|
Hiç şüpheniz olmasın, dünyadaki türlerin en bencili, her
şeyi nalıncı keseri gibi kendine yontanı İNSAN'dır. Başka türlerle, başka
canlılarla ilgilenirmiş gibi yapar, onların dertleri hakkında odalar dolusu
kitap okur, ama bilin ki, kıyısından köşesinden kendisini, kendi türsel çıkarını
ilgilendirdiği için yapar bunu...
Alalım at fosillerini... Atların ataları, nereden gelip
nereye gittikleri, kimden türeyip kimi türetecekleri hakkındaki fosil kayıtlarını
zevkle, merakla, heyecanla inceler, sonuçlar çıkarırız. Ama, at türünün
geleceğini düşündüğümüz için yapmayız bunu... "Acaba atlarla da
akrabalığımız var mı?" gibisinden minicik sorular vardır bilinçaltımızda...
Ya maymunlar? işte, maymunlardan söz edildi mi işler biraz
değişir, ilgimiz daha bir yoğunlaşır, belirginleşir. Darwin'in Türlerin Kökeni'nden
önce sezgilerimizle, ondan sonra bilgi ve bilincimizle gördüğümüz
"akrabalık" ilişkilerinin derecesi, yüzlerce yıldır, en yoğun
ilgi ve tartışma alanlarımızdan biri olmaya devam ediyor.
Moleküler biyolojinin son bir yıl içinde geliştirdiği en
yeni ve etkili yöntemlerden biri olan "DNA Saati" ile ilgili çalışmalar
da bu yüzden büsbütün ilgimizi çekiyor.
ŞAŞIRTICI AÇIKLAMA...
Son yüzyıldır, kesine yakın bir bilimsellikle, maymun türleri
gibi insanın da "primat" sınıfında yer aldığını, en yakın
akrabalarımızın şempanze ve goriller olduğunu, yine bu sınıf içinde
orangutan ve gibbon'larla uzak akrabalık ilişkilerine girdiğimizi söylüyor
biyologlar... Yine çok az istisnasıyla, tüm biyologlar, insanları ve maymun
türlerini "Hominoidea" adını verdikleri bir süper-familyaya yerleştiriyorlar.
Yerleştirmesine yerleştiriyorlar da, ayrıntı sayılabilecek üç temel
noktada yoğun tartışmaları sürdürüyorlar. Sorular şunlar:
1. İnsanlar, yaşayan maymunlar ve nesli tükenmiş maymun türleri
arasındaki akrabalık ilişkilerini doğru gösteren soyağacını nasıl çizmek
gerekir?
2. Salt genetik açıdan maymunlarla benzerlik derecemiz
nedir?
3. İnsanla maymunun bilinen en yakın ortak atası ne zaman
yaşadı?
Çok yakın geçmişe kadar, "mukayeseli anatomi"
diye bilinen uzmanlık alanı, bu üç sorudan ilk ikisine doğru yanıtı bulduğu
inanandaydı. İnsanların gerçi şempanze ve gorillere önemli ölçüde
benzediğini söylüyorlardı, ama beynin büyüklüğü, dik duruş, vücuttaki
kıl miktarı gibi çok önemli noktalarda büyük farklar vardı aralarında...
Ama, aradan zaman geçti. Daha gelişkin tekniklerle, daha
bilimsel gözlemlerle, mukayeseli anatominin bulgularının üstüne gidildi.
Durumun hiç de sanıldığı gibi olmadığı çıkıverdi ortaya... İnsanlarla
hayvan akrabalarının anatomik mukayesesi yapılırken, hangi anatomik özelliklere
ağırlık ve öncelik verileceği, hangilerinin "ikincil" sayılacağı
önemliydi. Bu öncelik ve ağırlık vermede herkes aklına yatan yolu tuttu.
Sonunda da, ortaya, tastamam beş ayrı soyağacı çıktı.
EVRİMİN "YOL AYRIMI!''

Bugünlerde beş değişik soyağacını tek bir ağaca
indirgemeye çalışıyor biyologlar... Gerçi tam bir uzlaşmanın sağlanmasına
daha çok var, ama bazı ortak paydalar da belirmiş durumda... Sözgelişi,
insanın en uzak akrabasının gibbon olduğu, "hominoid" soyağacından
ilk onun ayrıldığı konusunda hemen hemen herkes aynı fikirde...
