.

Bu arada Floyd, müdürün merak dolu bir gülümsemeyle ona baktığını farketti. Birden bunun nedenini hatırlayıverdı.

'İnanamıyorum' dedi hayretle. Buraya son geldiğimde o sadece bir bebekti'.

'Geçen hafta dördüncü yaş gününü kutladık' diye gururla karşılık verdi Halvorsen 'Bu düşük yerçekiminde çocuklar çok hızlı büyüyor, ama yaşları çabuk ilerlemiyor.Bizden çok daha uzun yaşayacaklar'

Floyd kendinden emin küçük hanıma büyülenmiş bir şekilde bakakaldı. Kızın zarif duruşunu ve oldukça nazik kemik yapısını hemen farketti.'Seni tekrar görmek çok güzel Diana' dedi.

Belki merak, belki de kibarlık, onu bir şeyler daha söylemeye itti 'Dünya'ya gitmek ister miydin'

Gözlerini şaşkınlık içinde kocaman açtı ve başını iki yana salladı.

'Orası berbat bir yer. Düştüğün zaman canın acıyor.Ayrıca çok da kalabalık '

Uzayda doğanların ilk kuşağı bu diye düşündü Floyd. Gelecek yıllarda sayıları daha da artacaktı. Bu düşüncede biraz hüzün olduğu kadar büyük bir umut da vardı.Dünya güvenli bir hale getirilip huzurlu ve belki biraz da yorulmuş bir yer olduğunda, özgürlük aşıkları, kararlı öncüler ve yorulmaz maceracılar için hala araştırılabilecek bir yerler olacaktı.Ancak balta, silah, kano ve araba gibi aletler değil, nükleer güç santralı, plazma üretim merkezlen ve hidrofonik çiftlikler kullanıyorlardı.Tüm anneler gibi, Dünyanın da çocuklarına elveda diyeceği zaman hızla yaklaşıyordu.

Tehdit ve söz verme karışımı bir edayla Halvorsen kararlı kızından kurtulmayı başardı ve Floyd'u bürosuna aldı Müdür odası yalnızca beş metrekare olmasına rağmen, yılda elli bin dolar kazanan bir bölüm başkanının konumuna yakışır şekilde döşenmişti.Duvarlardan birini, aralarında ABD Başkanı ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin de bulunduğu önemli politikacıların imzalı fotoğrafları süslerken, diğer duvarlar ünlü astronotların imzalı fotoğraflarıyla doluydu.

Floyd rahat birden koltuğa oturdu ve kendisine Ay biokimya laboratuarlarının ürettiği 'şarap'tan bir bardak ikram edildi. İhtiyatla şarabından bir yudum alıp beğeniyle başını salladıktan sonra 'Nasıl gidiyor Ralph?' diye sordu Floyd.

'Fena değil' diye karşılık verdi Halvorsen . 'Yine de oraya gitmeden önce bilmen gereken bir şey var'.'Nedir o?'

'Şey, sanırım bunu ahlakı bir sorun olarak açıklayabiliriz' dedi Halvorsen derin bir nefes alarak 'Eee'

'Henüz pek ciddi değil ama hızla ciddileşiyor '

'Haberleşmenin kesilmesi olayı ' dedi Floyd normal bir ses tonuyla.

'Doğru' diye karşılık verdi Halvorsen 'Halkım giderek sinirlenmeye başlıyor Ne de olsa çoğunun Dunya'da aileleri var ve onlar buradakilerin ay vebasından olduğunu düşünüyor olabilirler '

'Buna çok üzüldüm' dedi Floyd 'Ancak kimse daha iyi bir hikaye bulamazdı ve şu ana kadar işe yaradı.Bu arada, Uzay istasyonunda Moisewitch ile karşılaştım ve o bile inandı' 'Güzel, bu Güvenliği sevindirecektir ' 'Çok sevinmeseler iyi olur TMA-l'ı duymuş, söylentiler yayılmaya başladı. Ancak bu lanet olası şeyin ne olduğunu anlamadan ve bu işin arkasında Çinli dostlarımızın olup olmadığını öğrenmeden herhangi bir açıklama yapamayız'

'Dr.Michaels buna bir çözüm bulduğunu düşünüyor.Bunu size söylemek için sabırsızlanıyor '

Floyd bardağındaki şarabı bitirerek 'Ben de onu dinlemek için sabırsızlanıyorum Haydi gidelim' dedi

11 - ANORMALLİK

Toplantı, yüz kişiyi rahatlıkla alabilecek genişlikte dikdörtgen bir salonda yapıldı.Salon, en son optik ve elektronik göstergelerle donatılmış mükemmel bir konferans salonunu andırıyordu.Ancak duvarlardaki sayısız poster, büyük fotoğraflar, notlar ve amatör resim çalışmaları buranın aynı zamanda yerel kültür merkezi olduğunu gösteriyordu.Floyd'u en çok şaşırtan şey ise dikkatle düzenlendiği belli olan bir dizi uyarı işareti oldu.

LÜTFEN ÇİMLERE BASMAYINIZ.

ÇİFT RAKAMLI GÜNLERDE PARK ETMEK YASAKTIR.

SİGARADAN UZAK DURUNUZ.

PLAJA GİDER.

HAYVAN SÜRÜSÜ ÇIKABİLİR.

YAVAŞ DÖNÜŞ YAPINIZ.

LÜTFEN HAYVANLARA YEM VERMEYİNİZ.

Eğer bunlar gerçekse -ki kesinlikle öyleydiler- Dünya'dan buraya getirilmeleri küçük bir servete mal olmuş olmalıydı. Bütün bunlardan dokunaklı bir meydan okuma seziliyordu. Bu düşman dünyada bile insanoğlu geride bırakmak zorunda kaldığı, çocuklarınınsa asla bilemeyecekleri şeyler hakkında hala şaka yapabiliyorlardı.

Kırk, elli kişilik bir kalabalık Floyd'u bekliyordu. Floyd Müdür'ün ardından salona girdiğinde herkes kibar bir şekilde ayağa kalktı. Tanıdık birkaç sima ile selamlaştıktan sonra Floyd Halvorsen'e fısıldadı: 'Brifingden önce birkaç şey söylemek istiyorum.'

Floyd ön sıralarda bir yere otururken Müdür kürsüye çıkarak dinleyicilere gözaltı.

'Bayanlar baylar' diye başladı Halvorsen. 'Bunun çok önemli bir an olduğunu sanırım söylememe gerek yok. Dr. Heywood Floyd'un bizimle olmasından sevinç duyuyoruz. Hepimiz onu ismen tanıyoruz ve birçoğumuz kendisiyle bizzat tanışmıştır. Dünya'dan buraya gelmesi için özel bir uçuş gerçekleştirildi. Ve toplantıdan önce size söyleyecek birkaç sözü olacak. Dr. Floyd. '

Floyd nazik alkışlar eşliğinde kürsüye yürüdü. Yüzünde bir gülümsemeyle dinleyicilere baktıktan sonra söze başladı. 'Teşekkür ederim. Yalnızca şunu söylemek istiyorum. Başkan, önemli çalışmalarınızın verdiği memnuniyeti iletmemi istedi benden. Umuyoruz ki çok yakında Dünya bu çalışmaların önemini kabul edecektir. Şunu kesinlikle biliyorum ki' diye dikkatle devam etti Floyd, 'bazılarınız -belki de çoğunuz- şu anki gizlilik perdesinin bir an önce kaldırılmasını istiyor. Aksini düşünseydiniz zaten bilim adamı olamazdınız.'

Bir an için gözleri Dr. Michaels'a takıldı. Hafifçe çattığı kaşlarının buruşturduğu yüzünde, büyük bir olasılıkla uzayda geçirdiği bir kazadan kalan sağ yanağındaki uzun yara izi belirginleşmişti. Jeologun, 'hırsız polis saçmalığı' olarak adlandırdığı bu duruma şiddetle karşı çıktığının farkındaydı.

'Ancak size şunu hatırlatmalıyım ki' diye devam etti Floyd, 'bu oldukça olağandışı bir durumdur. Gerçeklerden tam olarak emin olmalıyız. Eğer şimdi hata yaparsak ikinci bir şansımız olmayabilir. Bu yüzden biraz daha sabırlı olun. Bunlar Başkan'ın da istediği şeyler. Söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi raporunuzu dinlemeye hazırım.'

Floyd yerine oturdu. Müdür, 'Çok teşekkürler Dr. Floyd' dedi ve pek de nazik olmayan bir şekilde.Baş Bilim Adamı'na başıyla işaret etti. Başlama işaretiyle birlikte Dr. Michaels kürsüye doğru ilerledi ve ışıklar söndü.

Ekrana Ay'ın bir fotoğrafı yansıdı. Yassı yuvarlağın tam ortasında göz alıcı ışınlar yayan parlak beyaz bir krater ağzı görünüyordu. Sanki Ay'ın yüzeyine biri bir çuval dolusu un serpmiş ve un her yana dağılmış gibiydi.

Merkez krateri göstererek 'Bu dikey fotoğrafta görüldüğü üzere' dedi Michaels ve devam etti:

'Tycho, Dünya'dan görüldüğünden çok daha belirgin; Dünya'dan bakıldığında Ay'ın kenarına oldukça yakın bir uzaklıkta görülür. Ama bu açıdan incelendiğinde, yani bin mil yukarıdan direkt olarak aşağı bakıldığında, bütün bir yarı küreyi nasıl da kapladığını göreceksiniz.'

Floyd'un tanıdık bir nesnenin alışılmadık görüntüsünü incelemesine izin vererek devam etti. 'Geçen yıldan beri, düşük seviyeli bir uydudan bu bölgenin manyetik araştırmasını sürdürüyorduk. Araştırma geçen ay tamamlandı. Ve işte sonuç: Bütün sorunları başlatan bir harita'

Ekranda başka bir resim belirdi. Deniz seviyesinden yüksekliği değil de manyetik yoğunluğu göstermesine rağmen, bir izohips haritasına benziyordu. Haritanın birçok yerinde çizgiler engebeli olsa da birbirine paraleldi ve aralıklıydı.Yalnız haritanın bir köşesinde bu çizgiler birden birleşiyor ve sanki bir kütüğün budak yerini gösteren bir çizim gibi tek merkezli iç içe dairelerden oluşuyordu.

Eğitimsiz bir göz bile, Ay'ın bu bölgesindeki manyetik alanda bir gariplik olduğunu fark edebilirdi. Haritanın alt köşesinde büyük harflerle şöyle yazılıydı: TYCHO MANYETİK ANORMALITESİ-1 (TMA-1). Sağ üst köşede ise 'GİZLİDİR' damgası vardı.

'İlk önce bir manyetik kayanın yüzeye vuran etkisi olabileceğini düşündük, ancak jeolojik bulgular bu fikrimizi çürüttü. Ayrıca nikel demir karışımı bir meteorit bile bu kadar yoğun bir manyetik alan oluşturamazdı Bu yüzden gidip bakmaya karar verdik.

'Gönderilen ilk grup hiçbir şey bulamadı. Oldukça ince bir ay tozu tabakasıyla kaplanmış, her zamanki düzeyinde bir araziydi görülen İncelemek üzere çekirdek örneği almak için manyetik alanın tam merkezine bir sondaj yapıldı. On metre aşağıda sondaj durdu. Bunun üzerine araştırma grubu kazmaya başladılar. Sizi temin ederim ki uzay elbiseleri içinde bu iş pek de kolay değildir.

'Buldukları şeyleri hemen Üsse getirdiler. Bir süre sonra daha iyi donatılmış daha büyük bir ekip gönderdik. İki hafta boyunca kazı çalışması yaptılar ve bildiğiniz sonucu aldık.'

Ekrandaki fotoğraf değişirken karartılmış toplantı odasında birdenbire ümit dolu, sessiz bir bekleyiş başladı. Herkes fotoğrafı pek çok kez görmesine rağmen, yeni bir ayrıntı yakalayabilmek ümidiyle boyunlarını yukarı doğru uzattı. Dünya'da ve Ay'da yüzden az kişinin bu fotoğrafı görme izni vardı.

Fotoğrafta, parlak kırmızı ve sarı renkli uzay elbisesi giymiş bir adam, kazılan çukurun tam ortasında duruyordu. Elinde metrenin onda birini gösteren bir araştırma çubuğu tutuyordu. Fotoğrafın gece çekildiği ortadaydı. Ay ya da Mars'ın herhangi bir bölümünde çekilmiş olabilirdi. Ancak şimdiye dek hiçbir gezegende böyle bir manzara oluşmamıştı.

Uzay giysileri giymiş olan adamın önünde poz verdiği nesne, üç metre yüksekliğinde ve bir buçuk metre genişliğinde simsiyah dikey bir kaya parçasıydı. Floyd'a uğursuz, kocaman bir mezarı hatırlatmıştı. Son derece keskin kenarlı ve simetrikti. O kadar siyahtı ki üzerine düşen ışığı yutuyor gibiydi. Yüzeyinde başka hiçbir ayrıntı yoktu. Taştan mı, metalden mi, plastikten ya da insanoğlunun bilmediği bir maddeden mi yapılmış olduğunu söylemek imkansızdı.

'TMA-1' diye açıkladı Dr. Michaels, neredeyse saygıyla eğilerek. 'Oldukça yeni görünüyor değil mi? Onun birkaç yıllık olduğunu sanan ve 1998'deki üçüncü Çin Keşif Seferi ile bağlantı kurmaya çalışanları suçlayamam. Ancak ben buna hiç inanmadım. Ve şimdi, yerel jeolojik bulgulardan cismin gerçek yaşını ortaya çıkardık.
Meslektaşlarım ve ben, Dr. Floyd, bütün şerefimizi ortaya koyarak diyoruz ki TMA-1'in Çinlilerle hiçbir ilgisi yoktur. Aslında bunun insan ırkıyla hiçbir ilgisi yok. Çünkü bu kaya buraya dikildiğinde, henüz insanoğlu varolmamıştı. 'Gördüğünüz gibi, bu kaya yaklaşık üç milyon yaşında. Şu anda bakmakta olduğunuz şey, dünyanın ötesindeki akıllı canlıların ilk kanıtıdır.

12 - DÜNYA IŞIĞI ALTINDA YOLCULUK

MAKRO KRATER EYALETİ: Ay'ın görülen yüzünün yakın bir merkezinden güneye doğru uzanır; Merkez Krater Eyaleti'nin doğusundadır. Yüzeyi, birçoğu büyük olan ve en büyüğünün Ay'da bulunduğu, çarpma anında oluşan kraterlerle girintili çıkıntılıdır. Kuzeydeki bazı kraterler, Imbrium Denizi'ni oluşturan çarpma sonucu oluşmuştur. Bazı krater tabanları dışında neredeyse bütün yüzey serttir. Yüzeyin büyük çoğunluğu 10° ila 12° arasında eğime sahiptir; bazı krater tabanları ise neredeyse düzdür.

İniş ve hareket: İniş sert ve engebeli yüzeyden dolayı genellikle zordur. Sadece bazı düz krater tabanlarında iniş daha kolaydır. Hareket neredeyse her yerde mümkündür, ancak yön tayini yapılması gerekmektedir. Bazı düz krater tabanlarında hareket daha kolaydır.

İnşaat: Eğim ve yumuşak maddeden oluşmuş çok sayıda iri kütle nedeniyle inşaat genellikle orta zorluktadır. Bazı krater tabanlarında lav kazımı zordur.

Tychno: Post-Maria krateri, 54 mil çapında, dış sının kenarlardan 2370 m yükseklikte, derinliği 4000. m Ay'daki en parlak ışın sistemine sahip. Bazı ışınları 500 milden fazla bir mesafeye ulaşıyor.

(Ay Yüzeyi Mühendislik Özel İncelemesi , Mühendislik Dairesi Başkanlığı, Askeri Bölüm, ABD Jeolojik Araştırma, Washington, 1961).

Saatte elli mil hızla krater düzlüğünde, sekiz esnek tekerleği üzerinde ilerleyen gezici laboratuar, normal ölçülerinden daha büyük bir karavanı andırıyordu. Ancak bir karavandan daha gelişmiş bir araçtı. İçinde yirmi kişinin haftalarca yaşayabileceği ve çalışabileceği, kendi kendine yeten bir üstü. Aslında karada giden bir uzay gemisiydi; hatta acil durumda uçabiliyordu. Eğer önüne, etrafına dolanamayacağı kadar geniş ya da giremeyeceği kadar dik bir yarık veya boğaz çıkarsa, altındaki dört jetiyle bu engellerin üzerinden geçmesi mümkündü.

Floyd, dışarı baktığında yüzlerce taşıtın Ay'ın kolayca parçalanabilen yüzeyinde bıraktığı derin izleri rahatlıkla görebiliyordu. Yol boyunca düzenli aralıklarla dizilmiş ince ve uzun çubukların üzerinde yanıp sönen ışıklar vardı. Hala gece olduğu ve güneşin doğmasına daha çok zaman olduğu halde, Clavius Üssü'nden TMA-l'e kadar olan iki yüz millik bir yolculukta birinin kaybolması mümkün değildi. Tepelerindeki yıldızlar New Mexico ya da Colorado'nun yüksek düzlüklerinden bulutsuz gecelerde görülebilenlerden biraz daha parlaktı ya da sayıca daha fazlaydı. Ancak bu kömür karası gökyüzünde Dünya'da oldukları yanılmasını bozan iki şey vardı.

Birincisi, kuzey ufkunun üzerinde bir fener gibi parlayan Dünya'nın kendisiydi. Büyük yarım küreden dökülen ışık, dolunayınkinin onlarca katı parlaklıktaydı ve donuk, mavi-yeşil bir fosfor ışığıyla bütün araziyi kaplıyordu.

İkinci uzay görüntüsü, gökyüzünün doğusuna doğru yükselen, inci gibi parlayan bir ışık konisiydi. Ufka doğru giderek parlaklaşması, Ay'ın kenarına saklanan büyük ışık kütlesi hakkında bir ipucu veriyordu. Bu, Dünya'dan ancak güneş tutulmasında birkaç saniye görülebilen soluk ve muhteşem bir görüntüydü. Bu, ay şafağının habercisi olan ve az sonra bu uyuyan topraklara güneşin doğacağını müjdeleyen bir haleydi.

Floyd, sürücü yerinin tanı altındaki gözlem salonunun önünde Halvorsen ve Michaels ile birlikte oturuyordu. Düşünceleri, tekrar tekrar dönüp dolaşıp önünde açılan üç milyon yıllık geniş uçuruma takılıyordu. Bilimsel eğitim almış herkes gibi, çok daha uzun zaman dilimlerini incelemeye alışıktı ancak bu zaman dilimleri sadece yıldızların hareketleri ve cansız evrenin yavaş döngüleriyle ilgiliydi. Zihin ya da zeka bunun dışında idiler. Bu uzun zaman dilimleri duygulan harekete geçirebilecek herhangi bir şey yoktu.

Üç milyon yıl Yazılı tarihin imparatorluklar ve kralları, zaferleri ve trajedileriyle oluşan son derece kalabalık manzarası bu üç milyon yıllık müthiş zaman diliminin sadece binde birini kaplamıştı. Bu siyah gizem buraya, Ay'ın en parlak ve en görkemli kraterine büyük bir dikkatle dikildiğinde, ne insanoğlu ne de bugün yaşayan hayvanlar varolmuştu.

Dr. Michâels bunun kasıtlı olarak dikildiğinden kesinlikle emindi. 'Önceleri' diye açıklamaya başladı, 'yeraltında yapılmış sitenin yerini işaret ettiğini ummuştum, ancak yaptığımız son kazılar bu olasılığı çürüttü. Aynı siyah maddeden yapılmış ve alttaki kayaların bozulmadığı geniş bir platform üzerinde duruyordu. Bunu tasarlayan yaratıklar, büyük ay depremlerinde ayakta kalabileceğinden emin olmak istemişler Onu sonsuza kadar kalması için inşa etmişler.'

