Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Antik Çağ Sihirbazları

Isaac Asimov

 Biriyle doğrudan, ötekiyle dolaylı biçimde ilgili olmak üzere iki kitaptan söz etmek istiyorum sizlere...

1963 yılında, dünyanın en önde gelen bilim-kurgu ve fantezi yazarlarından biri olan, mühendis kökenli L.Sprague de Camp, "Antik Çağ Mühendisleri" adlı bir kitap yayınlamıştı. Mühendislikle, teknolojiyle ilgili olmasına rağmen, insanın hayal gücünü zorlayan, "büyücülük" olarak nitelendirilebilecek olayları konu edinen bir kitaptı bu... Görüşüme göre, bilim ve bilim tarihiyle ilgili herkesin zorunlu olarak okumak durumunda bulunduğu bir başyapıttır, "Antik Çağ Mühendisleri"...

Kitap hakkındaki anlatımımızı sürdürelim.

De Camp, kitabında Antik ve Orta Çağlarda yapılan bayındırlık çalışmalarını, kurulan dev ve görkemli yapıtları anlatıyor. Bu yapıların en belirgin ortak özelliği, modern makinelerin henüz icat edilmemiş, buhar gücü ve elektriğin üretime koşulmamış, mimarların, mühendislerin, inşaatçıların inşaatlarda çelik kullanımından habersiz, olduğu çağlarda yapılmış olmaları... Yalnızca mesleğini iyi bilen bir mühendis değil, usta bir öykücü de Camp...

Kitabın ikinci özelliği, Erich von Dâniken'in "Tanrıların Arabaları" adını taşıyan, boş inançlara dayalı, anılan Antik Çağ yapılarının uzayın derinliklerinden gelen astronotlarca kurulduğu yönündeki budalaca iddialara yer veren "çalışmalına dört-dörtlük bir "reddiye" olması... Bu yapıların son derece akıllı, yaratıcı, yorulmazlık derecesinde çalışkan insanlarca geliştirildiğini söylemekle kalmıyor, üstelik de kanıtlıyor yazar... Örneğin, von Dâniken'in boş iddialarından biri, Mısır piramitlerinin uzaylı yaratıklarca yapıldığıydı. Gösterdiği tek gerekçe de böylesine büyük yapıların o dönem teknolojisiyle dikilemeyeceğiydi.

Neresinden bakarsanız bakın, elle tutulur tek bir yanı yoktur, Dâniken'in bu saçma iddiasının. Bir kere, gezegenler arasında gidip gelebilecek kadar gelişkin bir teknolojiye sahip olan yaratıkların hiç işleri ve akılları yok da, böylesine büyük bir yapıyı en ilkel malzeme olan taştan mı yapacaklar? İkinci olarak, kendi ileri "birikim"leri içinde, böyle bir yapının ne anlamı olabilir? Bugün bile gezegenler arasında gidip gelemeyen bizlerin, yani yirminci yüzyıl insanlarının akıl ve bilgileri o uzay yaratıklarında olsaydı, taş üstüne taş yerleştirip piramit çıkacak yerde "betonarme" inşaat teknikleri ya da çelik konstrüksiyon yapılar yoluna gitmez miydik? Bunlar bizim bildiğimiz teknikler... Gezegenler-arası seyahatin üstesinden "gelmiş" astronotların elinde kim bilir hangi teknikler vardı.

Kısacası, von Daniken'in bütün söyledikleri, biraz kurcalandığında, "saçmalık" sıfatından başkasına hak kazanmıyor. Biraz daha hoşgörülü değerlendirenler, "desteksiz atış" olarak da nitelendirebilirler, Tanrıların Arabaları'nı... Tanrıya şükürler olsun ki, kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan spekülasyonlara hiç yer vermemiş de Camp... Üstelik, daha sonra yayınlanacak olan "Tanrıların Arabaları"na cevap yetiştirmek gibi bir niyetle de yola çıkmamış... İnşaat mühendisliği bilim ve sanatının piramitlerin kuruluş yıllarındaki somut gelişkinlik düzeyinden hareket ederek, bu piramitlerin nasıl kurulmuş olabileceklerini, mantıkî bir bütünlük içinde açıklamış... Açıklamakla da, von Dâniken'in ileri yıllarda öne süreceği tüm "tartışma"lara bunlar daha ileri bile sürülmeden cevap vermiş...