Asıl ayrılık noktası, hominoid soyağacından ikinci
kopmanın ne zaman, kim tarafından gerçekleştirildiği... Çoğunluk görüşüne
göre orangutan, azınlık görüşüne göre insan kopmuş... Büyükçe bir bölüm
biyologa göre,orangutanla şempanze arasındaki benzerlikler bunlardan herhangi
birinin insanla olan benzerliklerinden fazla olduğu için, daha şempanzeyle
orangutan ayrılmadan önce, soyağacında, insanın kendi ayrı dalını vermiş
olması gerekiyor (Ağaç No. 2).
İnsanların en yakın yaşayan akrabasının goriller (Ağaç
No. 3), şempanzeler (Ağaç No.1) olduğunu savunanlar da var. Bir başka bölüm
bilim adamı da, insan, goril ve şempanzenin soyağacında birbirlerine eş
uzaklıkta yer aldıklarını söylüyorlar (Ağaç No. 4).
İyi, güzel, ama, salt anatomi açısından, hem üçüncü
(maymunlardan ne zaman ayrıldığımız), hem ikinci (genetik uzaklık
derecesi) sorulan yanıtsız bırakıyor bu yaklaşımlar... Sözgelişi, çağdaş
anatomi bilimi, genlerimizin yüzde 0.1, yüzde 0.5 ya da yüzde 50'sinin mi
gorillerden, şempanzelerden farklı olduğunu ölçemiyor, ortaya koyamıyor.
Bu "ölçememe" durumu şaşırtıcı doğrusu... İlke
olarak, hem doğru soy ağacının belirlenmesi, hem de değişik dallarına
tarihler verilmesi için fosil kayıtlarına bakmak yeterli olsa gerek... Ama,
pratikteki durum öyle değil işte... Bir kere, elimizde yeterli miktarda
hominoid fosili yok... ikinci olarak, eldeki fosillerin çok büyük bölümü kırık,
ufalanmış... Üçüncü olarak da, fosillerin yaşıyla ilgili olarak tutarlı
ölçümler yapılamıyor. Paleontologların ölçüm ve tahminlerine göre, 4
milyon yılla 19 milyon yıl arasında değişiyor, hominoid soyağacında
"insan dalı"nın belirişi... Genetik uzaklık-yakınlık
konusundaysa, yalnızca fosil kalyıtları değil, yaşayan maymunlar üstünde
yapılan anatomik çalışmalar da suskun, yetersiz...
"MOLEKÜLER" SAAT...
İnsanoğlunun hızla geliştirdiği modern bilimin,
"insanın nesebi"ni böylesine karanlıkta bırakması elbette
beklenemezdi. Yeni arayışlara gireceği, akrabaları ve akrabalık
derecelerini sağlıklı biçimde soruşturacak ölçüm teknikleri geliştirmeye
çalışacağı açıktı. Öyle de oldu zaten... Bundan yaklaşık çeyrek yüzyıl
önce. biyologlar (1), genetik uzaklıkları ölçmek (2), soyağacındaki
bireysel dallanmaların tarihini koymak için, "moleküler saat" adını
verdikleri bir yöntem üstünde çalışmaya, kafa yormaya başladılar.
"Moleküler saat" varsayımının altında yatan düşünce
basitti aslında... Türlerin çok büyük bölümünde, neredeyse tamamında
ortaklaşa bulunan belli bir molekül olabilir, genetik mutasyonların etkisiyle
bu molekülün yapısı zaman içinde tek düze bir hızla değişebilirdi. Aynı
ortak atayı paylaşan iki ayrı türde, daha yolun başında, özdeş olması
gerekirdi bu molekülün... Ama, evrim süreci içinde bu türler birbirlerinden
ayrıldıkça, bu ayrılma süreci içinde ortak atalarından giderek uzaklaştıkça,
meydana gelecek mutasyonlarla bu molekülün de değişim sürecine girmesi, biçim
ve içerik değiştirmesi gerekirdi. Bu yapılabilirse gerisi kolaydı. Anılan
molekülün belli bir andaki mimari yapısı incelenip başka türlerdeki
durumla mukayese edildiğinde (1), hem iki türün genetik olarak birbirlerinden
ne kadar farklı oldukları (2), hem mukayese edilen türlerin evrimsel yol ayrımına
ne zaman geldikleri, yol ayrımının üstünden ne kadar zaman geçtiği somut
ölçümlere dayandırılabilecekti.
