|
İnsanlar canlı organizmaların mekanik benzetimlerini
yapacaklarsa bunun en ilginç olabileceği alan kuşkusuz insan beyni olacaktır.
Yani insanın düşünme süreçlerinin bir benzetimini yapan, insan gibi düşünen
bir makine...
İnsan nasıl makine değilse, aynı mantıkla, makine de
insan değildir: Ne var ki, bilim ve teknolojinin baş döndürücü gelişmesine
bağlı olarak, insanlarla makineler arasındaki farkların belirsizleştiklerini,
iki apayrı şeyin giderek benzerlik peydahladıklarını, ayırt edilemez
duruma geldiklerini görüyoruz.
İnsanla makine arasındaki farkın ne olduğunu sorduğumuzda,
akla gelen en önemli nokta, insanın, yaşayan öteki tüm organizmalardan çok
daha fazla kendini düzenlediği, denetlediğidir. Bir başka deyişle, insan,
bilim adamlarının "özdüzenleyici sistem" olarak nitelendirdikleri
bir organizmadır.Dahası, insan, yalnızca kendini değil, çevresini de
denetleyip düzenlemektedir. İnsan, kendinden bağımsız olarak çevrede
meydana gelen değişmeler karşısında, pasif bir teslimiyetçiliğe gireceği
yerde, kendi istek ve ölçütlerine göre bu değişmelere tepki
koyabilmektedir. Durum böyle olunca, insanla makineler arasındaki farkın anlaşılabilmesi
için, makinelerin ne ölçüde "özdüzenleyici" olduklarına bakmak
gerekir. Bizde, bu yazımızda, bunu yapmak niyetindeyiz.
Kendi kendini düzenleyen aygıtların en eski biçimlerinden
biri, İS 50 yılında İskenderiyeli Hero'nun geliştirdiği kontrollü valf'dır.
İnsan müdahalesi olmaksızın sıvıları tutup dağıtan bir aygıttı bu...
Bundan sonra, 1679 yılında Denis Papin'in geliştirdiği "düdüklü
tencere"yi, "özdüzenleyici" olarak görev yapan "emniyet
supabı"nın ilk örnekleri arasında görüyoruz. Papin'in buluşu aslında
çok basitti. Üstü kapalı bir tencereden buharın kaçmasını bir noktaya
kadar önlediğinde, yemeklerin çok daha kolay ve çabuk piştiğini bir
rastlantı sonucu fark etmişti. Yemek pişirilen tencerenin kapağını sıkı
sıkıya kapatmış, buharın basıncıyla kapağın fırlamasını önlemek için
de üstüne bir ağırlık oturtmuştu. Ancak, kapağın üstüne konulan ağırlık,
tencere patlama noktasına geldiğinde fırlayıp buharı havaya bırakacak
kadardı. Bugün evlerde kullanılan düdüklü tencerelerin emniyet subapları
kuşkusuz çok daha karmaşıktır, ama, Papin'in koyduğu mekanik ilkeler hiç
değişmemiştir. Buhar basıncı fazla arttığında, buhar bırakıp basıncı
kendiliğinden azaltan bir özdüzenleyici sistem olarak çalışmaktadırlar.
Yukarıda kısaca anlattığımız özdüzenleyicilerin
"tek-atımlık" oldukları hemen göze çarpıyor. Gerçekten de,
buhar basıncının tencere kapağını fırlatıp atmasından sonra, tekrar
kapağın yerine konması gerektiğinde, "insan elinin değmesi"
zorunluluk oluyor.
İlk özdüzenleyicilerin bu "tek-atımlık"
niteliklerini algılayan ve bunu bir eksiklik olarak gören mucitler, kesintisiz
ve sürekli biçimde aynı işlevi görecek özdüzenleyicilerin arayışına
girmişlerdi. Nitekim, 1745 yılında, Edmund Lee adındaki bir ingiliz, yel
değirmenlerinin
sürekli rüzgâr yönünde bakmalarını sağlayacak bir "kuyruk kanadı"
geliştirdi. Rüzgârın yön değiştirmesine bağlı olarak onunla birlikte rüzgârın
esiş yönüne dönen küçük vanalardan oluşuyordu bu sistem... Rüzgârla
birlikte dönen vanalar, bağlı oldukları bir dişli donanımını da beraber
döndürerek, yeldeğirmenini rüzgâra doğru çeviriyorlardı. Böylece de ana
vanaların sürekli rüzgâr yönünde bakmaları sağlanmış oluyordu. Ana
vanalar rüzgâr yönüne dönünce küçük vanaların "(ya da kuyruk
kanatlarının) dönmesi duruyor, ancak rüzgâr tam cepheden alınamayınca
hareket etmeye başlıyorlardı. Basit, ama etkili bir özdüzenleme sistemiydi
bu...
Modern mekanik regülatörlerin asıl prototipinin buhar
makinesi için James Watt'ın geliştirdiği "düzenleyici" olduğunu
biliyoruz. Motorunun buhar çıktısını hep aynı düzeyde tutmak isteyen
Watt, dikey bir şaftın kenarlarından çıkan bir çubuğun iki ucuna ağırlık
yerleştirmiş, böylece de buhar basıncıyla şaftın dönmesine, ağırlıkların
inip çıkmalarına olanak sağlamıştı. Buhar basıncının artmasıyla doğru
orantılı olarak şaft daha hızlı dönüyor, merkezkaç etkisiyle de ağırlıklar
bulunduklarından daha yukarı düzeye çıkıyorlardı. Ağırlıkların bu
yukarıya kayışı,bağlı bulundukları valvı kısmen kapatıyor, böylece de
sisteme giren buharın miktarı kısıtlanmış oluyordu. Buharın basıncının
azalmasına bağlı olarak tam karşıt bir durumun meydana gelmesi doğaldı.
Şaftın dönüş hızı azalıyor, yerçekiminin etkisiyle ağırlıklar
iniyor, inişe bağlı olarak da valvlar açılarak sisteme daha fazla buhar
girmesi sağlanıyordu. Watt'ın buluşuyla, şaft hızının kontrolü mümkündü.
Hızda meydana gelebilecek farklılıklar, valvların açılıp kapanmasıyla
belli sınırlar içinde tutulmuş oluyordu.
İşte, "geri-iletim" (feedback) olarak da anılan
sistemin temelinde bu ilke yatmaktadır. Uygulamada belirebilecek yanlışlar ya
da sapmalar kesintisiz biçimde ana sisteme bilgi iletmekte, böylece de
geri-iletim ihtiyaç duyulan düzeltmenin hangi ölçülerde yapılacağının kıstasını
sağlamaktadır.
Geri-iletim aygıtlarının bir başka tipik örneği de, ilk
kez Hollandalı mucit Cornelis Drebble tarafından onyedinci yüzyılın başlarında
geliştirilen "termostat"tır. 1830 yılında İskoçyalı Kimyager
Andrew Ure tarafından geliştirilip bugün de çok az değişiklikle kullanılan
termostatların öncüsüdür bu... Değişik madenlerden kesilmiş iki şerit
birbirleriyle yüzleştirildikten sonra kaynakla tutturulmakta, iki madenin değişik
ısılarda genleşip büzülmelerine bağlı olarak çift-şeritli çubuk eğilmektedir.Diyelim
ki, termostatı 20 derece santigrada ayarladınız. Oda ısısı bunun altına düştüğünde,
çubuk, belli bir biçimde eğilerek elektrik devrelerini kapatmakta, bu da ısıtıcının
harekete geçmesini sağlamaktadır. Aynı şekilde, odanın ısısı 20 derece
santigradın üstüne çıktığında, çubuk başka yöne eğilerek teması
kesmektedir. Görüldüğü gibi, geri-iletim sistemlerinin işleyişi hep aynıdır.
Normal işleyişten meydana gelen sapmalar, ana sisteme sürekli bilgi
yollayarak, onların düzeltilmesini sağlamakta ve aygıtın kendi işleyişini
kendisinin düzenlemesine olanak tanımaktadır.
İşte, insan vücudu denilen yapının işleyişine yön
veren geri-iletim.sistemi de bundan farklı değildir. Sayısız örnek arasından
birini seçersek, ensülin salgılayarak kandaki glükoz düzeyini sürekli
denetleyen pankreasın işleyişiyle, ev ısısını denetleyen termostatın işleyişi
arasında hiçbir fark yoktur. Kendi işini kendisi görmekte, normalden meydana
gelebilecek sapmaları geri-iletim yoluyla düzeltmektedir. Ev ısısını
tekrar normale döndürecek sistemin işletilmesinde normal ısıdan sapmalar
nasıl ölçüt oluyorsa, aynı şekilde, pankreasın ensülin salgılaması da,
kandaki glükoz konsantrasyonunda görülen sapmalarca denetlenmektedir. Düşük
ısının ısıtıcıyı çalıştırması gibi, kan şekerinin artması da ensülin
salgılama süreçlerini harekete geçirmektedir. Yalnızca insan vücudunun değil,
öteki tüm canlı organizmaların belli normlar tutturarak normal biçimde varlıklarını
sürdürmelerini sağlayan bu özdüzenleyici mekanizmaya, Amerikalı Fizyolog
Walter Bradford Cannon tarafından "homeoostasis" adı verilmiştir.
Yirminci yüzyılın başlarında bu konuda yapılan araştırmalara damgasını
vuran, öncülük eden kişidir Cannon...
Canlı ve cansız sistemlerin geri-iletime gösterdikleri
tepkilerin zamanlamasında bazı farklılıkların olacağı açıktır. Örneğin,
ısıtıcının kapanmasından hemen sonra ısının düşmesi beklenemez.
Birikmiş ısının bir süre daha havaya verilerek aygıtın boşalması
gerekir ki, "soğuma" etkisi meydana gelebilsin. Aynı şekilde, ısıtıcı
çalıştıktan sonra da, oda, bir süre soğuk kalacak ve ancak ondan sonra ısınacaktır.
Bunun da anlamı açıktır: Odanın norm sıcaklığı 20 derece santigrad
olarak belirlenmişse, hep 20 derece santigrad olmayacak, kimi zaman biraz altında,
kimi zaman biraz üstünde, ama ortalama olarak 20 derecede seyredecektir.
"Arama-tarama" olarak da adlandırılan (vaftiz
babası İngiltere Baş-gökbilimcisi George Airy'dir) bir olgudan söz etmek
gerekiyor bu aşamada... Yerküresinin dönüş hareketine bağlı olarak
teleskopların da dönerek gökcisimlerini izlemelerine olanak veriyordu,
Airy'nin geliştirdiği sistem...
Mekanizmasını ilk kez Airy'nin bulup çıkardığı
"arama-tarama", kandaki glükoz miktarının denetlenmesinden tutun
da, bilinçli davranışa kadar bir dizi canlı süreç için de geçerlidir. Örneğin,
yerde yatan bir çişimi almak için elinizi uzattığınızda, yaptığınız
hareket, bütünlük gösteren tek bir hareket değil, yön ve hızı sürekli
olarak düzenlenip amaca göre ayarlanan bir hareketler dizisidir. Doğru
hareket yönünden meydana gelebilecek, gözle saptanan sapmalar, beyinden
kaslara gönderilen sinyallerle, kaslar tarafından düzeltilip düzenlenmektedir.
Bu düzeltmeler öylesine doğal ve otomatiktir ki, insan, gerekli düzeltme ve
ayarlamaları yaptığının farkında bile olmaz.
Zamanla edinilen, tecrübeyle geliştirilen alışkanlıklardır
bunlar... Ne dediğimizi daha iyi anlamak için.yerden bir şey almaya çalışan
bebeğin hareketlerini gözlerinizin önüne getirin. Görsel geri-iletime alışkın
değildir bu bebek... Eğilip eliyle yerden birşey almaya alışmamıştır.
Belki de ilk kez denemektedir bunu... Kaslar aracılığıyla yürütülen düzeltme-ayarlamalar
tam hassas olmadıkları için, bebeğin eli kimi zaman hedefin gerisinde kalır,
kimi zaman onu aşar. Karanlıkta insanın el yordamıyla bir şeyi arayıp
bulması gibi, bebek de yerden kaldıracağı şeyi arar. Görsel geri-iletim
sistemlerinin düzenli işleyişini aksatacak biçimde sinir sistemi özürlüsü
olan kişilerin durumu da, bundan pek farklı değildir. Koordineli kas
hareketleri yapmaya çalıştıkları zaman, görmez kişilerinkini andıran,
panikli bir arama-taramaya girişirler.
Normal, yatkın bir el.düz bir çizgi üstünde hedefe şaşmadan
ulaşır, duracağı yer ve zamanı çok iyi bilir. Bunun nedeni görsel
geri-iletimi düzenleyen kontrol merkezinin ileriyi kolayca görebilmesi, el
hedefe yönelirken önceden gerekli düzeltme-ayarlamaları yapabilmesidir.
Araba kullanırken viraj alan kişinin köşe tam dönülmeden direksiyonu bırakması
ve böylece virajı aldıktan sonra arabanın düz çizgi üstünde yol almasına
imkan tanıması da bunun bir başka örneğidir. Köşeyi döndükten sonra
kaldırıma çıkmamak için gereklidir, görsel geri-iletim yoluyla gerçekleştirilen
bu düzeltme.
Geri-iletim yoluyla hareketlerin düzenlenip ayarlanmasını
beyincik sağlar. İleriyi görür, kolun bir an sonra nerede olacağını önceden
kestirir, gerekli düzeltmeleri yaparak hareketi organize eder. Üst gövdedeki
büyük kasları, değişik gerilim derecelerinde tutarak hareket süresince vücudun
dengede kalmasını sağlar. İnsanın ayakta durmasının güç ve yorucu bir iş
olması da, beyincikten gelen komutlarla değişik vücut kaslarının değişik
gerilim dereceleri tutturarak vücudu dengede tutmaya çalışmalarındandır.
İnsan vücudunu örnek alarak verdiğimiz bu temel ilkeleri,
makinelerin işleyişine de uygulayabiliriz. Gerekli düzeltmelerin verilip
sistemin normale dönüşe geçmesi sağlandıktan sonra, bulunulan durumla
gelinmek istenen durum arasındaki farkın kapanmasıyla birlikte, düzelticiler
otomatik olarak devre dışı bırakılabilirler. Düzeltmenin ilk momentiyle
normale kendiliğinden dönülür. 1868 yılında, Fransız Mühendis Leon
Farcot, bu ilkeden yola çıkarak, gemilerin buharla işleyen dümenleri için
bir otomatik kontrol aygıtı geliştirmişti. Dümenin istenen pozisyona
giderek yaklaşmasına bağlı olarak, otomatik kontrol aygıtı buhar supabını
kapatıyor, dümen arzulanan yere tam geldiğinde de supap tam olarak kapanmış
oluyordu. Aynı şekilde, dümenin arzulanan pozisyondan uzaklaşmaya başlamasıyla
birlikte supap da açılıyor, buhar çıkıyor, tekrar "geriye dönüş"
başlıyordu. Farcot, aygıtına "servomekanizma" adını vermişti.
1946 yılında vaftiz-babalığını Amerikalı Mühendis D.S. Harder'ın yaptığı
"otomasyon" çağının da başlangıcıydı bu...
"Servomekanizma" deyimi, sözlük anlamıyla,
"kendi işini kendisi gören makine"dir. Farcot'nun mütevazi şekilde
başlattığı bu dönemin rayına oturması için, "elektronik"
olgusunun ortaya çıkması gerekmiştir. Servomekanizmalara elektroniğin
uygulanması, makinelere, canlı organizmalardan çok daha duyarlı, çok daha hızlı
tepkime yetenekleri kazandırmıştır. Dahası, radyoların, telsizlerin de işin
içine girmeleriyle birlikte, hareket sığaları da alabildiğine genişlemiştir.
Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların geliştirdikleri
"vızıltı bombası", ilkel bir "servomekanizma" olarak,
yalnızca güdümlü füzelerin değil, yerden ve uzaktan komutalı tüm araçların
da öncüsü durumundadır. Metrolardan uzay gemilerine kadar her türlü araçta
kullanılabilmektedir bu sistem...
Askeri harcamaların genellikle ülke bütçelerinde aslan payını
kaptıklarını biliyoruz. Bu yüzden de, servomekanizmaların özellikle savaş
teknolojisinde kendini göstermesini doğal karşılamak gerekir. Top ve füzelerin
nişan alma ve ateşleme tertibatlarına yerleştirilen bu servomekanizmalar, yüzlerce
kilometre uzaklıkta büyük hızla seyreden hedefleri tespit etmekte, hareket hızı,
rüzgâr yönü, ısı ve benzen durumları hemen hesaplayıp şaşmaz bir
isabetle ve insan yardımı olmaksızın hedefi bulabilmektedirler.
OTOMASYON KORKUSU
Otomasyon...
İnsanların yerini giderek makinelerin alacağı korkusunu yüreklere salan bir
sözcüktür bu... Ama, çoklarına ve özellikle bilim adamlarına göre de,
insanlığın kaçınılmaz yazgısıdır.
Farcot'nun servomekanizmasıyla başlatılan "otomasyon
çağı"nın en hararetli savunucularından birinin Matematikçi Norbert
Wiener olduğunu biliyoruz. 1940'lı yıllarda Wiener ve arkadaşları,
Massachussetts Teknoloji Enstitüsü'nde başlatmışlardı,"geri-iletim"
sorununun temelinde yatan matematiksel ilişkileri bulup çıkarma çalışmalarını...
Eski Yunanca'da "dümenci" anlamına gelen "sibernetik" adını
koymuştu, çalıştığı alana... Yine Eski Yunanca'da, Watt'ın makinesine
koyduğu "düzenleyici" adı da aynı kökeni taşıyordu., Düzenleyicilerden
servomekanizmalara, oradan da sibernetiğe uzanan gelişme sürecinin bir mantıksal
bütünlüğü, birbirlerini tamamlar bir nitelikleri vardı kısaca...
İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen dönemde otomasyonun
Amerika ve Sovyetler Birliği'nde baş döndürücü gelişmeler gösterdiğini
biliyoruz. Petrol rafinerilerinin yanı sıra, telsiz cihazlarıyla alüminyum
pistonlar yapan fabrikalar bütünüyle otomatik çalışmakta, bir taraftan aldıkları
hammaddeleri öteki uçtan yapılı mal olarak çıkarmaktadırlar artık... İnsan
eli işin içine hiçbir aşamada karışmamakta, her şeyi "kendi işini
kendi gören makineler" yapmaktadır. Tarıma bile girmiştir otomasyon...
Amerika'nın Wisconsin eyaletindeki bir deneme çiftliğinde, mühendisler,
belli saatlerde hayvanlara gereksinme duydukları miktarda yiyecek veren bir
"besleyici" geliştirmişlerdir.
Çoklarına göre, otomasyon, yeni sanayi devriminin de başlangıcı,
habercisidir. Tıpkı ilk sanayi devrimi gibi, yalnızca işçilere değil,
ekonomiye de sancılı, acı-dolu günler yaşatabilir. Olayın değişik
boyutları konusunda bir fikir verebilmek için, ülkenin önde gelen sendika yöneticilerinden
birini tam-otomatiğe geçmiş araba fabrikasında gezdiren bir sanayici ile
ilgili bir öykü aktaralım. "Korkarım, makinelerimizden sendika aidatı
toplayamayacaksın" der sanayici... Sendikacının cevabı hazırdır:
"Üzgünüm, ama sen de onlara araba satamayacaksın."
Aslında, otomasyonla ilgili tehlikeler fazla abartılıyormuş
gibi geliyor bana... Buhar motoru ya da elektrik insanı nasıl devre dışı bırakmamışsa,
aynı şekilde, otomasyon da bırakmayacak. .. Ama, öte yandan üretimin vurgu
noktasının değişeceği de muhakkak... İlk sanayi devrimi, buhar ve elektriği
insanın emrine koşarak, onu yalnızca kaslarıyla çalışan bir sütçü
beygiri olmaktan çıkarmıştı. İkinci sanayi devrimi, onu, Şarlo'nun
"Asrî Zamanlarındaki "otomat" olmaktan kurtaracak...
Geri-iletim ve servomekanizmaların, mühendisler arasında
olduğu kadar, biyologlar arasında da ilgi uyandırması kaçınılmazdı.
Nitekim öyle oldu. Sinir sisteminin işleyişinin incelenmesinde, özdüzenleyici
makinelerden basitleştirilmiş birer "model" olarak yararlanıldığı
biliniyor.
Bundan bir kuşak öncenin insanlarını, Karl
Capek'in R.U.R.
(Rossem'in Evrensel Robotları) adlı tiyatro oyunu çok heyecanlandırmış,
tedirgin etmişti. "Robot" sözcüğünü Çekçe "çalışma"
sözcüğünden türetmişti Capek... Ama, insanlar, aradan geçen süre içinde
kendilerini alıştırdılar robotlara... Bazen de "otomata" olarak anılan
bu mekanik aygıtlara, insanların yapacakları işleri yapan makineler olmaktan
öteye, canlı organizmaları incelemede sayısız yararlan dokunan araçlar
olarak da bakıyorlar artık... Örneğin, Bell Telefon Laboratuvarları
uzmanlarından L.D. Harmon, tıpkı bir nöron gibi, gerekli uyarıyı aldığında
elektrik nabız atışlarını ateşleyen bir transistorlu devre geliştirmişti.
Bu tür devrelerin, göz ve kulak işlevlerinin benzetimi yaparak yakından
incelenmelerine olanak tanıyan aygıtlarda kullanılabilecekleri biliniyor artık...
İngiliz biyolog Ross Ashby de, basit refleks tepkiler sergileyen bir devreler
sistemi kurmuş durumda... Kendini dengeli ve istikrarlı bir durumda tutabildiği
için, icadına "homoeostat" adını veriyor Ashby...
Bilim adamlarının çalışmaları burada bitmiyor elbette...
İngiliz nörologu William Grey Walter'ın geliştirdiği aygıt
bu bakımdan özellikle ilginç... Sistem, yalnızca çevresini araştırmakla
kalmıyor, ona tepki bile gösterebiliyor. "Testudo" (Latince'de
kaplumbağa anlamına geliyor) adını verdiği, kaplumbağa biçimindeki bu aygıta,
göz yerine kullanacağı bir fotoelektrik hücre yerleştirilmiş. Temasa
duyarlı bir sisteminin yanı sıra, biri ileri-geri hareketi, öteki de geriye
dönüşü düzenleyen iki motoru var. Karanlıkta geniş daireler çizerek dolaşıyor,
yabancı bir cisimle temasa geldiğinde durup biraz geri çekiliyor, hafifçe dönerek
yoluna devam ediyor. Önüne çıkan cismin çevresinden dolaşıp geçene kadar
sürdürüyor bu manevralarını... Gövdesine yerleştirilmiş fotoelektrik hücre
ileride bir ışık görünce dönme motorları kendiliğinden durup
"testudo" düz çizgi üstünde hedefine, ışığa doğru yöneliyor.
Ama, ateşin içinde düşen güvelerden farklı olarak, testudo'nun
fototropizması kontrol altında...Işık çok fazlalaşınca durup geriliyor.
İlginç bir özelliği daha var! Bataryaları deşarj olunca ışığa yaklaşıp
kendini yeniden şarj ediyor, yeterince şarj olduktan sonra da devrelerini
yakmamak için uzaklaşıyor.
Robotlardan söz edildiğinde insanların aklına gelen bir başka
konu da, bunların, canlı sistemlerinin birer benzetimi oldukları... Çok da
yanlış değil bu görüş... Alet yapıp kullanan tek yaratık olarak bildiğimiz
insanın, bunu yaparken, gözlediği tabiattan örnek aldığı açık... Bıçak
ya da kılıcın yırtıcı hayvanların uzun sivri dişleri, manivelanın insan
kolu, tekerleğin de bayır-aşağı yuvarlanan bir ağaç gövdesinin benzetimi
olduğunu söylemek, bu noktayı vurgulamak için yeterli örnek...
İnsanların belli araçları geliştirirken doğadan örnek
almaları gibi, makineleri yaparken kendi vücutlarını "model"
olarak kullanmaları da bu bakımdan doğal...
Canlı doku ve organların incelenerek benzeri mekanizmaların
insan-yapısı makinelere de takılması çalışmaları henüz emekleme çağında...
Amerikalı Mühendis Jack Steele'in ilk kez 1960 yılında kullandığı
"biyonik" kavramında özetleniyor bu çalışmalar...
"Biyoloji" ve "elektronik" sözcüklerinin bir melezi bu
disiplin...
"Biyonik"ten yararlanılarak yapılabilecek işler
şimdilik sınırsız görünüyor. Örneğin, kendisiyle eş büyüklükte bir
teknenin deniz suyunda meydana getireceği kıpırdanmalar esas alındığında,
yunusların normal hızlarında yüzebilmeleri, 2.6 beygirlik bir güç
gerektirir. Ne var ki, yunuslar, yüzerken suyu tekne kadar kıpırdatmamakta,
bu yüzden de suyun direncini aşmak için fazladan bir çaba gerekmemektedir.
Bilim adamlarının belirttiklerine göre, bunun nedenleri, yunusun derisinde
yatmaktadır. Yunus derisinin bir benzetimi geliştirilip de deniz araçlarının
gövdelerine konulabilirse, daha az enerjiyle çok daha hızlı yol alan
tekneler yapılabilecektir.
Amerikalı Biyofizikçi Jerome Lettvin'in, optik sinire küçük
platin elektrotlar yerleştirerek kurbağaların retinalarında yaptığı gözlemlerin
sonuçları da ilginç... Lettvin, gözlemleri sonucunda, retina yoluyla kurbağanın
beynine belli bazı siyah noktalarla ışık gönderip, bunların yorumunu beyne
bırakmadığı sonucuna varmış bulunuyor. Tam aksine, kurbağanın retinasında,
her biri ayrı işlev üstlenmiş beş ayrı hücre tipinin varlığını saptamış
bulunuyor. Örneğin, hücrelerden biri, köşeli biçimlere tepki gösterecek
biçimde programlanmış... Kurbağayla gökyüzü arasına giren bir ağaç gövdesinin
ışığı keserek "köşe" izlenimi vermesi bunun bir örneği... O köşeli
cisimden kaçması için bir uyarı bu... Bir başka hücrenin işlevi, yuvarlak
karaltılara tepki göstermek... Kurbağanın beslenmesinde baş köşeyi tutan
küçük böcekleri kapsıyor, bu yuvarlak karaltılar... Hızlı hareket eden
cisimlere karşı kurbağayı uyaran hücreler de var retinada... Kurbağa için
hayatî tehlike gösterebilecek etoburlara karşı uyanık olunması için
gerekli uyarıları gönderiyor, bu özel uzmanlaşmış hücreler... Dördüncü
hücre ışıktaki azalma ve artmalara, beşincisi de kurbağanın yaşadığı
suların mavisine duyarlı...
Eskiden bilim adamları retina tarafından algılanan mesajın
"hammadde" olarak beyne gittiğini, orada işlenip yorumlandığını
sanırlardı. Bugünse, bu algıların en azından "yarı-mamûl
madde" olarak retinadan kurbağanın beynine gittiğini biliyoruz. Kurbağa
retinasının bu işlevlerini insan için yerine getirecek algılayıcılar geliştirilebilse,
insan-yapısı makinelerin bugün bulundukları duyarlılık ve etkinlik düzeyinin
çok üstüne çıkabileceklerini söylemeye herhalde gerek yok...
Basit emniyet subaplarından başlayıp servomekanizmalara,
oradan da "otomata"lara uzanan bir süreç içinde, insanoğlu, insan
müdahalesi olmaksızın kendi işini kendi gören makinelerin arayışı içinde...
Kesintisiz bir çabaya girmiş, bunu gerçekleştirmek için... Önemli ölçüde
de yol almış...
Bugünkü arayış çabalarının odak noktası, canlı bir
mekanizmayı, yaşayan bir yaratığı "taklit edecek" bir aygıtın
geliştirilmesi... Çok kısa zamanda bu alanda basbayağı ilerlendi. Daha da
ilerlenileceğe benziyor.Ama, bunun sonu nereye varacak? Bunu da sormaktan geri kalmıyor insanlar...
Sözünü etmeyi sona bıraktık, ama insanlar, canlı
organizmaların mekanik benzetimlerini yapacaklarsa, bunun en ilginç olabileceği
alan, kuşkusuz, insan beyni... Yani insanın düşünme süreçlerinin bir
benzetimini yapan, insan gibi düşünen bir makine... Makineler insan gibi
"düşünebilir" mi? Dilerseniz, bu soruya yanıt aramayı bir başka
yazımıza bırakalım. "Düşünen Makineler" başlığını atacağımız
bir yazıya...
|