De Camp'ı izleyelim: "Antik Çağ insanlarının gerçekleştirdikleri mühendislik mucize ve zaferlerinin ardında üç neden yatmaktadır. İlki, ellerindeki basit araç, gereç ve aygıtları en yoğun, dikkatli ve özenli biçimde kullanmış olmalarıdır. İkincisi, sınırsız sayılabilecek insan gücü kaynaklarını etkili biçimde örgütleyip yönlendirecek otoriteye ve komuta gücüne sahip olmalarıdır. Üçüncü olarak, başladıkları işi sonuçlandırmada hiç acelelerinin olmayışıdır. Bize kalırsa, en önemli etken işte bu sonuncusudur. Yani ele aldıkları projeyi geliştirip sonuçlandırmada gösterdikleri akıl almaz, sınırsız sabır. O dönemde bilinmeyen çelik madeninin kullanılmasını gerektirmeyen tüm imar çalışmalarını gerçekleştirebilecek düzeydeydi, Antik Çağ toplumları... Yeter ki, neyin yapılacağını bilsinler, yapacak zamanı ayırsınlar..."

"Sınırsız miktarda insangücü" etkenine de farklı biçimde yaklaşıyor, de Camp... İlk anda sanılabileceğinden çok daha az insangücüyle bu imar çalışmalarının üstesinden gelinebileceğini söylüyor. Örneğin, Eski Mısırlı rahipler piramitlerin dikilebilmesi için 100.000 kişinin tastamam 20 yıl süreyle çalıştıklarını söylemişler, Yunanlı tarihçi Herodot da bu görüşe önemli ölçüde katılmıştı. De Camp bu konuda şöyle diyor: "O dönemde bilinen en basit teknik ve yöntemlerle bile, piramitler, anılan zaman süresi içinde, anılan işçi sayısının çok daha azıyla yapılabilir".

Antik çağların mimarlık-mühendislik çabalarına çağdaş teknolojiler açısından yaklaşıldığında, kuşkusuz, en çarpıcı ve etkileyici başarı piramitlerdir. Gözün görmediği uzaklıktaki gezegenlerden gelen yaratıkların "destek ve yardım"ına bel bağlamaksızın Mısır Piramitlerinin nasıl olup da inşa edilebildiklerini açıklamayı başarırsanız, bilimsel biçimde her şeyi açıklayabilirsiniz.

Alalım, Çin Şeddini... Bu yapının inşasını birkaç yüzyılda tamamlayan Çinliler, hem insangücü, hem de teknolojik gelişkinlik bakımından, Eski Mısır Krallığı'ndan (İ.Ö. 2500) çok daha ileriydiler. Aynı şekilde, görkemli Orta Çağ katedrallerinden bazılarının inşası neredeyse yüzyıl sürmüştü. Von Dâniken'e baktığınızda, bu yapıların "dünyevi" nitelikleri üstünde kuşku yaratacak tek satıra bile rastlamıyorsunuz. Katedrallerin oluşturduğu örnek ilginç... Von Dâniken'in "uygarlık"la özdeşleştirdiği "Avrupalılık" çerçevesi içinde, bunların Avrupalılarca, ötekilerininse "Avrupalı olmayan yerli"lerce yapılmış olmalarının bilinçaltı payı büyük...

Sanayi Devrimi öncesi Antik kültürlerin bünyesinden fışkıran mimarlık-mühendislik eserlerinin tek ayırt edici özelliği, gerek kitle, gerek boyut bakımından "devâsâ" oluşları değil... Başka ve eşölçüde önemli başka özellikleri de var bunların... De Camp'ın haklı olarak vurguladığı gibi, bu Antik Çağ uygarlıklarının, piramitler dikmek, duvarlar örmekten de öteye özellikleri bulunmaktaydı. Bilgi ve tecrübe birikimlerinin bugüne kıyasla ne kadar "fukara" olduğu düşünülürse, Antik Çağ yaratıcılığının bugünkü standartlara göre azımsanmayacak boyutlara ulaştığı hemen anlaşılır.