Michaels'ın sesinde hem bir zafer hem de üzüntü seziliyordu. Floyd da bu duygulan paylaşıyordu. En sonunda insanoğlunun en eski sorularından biri yanıtlanmıştı, işte kanıt buydu: Hiçbir şüphe yoktu ki insanoğlu evrendeki tek akıl sahibi varlık değildi. Bu bilgiyle birlikte zamanın sonsuzluğunun acı veren bilgisi tekrar gün yüzüne çıkmıştı. Bu sonsuzluk sürecinden her ne geçtiyse, insanoğlunu yüzbin kuşakla kaçırdı. Belki, diye düşündü Floyd, böylesi daha iyiydi. Yine de atalarımız henüz ağaçlarda yaşarken, uzayda yolculuk yapabilen bu yaratıklardan birşeyler öğrenmiş olabiliriz, dedi kendi kendine.

Birkaç yüz metre ilerde, Ay'ın garip bir şekilde kapalı ufkunun üzerinden bir işaret levhası görünüyordu. Tam altında, korkunç gündüz sıcağından korunmak için yapıldığı ortada olan, üzeri gümüş rengi alüminyum bir tabaka ile kaplı, çadır şeklinde bir yapı vardı. Otobüs ilerledikçe Floyd, Dünya'dan gelen ışık yardımıyla levhadaki yazıyı okuyabildi:

3 NUMARALI ACİL DEPO

20 kilo somon balığı

10 kilo su

20 gıda paketi MK4

1 alet çantası B Tipi

1 giysi onarma edevatı

Telefon

'Şunu hiç düşündünüz mü' diye sordu Floyd pencereden dışarısını göstererek. 'Ya bu şey. bir daha geri dönmeyen bir keşif ekibi tarafından bırakılmış bir erzak deposuysa?'

'Bu mümkün' diye onayladı Michaels. 'Manyetik alan onun konumunu tam olarak gösterdi, böylece kolaylıkla bulunabildi. Ama oldukça küçük; bu kadar erzak almaz.'

'Neden olmasın' diye itiraz etti Halvorsen.

'Onların ne büyüklükte olduklarını kim biliyor? Belki sadece onbeş santim boyundadırlar. O zaman bu yirmi otuz kat olabilir.'

Michaels başını salladı.

'İmkansız' diye itiraz etti. 'Elinizde küçük, akıllı yaratıklar olamaz. Minimum beyin ölçülerine ihtiyacınız var.'

Floyd, Michaels ile Halvorsen'ın sık sık anlaşmazlığa düştüklerini farketti. Yine de aralarında pek az kişisel düşmanlık ve sürtüşme yaşanmıştı. Birbirlerine saygı duyuyor gibiydiler ama pek uyuşamıyorlardı.

TMA-1'in ya da bazılarının kısaltmanın ilk bölümünün açılımı olarak kullanmayı tercih ettikleri Tycho Monolith'inin (Tektaş) ne olduğu konusunda pek görüş birliği sağlanamamıştı. Ay'a inişinden bu yana geçen altı saat içinde Floyd bir düzine teori dinlemiş ancak hiçbiri hakkında bir görüş bildirmemişti. Tapınak, araştırma aleti, mezar, jeofiziksel bir araç gibi teoriler belki de en çok öne çıkan olasılıklardı ve bu teorileri ortaya atanların bazıları savunmalarını yaparken oldukça hararetliydiler. Birçok kişi bahse girmişti, gerçek ortaya çıktığında -eğer çıkabilirse- büyük miktarda para el değiştirecekti.

Kütlenin sert, siyah maddesi, şimdiye kadar Michaels ve meslektaşlarının örnek alınması için gösterdikleri bütün ılımlı çabalara karşı direnmişti. Lazer ışınının bu kütleyi keseceğinden hiç şüpheleri yoktu, çünkü bu korkunç yoğun enerjiye karşı hiçbir şey karşı koyamazdı. Ancak bu -gibi şiddet içeren tedbirlerin uygulanıp uygulanmamasına Floyd karar verecekti. Floyd, lazer gibi ağır bir silahı kullanmadan önce, X ışınlan, ses sondası, nötron ışınlan gibi tahrip edici olmayan diğer bütün araştırma yöntemlerinin kullanılmasına çoktan karar vermişti. Ne olduğunun anlaşılmadığı bir şeye zarar vermek barbarlık göstergesiydi. Ama belki de insanoğlu, bu şeyi yapan yaratıklarla karşılaştırıldığında barbardı.

Peki nereden gelmiş olabilirlerdi? Ay'ın kendisinden mi? Hayır, bu tamamen imkansızdı. Bu çorak dünyada bir zamanlar yerliler yaşamış olsaydı bile, ay yüzeyinin neredeyse tamamının akkor halini aldığı son krater oluşumu devri sırasında yok olmuş olmaları gerekliydi.

Dünya'dan mı? Pek mümkün değildi, ama o kadar da imkansız sayılmazdı. Buzul çağında yaşamış -muhtemelen insan olmayan- Dünya kökenli herhangi bir gelişmiş uygarlık, varolduğuna dair birçok iz bırakmış olurdu.Ve Ay'a gitmemizden çok önce, diye düşündü Floyd, onlar hakkında herşeyi biliyor olurduk.