Bu noktayı biraz daha açmak için küçük bir örnek
verelim. Fosil kayıt ve kanıtlarına göre 5 milyon yıl önce birbirlerinden
ayrılmış iki türün molekülleri arasındaki farklılık derecesi yüzde 1
ayrılabilir. Yapısal farklılaşma hızı bütün türlerde tekdüze olduğu için,
elimizde fosil kayıtları bulunmayan, ama moleküler yapılarının yüzde 2
oranında farklılaştığı ölçülebilen iki başka türün evrimsel yol kavşağına
10 milyon yıl önce ulaştıkları çıkarsanabilir.
Salt teorik planda, kağıt üstünde çok çekiciydi
"moleküler saat" fikri... Ama, bunu yürürlüğe koymak, hele
bilimsel geçerliğini sürdürmek kolay değildi. Dört ayrı noktanın
kapsanması gerekiyordu bunun için... Bir kere, en uygun molekülü saptamak
zorunluluğu vardı. İkincisi, molekülde meydana gelen yapısal değişimlerin
ölçülmesi gerekliydi. Üçüncüsü, bu moleküler yapının değişim hızının
istisnasız tüm türlerde aynı olduğunun saptanması zorunluydu. Son olarak
da, yapısal değişim hızının ölçülmesi gerekliydi.
1970 yılına gelindiğinde, moleküler biyologlar, moleküler
saati çalıştıracak dört kilit unsurdan ikisini geliştirmeyi başarmışlardı.
Saatin çalışmasında esas alınacak ideal molekülün, babadan çocuğa geçen
tüm genetik bilgileri taşıyan, daha küçük moleküllerin sıralanmasıyla
bir moleküler zincir oluşturan DNA (deoksiribonunükleik asit) olduğu anlaşılmıştı
artık... DNA'nın yapısında meydana gelen değişmelerin hızı da, iki ayrı
türün değişik DNA'larının karıştırılarak, karışımının erime
derecesinin karışımdaki tek bir DNA'nın erime derecesinin ne kadar altına
indiğinin saptanmasıyla ölçülecekti. Buna göre, karışımın erime
derecesinin 1 derece Celsius düşmesi halinde, iki türün DNA'ları arasındaki
farkın miktarı da yüzde 1 'di.
Buraya kadar işler yolundaydı, ama, yapısal değişim hızının
bütün yapılarda özdeş olduğunun saptanması ve bu değişim hızının ölçülmesi
o kadar kolay değildi. Önce DNA'ları elde etmek, sonra da bunlardaki delta-T
(1 derece Celsius) değerlerini ölçmek gerekiyordu. Bu da taksonomi uzmanlarının
işiydi. Oysa, taksonomi uzmanlarının büyükçe bölümü moleküler
biyolojinin nüanslarından habersiz oldukları gibi, yeni yöntemin sağlayabileceği
büyük katkıların da pek bilincinde değillerdi.
Bunun tek istisnası Yale Üniversitesi Peabody Doğa Tarihi Müzesi
Direktörü, ornitoloji uzmanı Charles Sibley oldu. Araştırma yardımcılarından
John Ahlquist'le birlikte kolları sıvadı Sibley... "Moleküler
saat" yöntemini kullanarak değişik kuş türleri arasındaki evrimsel
ilişkileri araştırmaya, çözümlemeye koyuldular.
On yıllık bir zaman kesidi içinde, binden fazla kuş türünü
inceledi Sibley...