Örneğin, Avrupa'da bilimsel gelişmenin bütünüyle durduğu, hatta karanlığa gömüldüğü Orta Çağ'da (Karanlık Çağ olarak anılması da bundandır), Çinliler, teknolojide dünyanın en önde gelen toplumuydular. On sekizinci yüzyıla kadar da bu üstünlüklerini farklı biçimde korumuşlardı. Basit bir örnek vermek gerekirse, Çinliler İ.S. 700'lü yıllarda, saatin rakkas çarkının sekteli biçimde hareket etmesine olanak sağlayan maşa tertibatını geliştirmişlerdi. Bu maşa tertibatı saatin ağır ve düzenli biçimde çalışmasını sağlamakla kalmıyor, çalışması için gerekli enerji miktarını da önemli ölçüde azaltıyordu.

Çinlilerin saat teknolojisine katkıları bu kadarla kalmıyor.Suyla çalışan kepçeli saatleri icat ettiklerinde, tarihler, I.S. 724'ü göstermektedir. Teknik ilk bakışta basit, ama o dönemin bilgi ve teknoloji birikimi açısından zengin bir hayalgücünün işaretidir. Kepçelere sürekli ve ağır biçimde su akıtılmakta, dolan bir kepçe içindeki suyun ağırlığıyla yana kayarak boş bir başka kepçeye yerini bırakmakta, doluş hızı aynı olduğu için de zaman ölçümü çok daha hassas olmaktadır. Genellikle büyük kulelerin üstüne yerleştirilen su-kepçeli bu saatler, günün 12 ve 100'de birlerini duyuracak biçimde, çanlar ya da davullarla donatılmışlardı. Dahası, kulelere yerleştirilen bu saatlerin yanında, göklerle birlikte dönen ve bugünkü planetoryumaları andıran küreler de vardı. Kimi güneşe, kimi yer küremize, kimi gezegenlere benzetilmişti bu küreler biçim ve karşılıklı konumları bakımından. Böylece, Çinliler, daha o tarihlerde, gerçek gök cisimlerinin hareketlerinin minyatür bir modelini, benzetimini geliştirmişlerdi.

Temsili bir Zigurrat çizimiGözlerimizi şimdi de Orta Doğu'ya, Eski Mısırlılardan bile daha önce "uygarlık" aşamasına varan Fırat ve Dicle ırmakları insanlarına çeviriyoruz. Onların da kendilerine özgü "piramit"leri bulunduğu herkesçe biliniyor. Tanrıları için diktikleri tapınaklar, üst üste yerleştirilmiş üçgenler biçiminde yükseliyor, bu da "piramit" tipi yapıların eski uygarlıklarda yaygın biçimde benimsendiğini ortaya koyuyor. "Zigurrat" adı verilen bu yapıtların dışına inşa edilen dev merdivenlerden rahipler, ibadetçiler inip çıkıyorlar. Cennete yükselen merdivenlerden meleklerin inip çıktıklarını anlatan Yakup peygamberin gördüğü, anlattığı da bundan başkası değil...

Yedi katlı Babil ziguratı, kuşkusuz, bu yapıların en büyüğü... Ardı arkası kesilmeyen savaşların yol açtığı kesintiler yüzünden, bu yapının inşası yüzyıllar sürmüş... Ama, bittiğinde öylesine göklere yükselen görkemli bir yapı olmuş ki, bazı kaynaklara göre, sürgündeki Yahudiler, İncil'de sözü edilen efsanevi Babil Kulesi'ni anlatırken ondan esinlenmişler... İ.Ö. altıncı yüzyılda, Babil kumandanı Nebukadenezar tamamlamış, ziguratın inşasını... Bu tarih, aynı zamanda, Babil'in de "Altın Çağ"ını simgelemekte...

Babil ŞehriTıpkı piramitler gibi "Babil" olayı üstünde de ayrıca durmak gerekiyor. Tarihî Babil kenti savunma amacıyla dev surlarla çevriliydi. Sekiz kapı vardı, bu surlarda... En büyük kapı, adını Bereket Tanrıçası Ishtar'dan alan Ishtar Kapısıydı. Bu kapının özelliği, hem kente giriş-çıkışı sağlayan, hem kenti koruyan, hem de kent sakinlerinin estetik duygularına seslenen üçlü bir işlev görmesiydi. Kimi mavi, kimileri de yeşil-pembe mineli tuğlalarla örülmüştü bu kapı... Dizi dizi sıralanmış, son derece gözalıcı güzellikte, kenti koruma işlevini üstlenmiş boğa ve ejderha motifleri de işlenmişti. Ishtar kapısından kente girenler, önlerinde upuzun uzanan Tören Caddesi'nde bulurlardı kendilerini... Babil kentinin bu ana caddesi boyunca, baz-rölyef aslanlarla bezenmiş mineli tuğlalardan örülü duvarlarla karşılaşırlardı. Duvarların sağ arka yanında da Babil'in ünlü Asma Bahçeleri yükselirdi. Dümdüz Babil ovasında taraş taraş yükselen,ağaçlı, çiçekli, gözalıcı bir "gökdelen"di bu... Kupkuru ovanın ortasında bereketi simgeleyen bir dev yapı...

Antik Çağ insanlarının hayalgücü ve yaratıcılıklarından söz edilirken, bunların odak noktalarının din, estetik ve güzellikten başka alanlara da yöneldiğini hemen vurgulamak gerekir, yanlış anlamaları baştan önlemek için... Örneğin, savaş ve savaşın mekanizasyonu kesinkes çağdaş bir icat değildir. "Savaş" olgusu ilkellikten uygarlığa geçişle birlikte ortaya çıkmış, o tarihten bu yana da savaş teknolojisi kesintisiz bir süreç içinde gelişmiş, hem de çok hızlı biçimde gelişmiştir.

"Topçuluk" bilim ve sanatından söz edelim örnek olarak... Topçuluğun temelinde, güllelerin (mermi, füze, vb.) mekanik biçimde fırlatılması yatar. Çağdaş topların prototiplerinin ortaya çıkışıysa, barutun keşfinden çok daha eski tarihlere gider. Askerlik tarihini inceleyenler bilirler ki, barut gibi patlayıcı maddelerin henüz keşfedilmemiş olması nedeniyle, bize kıyasla çok daha düşük ve etkisiz ateş gücüne sahip olan Antik Çağ toplumları, onların yokluğunda bile, son derece etkili top-benzeri silahlar geliştirmişlerdi. Örneğin, bu porotptiplerin başında yer alan "mancınık", İ.Ö. dördüncü yüzyılda, Sicilya'da Syracuse diktatörü Diyonisos'un emrinde çalışan artizanlarca icat edilmişti. Bükülmüş ipler, esnek tahtalar ve karşı-ağırlıklar kullanılarak, bu mancınıkların, büyük taş parçalarını hem uzağa, hem de yükseğe fırlatmaları sağlanmıştı, duvarları çökertmek, düşman surlarının arkasında tahribat yapmak, ilkel silahların etki alanına girmeden uzak mesafelerden insanları imha etmek için kullanılırdı bu mancınıklar...

Buraya kadar anlattıklarımızı özetlemek zamanı artık geldi.

Sprague de Camp'ın söylediği kısaca şu: İnsan zekası, insan yaratıcılığı ve bunların ürünleri olan dizaynlar, birkaç kuşak insanlığın bize mirasları değildir. Hele, tanrısal nitelikler taşıyan, gözün görmediği uzaklıktaki gezegenlerden gelmiş uzaylı yaratıkların gönüllerinden kopan armağanlar hiç değildir. Sprauge'in "Antik Çağ Mühendisleri" adlı kitabını ne yapıp edip okuyun. Von Dâniken'in serpmeye çalıştığı kuşku tohumlarının abesliğini görmekle kalmayacak, beyin ve zekanın binlerce yıldır insana ve insanlığa damgasını vurduğuna bir daha kuşkulanmayacak biçimde tanık olacaksınız. Dahası, günümüzdeki mimarlık-mühendislik harikalarının, bizlerden çok daha önce yaşamış insanların beyinlerinde şekillendiğini, sırtlarında taşındığını, ellerince yoğrulduğunu anlayacaksınız

Kimdir bu insanlar?

Bunun yanıtını vermek için de "Tarih öncesi" dediğimiz uygarlık öncesi insanlarına kadar uzanmanız gerekiyor. İnsanların kaderlerini şekillendirmek için ayaklan üstünde doğrulup ellerine ilk ve ilkel araçları aldıkları tarihlere ...

Bilim Dergisi - Mart 1982

Isaac Asimov
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta