|
Bilimsel yöntem nedir?
Açıktır ki, bilimsel yöntem bilim adamlarının bilimsel
keşifler yaparken kullandıkları yöntemdir. Bununla birlikte bu, pek işe yarar
bir tanımlama gibi gözükmemektedir. İşin ayrıntılarına girelim mi?
Pekâlâ... Bilimsel yöntemin ideal bir açıklaması şöyle
yapılabilir:
-
Bir problemin varolduğunu kabul edin; örneğin, cisimlerin,
hareket halinde iken, niçin bazı şartlar altında hızlandıkları, diğer bazı
şartlar altında da yavaşladıkları sorusunu ele alın.
-
Problemin, işin esası ile ilgisi bulunmayan yanlarını ayırıp
atın. Örneğin, bir cismin kokusu, hareketinde hiçbir rol oynamaz.
-
Probleme ilişkin, bulabildiğiniz tüm verileri bir araya
getirin. Bu işlem, eski ve ortaçağlarda sadece, doğanın, olduğu gibi ve
dikkatle gözlenmesi anlamına gelirdi. Modern zamanların başlarında doğanın
devre dışı bırakılabileceği fikri ortaya atıldı. Herhangi bir kimse, ele
alınan problemle ilgili verilerin elde edilebileceği yapay bir ortam
hazırlayabilirdi. Örneğin, bilyeleri eğik düzlemlerden aşağı yuvarlayabilir,
bu arada, bilye çapları, bilye yüzey karakteristikleri, düzlem eğimleri ile
ilgili değişiklikler yaparak bu değişikliklerin bilyelerin hareketi üzerindeki
etkilerini gözleyebilirdi. Böyle, belli bir amaca yönelik olarak yapılan
düzenlemeler deneyden başka bir şey değildi. Deneyin rolü öylesine belirleyici
oldu ki; artık modern bilimden söz ederken, onu eski Yunan biliminden
ayırtedebilmek için, «deneysel bilim» demek alışkanlık haline geldi.
-
Bütün verilerin toplanmasıyla birlikte, bunların tümünü,
olabildiğince basit bir biçimde tanımlayan, deneye dayalı bir genellemeye
ulaşabilmek için çaba gösterin. Bu genelleme kısa bir ifade olabilir, ya da
matematiksel bir ilişki olabilir. İşte, yaptığınız bu genelleme bir hipotezdir
(varsayım).
-
Bu hipotez elinizdeyken, artık, daha önce yapmayı düşünmemiş
olduğunuz deneylerin sonuçlarını önceden söyleyebilirsiniz. O deneyleri yapın
ve hipotezinizin doğrulanıp doğrulanmadığını görün.
-
Eğer deneyler beklediğiniz sonuçları veriyorsa, hipoteziniz
güçlenmiştir ve bu hipoteze artık bir kuram (teori) statüsü, hatta bir «doğa
yasası» statüsü kazandırabilirsiniz.
Elbette, hiçbir kuram ya da doğa yasası nihai değildir. Her
şey tekrar ve tekrar araştırılır. Nitekim, sürekli olarak yeni veriler elde
ediliyor, yeni gözlemler, yeni deneyler yapılıyor. Eski doğa yasalarının yerine,
bunların açıkladığı her şeyi ve daha da fazlasını açıklayan, çok daha genele
yönelik olanları geçiyor.
Bütün bu söylediklerim, başta da işaret ettiğim gibi, bilimsel
yöntemin ideal bir açıklamasıdır. Uygulamada ise, bilim adamları bütün bu
adımları, beden eğitimi yapıyormuşçasına, öylesi bir hareket sıralaması içinde
izlemeye ihtiyaç duymazlar ve genellikle de izlemezler.
Sezgi gücü, derin bir kavrayış yeteneği, düpedüz şans gibi
etkenler, herhangi bir şeyden daha fazla rol oynar. Bilim tarihi, ideal bilimsel
yöntem izlenerek bulunması yıllar alacak nice hakikate, en olmayacak veriden
hareketle, çok az deney yaparak ya da hiç yapmadan, ani bir ilhamla ulaşan nice
bilim adamı ile doludur.
F.A. Kekule benzenin yapısını bir otobüste uyuklarken
yakaladı. Otto Loewi bir gece yarısı, Sinaps (Sinir
hücrelerinin birbirleriyle temas ettiği yer) iletimi probleminin yanıtıyla
uyandı. Donald Glaser, önündeki bira bardağına gözlerini dikmiş, dalgın
otururken, atomaltı parçacıkların izlenmesine yarayan bir cihaz (kabarcık odası)
yapma fikri aklına geldi.
Bütün bunlar, bilimsel keşiflerin bir şans eseri olduğu
anlamına mı geliyor, bu işte beynin hiç mi işlevi yok? Hayır hayır, bin defa
hayır. Unutmayalım ki, bu türden «şans» yalnızca en iyi beyinlere güler ve de
«sezgi» yalnızca, büyük deneyime, derin anlayış ve zorlu bir düşünme gücüne
sahip olanlara özgü bir yetenektir.

Bütün zamanların en büyük bilim adamı kimdir?
Eğer soru, «İkinci en büyük bilim adamı kimdir?» biçiminde
olsaydı, buna yanıt vermek mümkün olmazdı. Benim düşünceme göre, ikincilikte
iddia sahibi olabilecek en az bir düzine bilim adamı var. Bunların içinde,
örneğin; Albert Einstein, Ernest Rutherford, Niels Bohr, Louis Pasteur, Charles
Darwin, Galileo Galilei, J. Clerk Maxwell, Arşimet ve diğerleri mutlaka yer
alırdı.
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
| Albert
Einstein |
E. Rutherford |
Niels Bohr |
Louis
Pasteur |
Charles Darwin |
Galileo Galilei |
Clerk Maxwell |
Gerçekte de, ikinci en büyük bilim adamının kim olduğuna karar
verilememesi çok muhtemeldir. İkincilik için aday gösterilebilecekler hakkında
ileri sürülenler o kadar mükemmeldir, adayların meziyetlerini birbirinden ayırd
etmenin güçlüğü o kadar büyüktür ki, sonunda on-oniki kişinin berabere kaldığını
açıklayarak tartışmayı tatlıya bağlamaktan başka çare bulunamayacaktır.
Ama soru, «En büyük kimdir?» olduğuna göre, mesele yoktur.
Sanırım, çoğu bilim tarihçileri Isaac Newton'un dünyanın bugüne dek gördüğü en büyük bilim dehası olduğunu
derhal teslim ederlerdi. Muhakkak ki onun da zayıf yanları yardi: Başarısız bir
üniversite hocasıydı, medeni cesaretten yoksundu ve kendine acıyan bir
sulu gözlüydü, zamanında ciddi yıkımlara uğramıştı. Fakat, bir bilim adamı olarak
eşsizdir.
Sonsuz küçükler hesabını (calculus) bularak yüksek matematiğin
temelini attı. Beyaz ışığın kırılması ve renk tayfına dönüşümü üzerindeki
deneyleriyle modern optiğin kurucusu oldu. Hareket yasalarını açıklayarak ve
bunların sonuçlarını ortaya koyarak modern fiziğin ve evrensel çekim (gravitasyon)
yasasını bularak modern astronominin temellerini attı.
Bu dört harikulade işin herhangi biri bile, tek başına, onun
çok önemli bir bilim adamı olduğunu göstermeye yeterlidir. Birlikte ele
alındığında bu dört iş, onu, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde en büyük
bilim adamı payesine ulaştırmaktadır.
Newton hakkında söylenebileceklerin tümü yalnızca
buluşlarından ibaret değildir. Onun buluşlarını sunma biçimi, hatta daha da
önemlidir.
Eski Yunanlılar bilimsel ve felsefi düşünceye ilişkin korkunç
bir birikim ortaya koymuşlardı. Platon, Aristo, Öklid, Arşimet, Batlamyus (Ptolemaios)
gibi isimler tam iki bin yıl, kendilerinden sonraki kuşaklar üzerinde
egemenliklerini sürdürmüşlerdi. Araplar ve Avrupalılar arasından çıkan büyük
düşünürler hep bu eski Yunanlıların tarihin derinliklerinden gelen sesine kulak
vermek zorunda kalmışlardı ve kendilerine ait bir fikri, eskilere dayandırmadan
ileri sürebilmeleri ender olarak görülmüş bir şeydi. Özellikle Aristo «bütün
bilginlerin efendisi»ydi.
16. ve 17. yüzyıllarda, Galileo ve Robert Boyle gibi bir kısım
deneyciler eski Yunanlılar'ın her söylediğinin doğru olmadığını gösterdiler.
Örneğin Galileo, daha sonraları Newton'un hareketin üç yasasını özetlerken
yaptığına benzer bir iş yaparak, Aristo'nun fizik kavramlarını darmadağın
etmişti. Bununla birlikte Avrupa'nın aydınları hâlâ eski Yunan putlarını kırmaya
cesaret edememekteydiler.
Nihayet, Newton'un Latince «Principia Mathematica» adlı
eserinin (ki birçok bilim adamının fikrine göre şimdiye dek yazılmış olan en
büyük ve eşsiz bilim kitabıdır) basıldığı 1687 yılına gelindi. Newton bu
kitabında, tıpkı Yunanlıların yaptığı gibi matematikten yararlanarak ve her
şeyi, en mükemmel biçimde, hatasız bir düzenleme ile sunarak, kendisine ait
hareket yasalarını, evrensel çekim kuramını ve diğer birçok hususu gözler önüne
serdi. Kitabı okuyanlar, nihayet eskileri anımsatan, hatta onlardan üstün bir
deha ile karşı karşıya olduklarını ve Newton'un kelimelerle çizdiği resmin
güzel, tam ve Yunan kitaplarındaki herhangi bir şeyden çok daha akılcı ve karşı
çıkılamaz olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar.
Bir adam ve bir kitapla, eskilerin tutuculuğu yerle bir oldu
ve modern insanın düşünsel alandaki aşağılık duygusu ebediyen yok edildi.
Newton'un ölümünden sonra Alexander Pope, onunla açılan çığırı
iki mısrada anlattı:
Doğa ve doğanın yasaları gecenin koynunda saklıydı: Tanrı,
Newton'u yarattı! her yer ve de her şey ışıktı artık.

Birbirlerinin yaptıkları işten habersiz oldukları
halde, iki ya da daha çok sayıda bilim adamının, hemen daima, aynı anda aynî
kuramda buluşmalarının nedeni nedir?
Buna yanıt vermenin en basit yolu, bilim adamlarının bir
boşlukta çalışmadıklarını söylemektir. Hepsi de bilim dünyasının içinde
yaşamaktadırlar, bilimsel gelişmelerle kucak kucağadırlar ve aynı zaman
dilimlerinde aynı problemlerle karşı karşıyadırlar.
İşte böylesi bir durum 19. yüzyılın ilk yarısında da söz
konusuydu ve bilim dünyası türlerin evrimi meselesiyle çalkalanıyordu. Bazı
biyologlar böylesi bir evrimin sonuçları ve kanıtları üzerinde sürekli düşünce
üretirken, öte yandan bazıları da fikrin kendisine şiddetle karşı çıkıyorlardı.
Bununla birlikte, önemli olan nokta şuydu ki, öyle ya da böyle, tüm biyologlar
mesele üzerinde kafa yoruyorlardı. Kilit problem şuydu: Eğer evrim bir gerçekse,
bunun nedeni nedir?
 Büyük Britanya'da Charles R. Darwin bu meseleyi düşünüyordu.
Doğu Hindistan'da, diğer bir İngiliz, Alfred R. Wallace, aynı mesele üzerinde
düşünüyordu. Her ikisi de dünyayı dolaşmışlardı; her ikisi de benzer gözlemleri
yapmışlardı; Thomas R. Malthus'un insanlık üzerindeki nüfus baskısının
etkilerini anlatan kitabını okuyunca her ikisi de düşüncelerinin bir dört yol
ağzına geldiğini farketmişlerdi. Hem Darwin, hem Wallace bütün türler üzerindeki
nüfus baskısını düşünmeye başladılar. Hangi bireyler ömürlerini
sürdürebiliyordu, hangileri sürdüremiyordu? Sonuçta her ikisi de evrim kuramında
doğal ayıklanma noktasına gelip dayandılar.
Bu, gerçekte, şaşılacak bir durum değildir. Aynı problem
üzerinde aynı yolda çalışan, gözlemleri sırasında aynı gerçeklerle yüzyüze gelen
ve başkaları tarafından yazılan aynı kitapları okuyan iki kişinin aynı yanıtta
buluşması çok muhtemeldir. Beni daha çok şaşırtan şey, Darwin, Wallace ve
Malthus'un her üçünün de ikinci adlarının R harfiyle başlıyor olmasıdır.
19. yüzyılın ikinci yarısında, birçok biyolog genetiğin
mekaniğini açıklayabilmek için uğraşıyorlardı. Aynı problem üzerinde aynı
zamanda ve aynı yolda, fakat üç ayrı ülkede çalışan üç adam aynı sonuca
ulaştılar. Fakat daha sonra bunlardan her biri, literatürü şöyle geriye doğru
bir taradığında, kendilerinden otuz dört yıl önce Gregor Mendel adlı birinin
soyaçekim yasalarını bulmuş ve zamanında kimsenin ona kulak asmamış olduğunu
keşfetti.
1880'lerin büyük yarışlarından biri de alüminyumun ucuza
üretimini sağlamak konusundaydı. Metalin doğal özellikleri ve kullanılması
bilmiyordu, fakat metali cevherinden ayırmak güçtü. Kolay bir teknik geliştirme
işine milyonlarca dolar bağlanmıştı. Aynı problem üzerinde birbirinden ayrı ama
hep aynı tecrübe birikimine dayanan kaç kimyacının çalışmış olduğunu söylemek
güçtür Bunlardan ikisi, ABD'de Charles Hall ve Fransa'da Paul Heroult, aynı
yılda, 1886'da, aynı yanıta ulaştılar. Bu çok doğaldı, ama ya şuna ne dersiniz:
Her ikisinin de adları H ile başlıyordu, her ikisi de 1863'te doğmuşlardı ve her
ikisi de 1914'te öldüler.
Günümüzde bir çok kişi atomaltı parçacıkların davranışlarını
açıklayacak kuramlar ortaya koymaya uğraşıyor. Murray Gellman ve Yuval Ne'emen,
biri Amerika'da diğeri İsrail'de, aynı anda benzer kuramlara ulaştılar. Mazer
ilkesi ABD'de ve Sovyetler Birliği'nde aynı anda bulundu. Ve ben eminim ki,
füzyon gücünün gelecekte kullanılmasını mümkün kılacak ana süreç (proses), iki
ya da daha çok kişi tarafından, birbirinden bağımsız ve aynı anda bulunacaktır.
Elbette bazen şimşek bir kez çakar. Gregor Mendel'in hiç
rakibi olmamıştı; ne Newton'un ne de Einstein'nın rakipleri vardı. Büyük
fikirleri, yalnızca onların kafasında oluşmuştu ve dünyanın geri kalan kısmına
da onları izlemek düşmüştü.
|