DNA evrim hızının sabit, yani binden fazla kuş türünde
aynı olduğunu ortaya çıkardı. Moleküler saatin her türde şaşmaz biçimde
aynı hızla çalıştığı öğrenilmişti artık... Artık sıra, saatin
kalibrasyonunun yapılmasındaydı. Sibley ve yardımcısı, bu amaçla, bağımsız
fosil kayıtlarından ve jeolojik kanıtlardan, hem delta-T değerlerini, hem de
evrim ağacında birbirlerinden ne zaman ayrıldıklarını tam olarak
bildikleri "avian" türleri üstünde çalışmaya başladılar. Yapılan
kalibrasyon sonucunda, 1 derece Celsius'a eşit bir delta-T değerinin, 4,5
milyon yıllık bir evrimsel zaman farklılaşmasına tekabül ettiğini çıkardılar
ortaya...
Çok büyük ve görkemli bir başarıydı bu... Ama, tartışmalara
da bütünüyle son vermede yetersiz kalıyordu. Bir kere, uyguladıkları yöntemin
incelikleri ve ayrıntıları herkesçe bilinmediği, kavranamadığı için, değerlendirme
tartışmalarına yetkinlikle katılabilecek, katkıda bulunabilecek bilim
adamlarının sayısı sınırlıydı. İkinci olarak, bu yöntemi kullanarak
bazı kuş türleri arasında ortaya çıkardıkları akrabalık ilişkileri,
geleneksel anatomi yöntemleriyle varılan sonuçlardan bazı durumlarda enikonu
farklıydı. Dilerseniz, bazı bilim adamlarının bu konudaki gözlem ve
tepkilerini aktaralım sizlere...
-
"Bu palavraları dinlemekten bıktım artık... Onların
yazdıklarını kesinkes okumuyorum" (Bir anatomici).
-
"Yöntemleri fena değil, ama kuş kadavraları üstünde
bu kadar çalışmak da neyin nesi?" (Bir moleküler biyolog)
-
"Vardıkları sonuçların geçerliğini
kabullenmemiz için, çok miktarda ayrıntılı testler yapmak gerek"
(Bir evrim biyologu).
-
"İster inanın, ister inanmayın, ama söyledikleri
gerçeğin ta kendisi"(Bir genetikçi).
Bize sorarsanız, bu görüşlerden en geçerlisi, er geç kanıtlanacağı
gibi, bu sonuncusu... Neden mi? Nedeni açık... "Moleküler Saat", ya
da "DNA Saati" yönteminin dayandırıldığı temel ilkeler, bilimsel
açıdan geçerli ve tutarlı... Üstelik, varsayımlarını 18 bin çift kuşluk
bir nüfus üstünde sınamışlar. Daha ne yapsınlar?
ACELECİLİK YOK...
Sibley ve yardımcısı Ahlquist'in en övünülecek yanları,
buluşlarından sonra işi aceleye getirmemeleri, her adımlarını uzun uzadıya
düşünüp tartıktan sonra atmaları... insanın türeyişi konusundaki görüşlerini
açıklamadan önce, uzun yıllar Galapagos takımadalarındaki kuş türlerinin
evrimiyle kendisini sınırlayan, ancak ayaklarının sağlam biçimde yere bastığına
karar verdikten sonra "sansasyonel" teorisini açıklayan Charles Darwin gibi, onlarda kuşlarla sınırlı tutuyorlar çalışmalarını...
Ama, yavaş yavaş insan türeyişine de el atmaya başladılar
artık... Öğrenildiği kadarıyla, Sibley, DNA yöntemini kullanarak, insanın
genetik molekülleriyle yakın akrabaları şempanze (Pan troglodyte), pigme şempanze
(Pan paniscus), goril (Gorilla gorilla), orangutan (Pongo pygmaeus), adi gibbon
(Hylobates'lar), siamang gibbon'u (Hylobates syndactylus) ve beş tür Eski Dünya
maymununun genetik molekülleri arasında ayrıntılı mukayeselere başlamış
durumdalar...
Yaptıkları ilk açıklama fazla şaşırtıcı değil...
Anatomik yöntemlerle varılan sonuçlarla da uyum içinde... Sözgelişi, yalnızca
insanlarla maymunlar değil,maymunlarla şempanzeler arasında da önemli DNA
farklılıkları var. Buna karşılık, şempanze ve pigme şempanzelerin
insanlara olan DNA yakınlığı, 0,7 derecelik bir delta-T değeri... Primatlar
arasında gözlenen en düşük değer, dolayısıyla da en yakın akrabalık
derecesi bu... Öte yandan, insanla bu şempanze türleri arasındaki
"genetik mesafe" (1,9 derece) iki şempanze türü arasındaki genetik
uzaklığın yaklaşık iki katı... Gorilin hem insandan, hem iki şempanze türünden
uzaklık derecesiyse, sırasıyla 2,1 ve 2,4 derece Celsius... Bundan çıkan
sonuç da, ortak soyağacının dallanması süreci içinde, gorilin, insanla şempanzenin
ayrılmasından daha önceki bir tarihte, ikisinden birden ayrıldığı... Görüntülediğimiz
soyağaçları içinde, bilim adamlarının benimsediğinin aksine, 2 numaralı
soyağacının değil de 1 numaralı soyağacının "işin doğrusu"
olduğu sonucu çıkıyor bundan... Bir başka deyişle, şempanzenin yaşayan
en yakın akrabası goril değil, İNSAN...
Sibley ve Ahlpuist'in öncülük ettikleri "DNA
Saati" çalışmalarından yola çıkarak, İNSAN'ın hayvanlar alemindeki
yer ve konumuna ilişkin çıkarsamalar, genellemeler yapılabilir mi? İşte,
bu noktada biraz durup düşünmek, vereceğimiz yanıtları tartmak gerekiyor.
Biyologların yerleşmiş sınıflandırmalarına göre, insan
ile maymun türleri "primat" sınıfına giriyor,
"Hominoidea" süper-familyasında yer alıyorlar. Ama, birinin
"hominadae", ötekinin "pongidae" olarak sınıflandırılmalarından
da anlaşılacağı gibi, familyaları değişik... Şimdi, Sibley ve
Ahlquist'in çalışmalarının bu sınıflandırmaları etkileyip etkilemediğine
bakalım.
Geleneksel taksonominin sınıflandırmadaki bakış açısı,
belli türler arasındaki farkların önem derecelerinin öznel kıstaslarla
belirlenmesine dayanır. Bu bakış açısına göre, daha büyük bir beyin ve
iki ayak üstünde durma gibi belirgin işlevsel farklılıklar nedeniyle,
insanlar ve maymunlar ayrı bir familyada yer alırlar. Türler arasındaki
genetik uzaklık, bu sınıflandırmayı etkilemez.
Taksonominin bir başka (ve görece daha yeni) kolu olan
"kladistik" (Eski Yunancada klados "dal" demektir) yaklaşıma
göre, türlerin sınıflandırılması, genetik uzaklığa ya da evrimsel ayrışma
zamanına dayalı olarak, nesnel ve tekdüze olmalıdır. Sözgelişi, bütün
taksonomlar, adi gibbon'larla siamang gibbonlarının aynı genus'ta, Hylobates
genusunda yer aldıkları ortak görüşündedirler. Ne var ki, bu iki türün
genetik uzaklığı, yani evrim sürecinin hangi zaman kesitinde ayrıştıkları,
insan, şempanze ve goril arasındaki genetik uzaklıktan fazladır. Durum böyle
olduğunda, insanın şempanze ve gorille aynı genus içinde sınıflandırılması
gerekir. Dahası, "homo" genus adı adların en eskisi olduğu için,
zoolojik adlandırmanın kurallarına göre, Pan ve Gorilla gibi görece yeni
adlar karşısında öncelik kazanır. Bundan çıkacak sonuçsa tektir; bugün,
dünyamızda, tek değil, dört ayrı tür "homo" vardır. Homo
gorilla olarak bilinen goril, iki şempanze Homo troglodytes ve Homo paniscus,
insan Homo sapiens...
Bilimsel gözlemlerden çıkması kaçınılmaz bu sonuçları
kabullenmek kolay değil... Çok yakın geçmişe kadar, "Kusursuz ve
Kudretli İNSAN "ı öteki tüm akrabalarının çok üstünde görürdük.
Goriller, şebekler, şempanzeler aynı kefeye konmuş, zavallı yakınlardı
sanki... Şimdiyse, yakınlarına tepeden, küçümseyerek bakan İNSAN'ın
egemenlik tahtı sallantıda... Horladığı akrabalarını "eşit"
saymak durumunda kalacak belki de...
İşte, o zaman, olaylara bakış açısını da değiştirmek
gerekecek... Bundan etkilenecek alanların sayısı çokça...
İnsanın maymunlara bakış açısının değişmesinin çok
alanı etkileyeceğine şüpheniz olmasın... Etkilenecek alanlardan biri, belki
de en önemlisi, insanların maymunları nasıl kullanacağıyla ilgili... İnsanların
maymunlarla ilişkilerini, onlara nasıl davranacağını belirleyen yürürlükteki
ahlak anlayışının temelinde, insanlarla maymunlar arasında kesin bir ayrım
bulundurulmasına dayanıyor. Sözgelişi, maymunları hayvanat bahçesinde
demir parmaklıkların arkasında sergilemek ya da tıbbi araştırma amacıyla
onları kobay olarak kullanmak mümkün... Ama, aynı şeyleri insanlara yapamıyorsunuz?
Töreler, yasalar engelliyor bunu... Aslına bakılırsa, bu yeni yaklaşımın
bizi zorlayacağı yön, iyiyle kötü arasında yapılacak basit bir seçim değil...
Çok daha derine giden boyutları var olayın...
Sözgelişi, son on yılın en korkunç hastalıklarından
biri sayılan ölümcül AiDS'e tedavi bulabilmek için, değişik aşılar sınanıyor
şempanzeler üstünde... Aynı şekilde, şempanzeler kobay olarak kullanılıp,
bir "sıtma aşısı"nın geliştirilmesine çalışılıyor. Doğrudur;
AİDS, ya da sıtmanın tedavisi için nesilleri hızla tükenen şempanzelerin
kobay olarak kullanılması çoklarının yufka yüreklerine ters
gelebilir.Onların da yaşama haklarının olduğu, kutsal yaşama hakkının
dokunulmaz olduğu öne sürülebilir. Ama, madalyonun bir de öteki yüzü var.
Kara Afrika'da, Asya'da her yıl milyonlarca insan ölüyor sıtmadan... Diliniz
dönerse, vicdanınız elverirse, Afrika'nın, Asya'nın sıtmaya her yıl
milyonlarca kurban veren o insanlarına, hayatlarının şempanze hayatından
daha değersiz olduğunu anlatın isterseniz...
Bu yeni bakış açısının etkileyeceği alanlardan bir başkası
maymunları nasıl gözleyeceğimizle ilgili... Yerleşik düşüncenin aksine,
gözlerinin önünde olup bitenleri bir fotoğraf makinesinin, bir video ya da
ses bantı kayıt cihazının hassasiyetiyle izleyip kaydetmez bilim adamları...
Kendi değer yargılarına, yaptıkları araştırmanın gereklerine, kimi zaman
da öznel irdelemelere dayandırırlar gözlemlerini... Bir başka deyişle, gözlerinin
önündeki gelişmelerden işlerine gelenlerine bakarlar. Maymunlara ilişkin gözlemlerimizde
durum hiç farklı değil... "Bugüne kadar gözlemci olarak en büyük
ihmalimiz, maymun topluluklarındaki ortak tutum ve davranış kalıplarına
yeterince bakmayışımızdı" diyor Sibley. "Maymunların, yalnızca
birey değil, topluluk üyesi olduklarını ancak yeni yeni görmeye başladık.
Bu yeni bakış açısının zorlamasıyla maymunların alet kullanma
becerilerini nasıl geliştirdiklerini, yapay dilleri nasıl öğrendiklerini, ensest tabusunu nasıl uyguladıklarını, yeni tutum ve davranış kalıplarını
nasıl geliştirdiklerini daha iyi görüyoruz. Gözlemeyi akıl etmediğimiz
daha nice maymun davranışı olduğunu düşündükçe, insanın doğrusu yitip
giden zamana içi sızlıyor."
Hele Sibley ve Ahlquist biraz daha çalışsınlar kan bağları
üstüne... Belki o zaman üstlenmeye hazır oluruz, şu dünyadaki tek yakınlarımızın
"hayatta kalma" faturalarını..
|