Geriye iki seçenek kalıyordu; gezegenler ve yıldızlar. Ancak bütün bulgular Güneş Sistemi'nin herhangi bir yerinde akıl sahibi yaratıklar olduğu teorisini çürütüyor, ayrıca Dünya ve Mars dışında herhangi bir yaşam belirtisine rastlanmadığını gösteriyordu. Gezegenlerde bir santimetre kareye yüzlerce ton basıncın düştüğü atmosfer derinliklerine alçalmadıkça, içerdeki gezegenler çok sıcak, dışarıdaki gezegenler ise çok soğuktu. Belki de bu ziyaretçiler yıldızlardan gelmişti; bu en inanılmazıydı. Simsiyah ay göğüne yayılmış olan takım yıldızlara bakarken, Floyd meslektaşı olan bilim adamlarının yıldızlararası yolculuğun imkansız olduğunu her fırsatta 'kanıtladıklarını' hatırladı. Dünya'dan Ay'a yapılan yolculuk hala çok etkileyiciydi; ancak en yakın yıldız. Ay'dan yüz milyon kat daha uzaktı. Tahmin yürütmek zaman kaybıydı; daha çok kanıt bulunana dek beklemek zorundaydı.

'Lütfen kemerlerinizi bağlayın ve boştaki eşyalarınızı emniyete alın' dedi kabin hoparlörü aniden. 'Kırk derece eğimli bir araziye yaklaşıyoruz ' Otobüs, ufukta yanıp sönen ışıkların olduğu iki işaret direğinin ortasından geçmek üzere oraya doğru yöneldi. Floyd kemerlerini henüz bağlamıştı ki araç, korkunç bir yokuşun kenarına doğru yavaşça direksiyon kırdı. Daha sonra bir evin çatısı kadar dik ve moloz kaplı uzun yokuştan aşağı doğru inmeye başladı. Arkalarından eğik bir şekilde gelen Dünya ışıklan artık yolu çok az aydınlatıyordu; bu yüzden otobüsün projektörleri yakıldı Yıllar önce Floyd, Vezüv yanardağının ağzında durup kraterin içine bakmıştı. Şimdi de onun içinde bir yolculuk yaptığını kolaylıkla hayal edebilirdi ancak bu pek de hoş bir his değildi.

Tycho'nun içerdeki taraçalarından birinde aşağı doğru iniyorlardı. Birkaç bin metre aşağıda arazi tekrar düzleşiyordu. Yokuştan aşağı inerlerken, Michaels altlarında uzanan geniş düzlüğü işaret etti.

'İşte oradalar' diye heyecanla bağırdı. Floyd başıyla onayladı; birkaç mil ötedeki kırmızı ve yeşil ışık kümesini çoktan farketmişti. Otobüs dikkatle yokuştan aşağı inerken Floyd gözünü bu ışıktan ayırmadı. Büyük araç çok iyi kontrol ediliyordu ancak engebesiz bir yere çıkana dek pek rahat nefes alamadı.

Artık Dünya ışığının aydınlattığı, gümüş kabarcıklar gibi parıldayan bir grup basınç kubbelerini -buradaki işçilerin geçici barınaklarını- görebiliyordu. Bu kubbelerin yanında bir radyo kulesi, sondaj aleti, bir grup park edilmiş araç ve büyük olasılıkla tektaşı onaya çıkarmak üzere kazılan taşların oluşturduğu büyük bir kırık kaya yığını vardı. Bu ıssız yerdeki küçük kamp oldukça yalnız ve etrafında sessizce dolaşan doğal güçlerin karşısında savunmasız görünüyordu. Yaşam belirtisi yoktu; insanların buraya, evinden çok uzaklara neden geldikleri konusunda görünür bir ipucu da yoktu.

'Krateri görebilirsiniz' dedi Michaels 'Tam şurada, sağda, şu radyo anteninden yüz metre kadar ilerde.'

Otobüs basınç kubbelerinin önünden geçip kraterin ağzına geldiğinde, demek bu, diye düşündü Floyd. Daha iyi görebilmek için boynunu uzattığı zaman nabzı hızlanmaya başladı. Araç, sert kayaların oluşturduğu yokuştan aşağıya, kraterin içine doğru dikkatle ve ağır ağır inmeye başladı. Ve işte, fotoğraflarda gördüğü TMA-1 karşısındaydı.

Floyd bir baktı, gözlerini kırptı, başını salladı ve tekrar baktı. Parlak dünya ışıklar altında bile, bu nesneyi açıkça görebilmek oldukça zordu Nesnenin onda bıraktığı ilk izlenim, karbon kağıdından kesilmiş yassı bir dikdörtgendi; neredeyse hiç kalınlığı yok gibiydi. Tabii ki bu yalnızca bir göz yanılsamasıydı. Katı bir cisme bakıyordu ama o kadar az ışık yansıtıyordu ki onun sadece siluetini görebiliyordu.

Yolcular, otobüs kratere doğru inerken tamamen sessizdiler. Korku ve hayranlıkla karışık bir saygı ve akıl erdirememe vardı. Bütün dünyalar içinde ölü Ay'ın, bu tuhaf sürprizin kaynağı olabilmesi kesinlikle inanılmazdı.

Araç, kaya parçasına on metre kala, yan tarafında durdu böylece yolcular kayayı daha iyi inceleyebileceklerdi. Ancak cismin kusursuz geometrik şeklinden başka pek birşey görülmüyordu. Ne bir iz ne de onun abanoz siyahlığını azaltan bir şey vardı. Kaya kristalleşmiş geceye benziyordu. Floyd, kayanın Ay oluşumuna katkıda bulunan ateş ve basınçtan doğan olağandışı doğal bir oluşum olup olamayacağını düşündü. Ancak bu uzak olasılığın çoktan incelenip çürütüldüğünü biliyordu.

Verilen bir sinyal ile kraterin ağzındaki projektörler yandı ve parlak dünya ışığı, ondan daha parlak bir ışıltıyla bastırılmış oldu. Ay boşluğunda ışınların hiçbiri elbette görülemezdi. Bu ışınlar tektaş üzerinde odaklasan, üst üste binmiş göz kamaştırıcı beyaz elipsler oluşturmuştu. Ve odaklandıkları yerde, tektaşın abanoz yüzeyi sanki bu ışınları yuttu.

Kötü bir şey olacağını sezercesine 'Pandora'nın Kutusu' diye düşündü Floyd aniden, Meraklı insanoğlu tarafından açılmayı bekliyordu. Peki içinde ne bulacaktı?

13 - YAVAŞ ŞAFAK

TMA-1 bölgesindeki ana basınç kubbesi 6 metre ötedeydi ve içerisi rahatsız edecek kadar kalabalıktı. İki hava bölmesinden birine kenetlenerek kubbeyle birleşen otobüs, oradakilerin memnuniyetle karşıladıkları fazladan bir oda sağlamıştı.

Yan küre biçimindeki çift duvarlı bu balonda sürekli olarak projeyi yürüten altı bilim adamı ve teknisyen çalışıyor ve uyuyorlardı. İçeride donanım ve aletlerinin çoğu, dışarıdaki boşluğa bırakılamayacak bütün erzak, yemek, çamaşır ve tuvalet gereçleri, jeolojik örnekler ve kazı alanının sürekli gözetim altında tutulabileceği küçük bir TV ekranı vardı.

Halvorsen'in kubbede kalmayı seçmesi Floyd'u hiç şaşırtmamıştı. Fikrini takdire şayan bir açık-sözlülükle belirtti.

'Uzay elbiselerini giymenin berbat bir şey olduğunu düşünüyorum' dedi Müdür. 'Üç ayda bir yapılan kontroller için yılda dört kez giyiyorum zaten. Sizin için bir sakıncası yoksa, burada oturup dışarıyı televizyondan kontrol edeceğim.'

Bazı önyargılar artık yersizdi. Çünkü en son modeller ilk Ay kaşifleri tarafından kullanılan, zırhlı, kaba elbiselerden çok daha rahattı. Yardım almaksızın bir dakikadan az bir sürede giyilebiliyorlardı ve hemen hemen otomatiktiler.

Floyd'un dikkatle bağlamakta olduğu MK V, onu gece gündüz Ay'ın neden olabileceği en kötü durumlardan bile koruyabilirdi.

Dr. Michaels ile beraber küçük hava bölmesine girdi. Pompaların gürültüsü sona erip giysisi fazlaca hissedilmeyecek kadar sertleştiğinde, kendini bokluğun sessizliğinde sıkışmış buldu.

Bu sessizlik elbisesindeki telsizden gelen hoş geldiniz mesajıyla bozuldu.

'Basınç tamam mı Dr. Floyd? Normal şekilde nefes alıyor musunuz?'

'Evet, iyiyim.'

Yanındaki arkadaşı, Floyd'un elbisesinin üstündeki gösterge ve ibreleri kontrol elti. Sonra 'Tamam. Gidelim' dedi.

Dış kapı açıldı. Önlerinde dünya ışığıyla aydınlanan tozlu ay manzarası uzanıyordu.

Floyd hava bölmesinden çıkarak, temkinli ve küçük adımlarla Michaels'ı takip etti. Yürümek çok zor değildi; aslında tam tersine Ay'a ulaştığından beri elbisesi onu daha önce hissetmediği kadar rahat hissettiriyordu. Elbisenin fazladan ağırlığı ve hareketlerine karşı hafif direnci ona yerçekimi hissini veriyordu.

Ekibin gelmesinden bu yana geçen bir saat içinde manzara değişmişti. Yıldızlar ve dünyanın bir yüzünün her zamanki gibi hala parlak olmasına rağmen, ondört günlük Ay gecesi bitmek üzereydi, Halenin parlaklığı doğuda yükselen yapay bir ay şafağına benziyordu. Aniden, Floyd'un otuz metre yukarısındaki radyo anteninin ucu, uzaklarda gizlenen güneşin ilk ışınlarının vurmasıyla alevlere boğuldu.

Floyd ve Michaels, proje denetmeninin ve iki asistanının hava bölmesinden çıkmasını bekledikten sonra kratere doğru yavaşça yürüdüler. Oraya ulaştıklarında yay şeklinde, ince ama dayanılmaz akkor ışınlan, doğu ufkundan yükselmişti bile. Güneşin, yavaş yavaş dönen Ay'ın kenarını aydınlatmasına bir saatten fazla bir zaman olmasına rağmen yıldızlar çoktan yok olmuşlardı.

Krater hala gölgeliydi, ama ağzındaki projektörler içini epey aydınlatıyordu. Floyd siyah dikdörtgene doğru rampadan ilerlerken, hem korku ile karışık bir saygı duyuyor hem de çaresiz hissediyordu. Burada, Dünyanın görkemli giriş kapısında, insanoğlu, belki de asla çözülemeyecek bir sır ile karşı karşıyaydı. Üç milyon yıl önce bu yoldan birşey geçmiş ve amacı bilinmeyen, belki de bilinemeyecek olan bu sembolü bırakmış, gezegenlere ya da yıldızlara geri dönmüştü.

Elbisesindeki telsizden gelen ses Floyd'un hayali düşüncelerini böldü. 'Proje denetmeni konuşuyor. Hepiniz bu tarafta sıralanırsanız, birkaç fotoğraf çekmek istiyoruz. Dr. Floyd, lütfen ortada durur musunuz? Dr. Michaels, siz de şöyle, teşekkürler...'

Floyd haricinde kimse bunun komik olduğunu düşünmemişti. Dürüst olması gerekirse birinin fotoğraf makinesi getirmiş olmasına memnun olduğunu kabul etmeliydi. Bu hiç şüphesiz tarihi bir fotoğraf olacaktı ve birkaç kopya da kendisi istiyordu. Yüzünün, elbise başlığının içinden açıkça görülebilmesini umuyordu.

Tektaşın önünde iyi çıkıp çıkmayacaklarının verdiği sıkılganlıkla poz verdikten sonra fotoğrafçı birkaç kare çekti ve 'Teşekkür ederim baylar' dedi. 'Üs Fotoğraf Bölümü'nden size kopyalarının gönderilmesini rica edeceğiz.'

Daha sonra Floyd tüm dikkatini abanoz rengindeki kayaya yöneltti. Yavaşça etrafını dolaşıyor, her açıdan onu inceleyerek kayanın garipliğini zihnine kazımaya çalışıyordu. Pek bir şey bulmayı ummuyordu çünkü her santimetrekaresinin mikroskobik incelemeye tabi tutulduğunu biliyordu.

Şimdi uyuşuk güneş kraterin kenarından ağır ağır yükseliyordu. Işınlar kayanın doğu tarafını hemen hemen aydınlatmıştı. Yine de kaya hiç ışık görmemiş gibi her ışık zerresini yutuyordu.

Floyd basit bir deney yapmaya karar verdi. Tektaş ve güneş arasında durdu ve düz, siyah yüzeyde kendi gölgesini aradı. Herhangi bir iz bile göremedi. Kayanın üzerine en azından 10 kilovat ham ısı düşüyor olmalıydı. Eğer içinde birşey olsaydı, anında pişiyor olmalıydı.

Bu -bu şey- Dünya'da Buzul Çağı başladığından bu yana ilk kez gün ışığı görüyorken, benim burada durabilmem ne tuhaf, diye düşündü Floyd. Renginin neden siyah olduğunu merak etti yine. Elbette ki siyah renk, güneş enerjisini emmek için en ideal olanıydı. Ancak bu fikri hemen aklından çıkardı; kim güneş enerjisi dolu bir aracı yerin 6 metre altına gömecek kadar çılgın olabilirdi?

Sabahın ilk ışıklarıyla küçülmeye başlayan Dünya'ya baktı. Altı milyar insan arasında yalnızca bir avuç kişinin bu keşiften haberi vardı. Nihayet herşey açıklandığında, Dünya bu habere nasıl bir tepki gösterecekti?

Olası siyasi ve toplumsal etkileri oldukça genişti. Burnunun ucunu görebilecek kadar gerçekten akıllı olan her insan, yaşamını, değer yargılarını ve felsefesini tamamen değişmiş bulacaktı. TMA-1 hakkında herhangi birşey keşfedilmese ve sonsuza dek bir sır olarak kalsa dahi, insanoğlu Evren'de yalnız olmadığını öğrenecekti. Onları milyonlarca yıl sonradan takip ediyorlardı ancak bir zamanlar burada olan onlar, yine geri dönebilirlerdi. Onlar dönmese de başkaları olabilirdi. Bütün gelecek artık bu olasılığı hesaba katmak zorundaydı.

Floyd hala derin düşünceler içindeyken, başlığındaki telsizden birdenbire keskin bir elektronik çığlık yayıldı. Çığlık, aşırı yüklenmiş ve sesi çarpıtılmış korkunç bir saat alarmına benziyordu. İstenç dışı bir hareketle kulaklarını uzay eldiveni giydiği elleriyle kapatmaya çalıştı ve sonra kendine gelerek deli gibi alıcısının kontrol düğmesini aradı. O aramayı sürdürürken boşlukta dört çığlık daha koptu, sonra merhametli sessizlik geldi.

Kraterin çevresinde, herkes şaşkınlıktan donakalmış bir şekilde duruyorlardı. O halde alıcımda bir bozukluk yok, demek ki herkes bu keskin elektronik çığlıkları duymuş, dedi Floyd kendi kendine.

Üç milyon yıllık karanlıktan sonra, TMA-1 ay şafağını selamlamıştı.

Arthur C. Clarke - 2001:Bir Uzay Macerası
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta