|
Biriyle doğrudan, ötekiyle dolaylı biçimde ilgili olmak üzere
iki kitaptan söz etmek istiyorum sizlere...
1963 yılında, dünyanın en önde gelen bilim-kurgu ve
fantezi yazarlarından biri olan, mühendis kökenli
L.Sprague de Camp,
"Antik Çağ Mühendisleri" adlı bir kitap yayınlamıştı. Mühendislikle,
teknolojiyle ilgili olmasına rağmen, insanın hayal gücünü zorlayan, "büyücülük"
olarak nitelendirilebilecek olayları konu edinen bir kitaptı bu... Görüşüme
göre, bilim ve bilim tarihiyle ilgili herkesin zorunlu olarak okumak durumunda
bulunduğu bir başyapıttır, "Antik Çağ Mühendisleri"...
Kitap hakkındaki anlatımımızı sürdürelim.
De Camp, kitabında Antik ve Orta Çağlarda yapılan bayındırlık
çalışmalarını, kurulan dev ve görkemli yapıtları anlatıyor. Bu yapıların
en belirgin ortak özelliği, modern makinelerin henüz icat edilmemiş, buhar gücü
ve elektriğin üretime koşulmamış, mimarların, mühendislerin, inşaatçıların
inşaatlarda çelik kullanımından habersiz, olduğu çağlarda yapılmış
olmaları... Yalnızca mesleğini iyi bilen bir mühendis değil, usta bir öykücü
de Camp...
Kitabın ikinci özelliği, Erich von Dâniken'in "Tanrıların
Arabaları" adını taşıyan, boş inançlara dayalı, anılan Antik Çağ
yapılarının uzayın derinliklerinden gelen astronotlarca kurulduğu yönündeki
budalaca iddialara yer veren "çalışmalına dört-dörtlük bir
"reddiye" olması... Bu yapıların son derece akıllı, yaratıcı,
yorulmazlık derecesinde çalışkan insanlarca geliştirildiğini söylemekle
kalmıyor, üstelik de kanıtlıyor yazar... Örneğin, von Dâniken'in boş
iddialarından biri, Mısır piramitlerinin uzaylı yaratıklarca yapıldığıydı.
Gösterdiği tek gerekçe de böylesine büyük yapıların o dönem
teknolojisiyle dikilemeyeceğiydi.
Neresinden bakarsanız bakın, elle tutulur tek bir yanı
yoktur, Dâniken'in bu saçma iddiasının. Bir kere, gezegenler arasında gidip
gelebilecek kadar gelişkin bir teknolojiye sahip olan yaratıkların hiç işleri
ve akılları yok da, böylesine büyük bir yapıyı en ilkel malzeme olan taştan
mı yapacaklar? İkinci olarak, kendi ileri "birikim"leri içinde, böyle
bir yapının ne anlamı olabilir? Bugün bile gezegenler arasında gidip
gelemeyen bizlerin, yani yirminci yüzyıl insanlarının akıl ve bilgileri o
uzay yaratıklarında olsaydı, taş üstüne taş yerleştirip piramit çıkacak
yerde "betonarme" inşaat teknikleri ya da çelik konstrüksiyon yapılar
yoluna gitmez miydik? Bunlar bizim bildiğimiz teknikler... Gezegenler-arası
seyahatin üstesinden "gelmiş" astronotların elinde kim bilir hangi
teknikler vardı.
Kısacası, von Daniken'in bütün söyledikleri, biraz
kurcalandığında, "saçmalık" sıfatından başkasına hak kazanmıyor.
Biraz daha hoşgörülü değerlendirenler, "desteksiz atış" olarak
da nitelendirebilirler, Tanrıların Arabaları'nı... Tanrıya şükürler
olsun ki, kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan spekülasyonlara
hiç yer vermemiş de Camp... Üstelik, daha sonra yayınlanacak olan "Tanrıların
Arabaları"na cevap yetiştirmek gibi bir niyetle de yola çıkmamış...
İnşaat mühendisliği bilim ve sanatının piramitlerin kuruluş yıllarındaki
somut gelişkinlik düzeyinden hareket ederek, bu piramitlerin nasıl kurulmuş
olabileceklerini, mantıkî bir bütünlük içinde açıklamış... Açıklamakla
da, von Dâniken'in ileri yıllarda öne süreceği tüm "tartışma"lara
bunlar daha ileri bile sürülmeden cevap vermiş...
De Camp'ı izleyelim: "Antik Çağ insanlarının gerçekleştirdikleri
mühendislik mucize ve zaferlerinin ardında üç neden yatmaktadır. İlki,
ellerindeki basit araç, gereç ve aygıtları en yoğun, dikkatli ve özenli biçimde
kullanmış olmalarıdır. İkincisi, sınırsız sayılabilecek insan gücü
kaynaklarını etkili biçimde örgütleyip yönlendirecek otoriteye ve komuta gücüne
sahip olmalarıdır. Üçüncü olarak, başladıkları işi sonuçlandırmada
hiç acelelerinin olmayışıdır. Bize kalırsa, en önemli etken işte bu
sonuncusudur. Yani ele aldıkları projeyi geliştirip sonuçlandırmada gösterdikleri
akıl almaz, sınırsız sabır. O dönemde bilinmeyen çelik madeninin kullanılmasını
gerektirmeyen tüm imar çalışmalarını gerçekleştirebilecek düzeydeydi,
Antik Çağ toplumları... Yeter ki, neyin yapılacağını bilsinler, yapacak
zamanı ayırsınlar..."
"Sınırsız miktarda insangücü" etkenine de farklı
biçimde yaklaşıyor, de Camp... İlk anda sanılabileceğinden çok daha az
insangücüyle bu imar çalışmalarının üstesinden gelinebileceğini söylüyor.
Örneğin, Eski Mısırlı rahipler piramitlerin dikilebilmesi için 100.000 kişinin
tastamam 20 yıl süreyle çalıştıklarını söylemişler, Yunanlı tarihçi
Herodot da bu görüşe önemli ölçüde katılmıştı. De Camp bu konuda şöyle
diyor: "O dönemde bilinen en basit teknik ve yöntemlerle bile,
piramitler, anılan zaman süresi içinde, anılan işçi sayısının çok daha
azıyla yapılabilir".
Antik çağların mimarlık-mühendislik çabalarına çağdaş
teknolojiler açısından yaklaşıldığında, kuşkusuz, en çarpıcı ve
etkileyici başarı piramitlerdir. Gözün görmediği uzaklıktaki
gezegenlerden gelen yaratıkların "destek ve yardım"ına bel bağlamaksızın
Mısır Piramitlerinin nasıl olup da inşa edilebildiklerini açıklamayı başarırsanız,
bilimsel biçimde her şeyi açıklayabilirsiniz.
Alalım, Çin Şeddini... Bu yapının inşasını birkaç yüzyılda
tamamlayan Çinliler, hem insangücü, hem de teknolojik gelişkinlik bakımından,
Eski Mısır Krallığı'ndan (İ.Ö. 2500) çok daha ileriydiler. Aynı şekilde,
görkemli Orta Çağ katedrallerinden bazılarının inşası neredeyse yüzyıl
sürmüştü. Von Dâniken'e baktığınızda, bu yapıların "dünyevi"
nitelikleri üstünde kuşku yaratacak tek satıra bile rastlamıyorsunuz.
Katedrallerin oluşturduğu örnek ilginç... Von Dâniken'in "uygarlık"la
özdeşleştirdiği "Avrupalılık" çerçevesi içinde, bunların
Avrupalılarca, ötekilerininse "Avrupalı olmayan yerli"lerce yapılmış
olmalarının bilinçaltı payı büyük...
Sanayi Devrimi öncesi Antik kültürlerin bünyesinden fışkıran
mimarlık-mühendislik eserlerinin tek ayırt edici özelliği, gerek kitle,
gerek boyut bakımından "devâsâ" oluşları değil... Başka ve eşölçüde
önemli başka özellikleri de var bunların... De Camp'ın haklı olarak
vurguladığı gibi, bu Antik Çağ uygarlıklarının, piramitler dikmek,
duvarlar örmekten de öteye özellikleri bulunmaktaydı. Bilgi ve tecrübe
birikimlerinin bugüne kıyasla ne kadar "fukara" olduğu düşünülürse,
Antik Çağ yaratıcılığının bugünkü standartlara göre azımsanmayacak
boyutlara ulaştığı hemen anlaşılır.
Örneğin, Avrupa'da bilimsel gelişmenin bütünüyle durduğu,
hatta karanlığa gömüldüğü Orta Çağ'da (Karanlık Çağ olarak anılması
da bundandır), Çinliler, teknolojide dünyanın en önde gelen toplumuydular.
On sekizinci yüzyıla kadar da bu üstünlüklerini farklı biçimde korumuşlardı.
Basit bir örnek vermek gerekirse, Çinliler İ.S. 700'lü yıllarda, saatin
rakkas çarkının sekteli biçimde hareket etmesine olanak sağlayan maşa
tertibatını geliştirmişlerdi. Bu maşa tertibatı saatin ağır ve düzenli
biçimde çalışmasını sağlamakla kalmıyor, çalışması için gerekli
enerji miktarını da önemli ölçüde azaltıyordu.
Çinlilerin saat teknolojisine katkıları bu kadarla kalmıyor.Suyla
çalışan kepçeli saatleri icat ettiklerinde, tarihler, I.S. 724'ü göstermektedir.
Teknik ilk bakışta basit, ama o dönemin bilgi ve teknoloji birikimi açısından
zengin bir hayalgücünün işaretidir. Kepçelere sürekli ve ağır biçimde
su akıtılmakta, dolan bir kepçe içindeki suyun ağırlığıyla yana kayarak
boş bir başka kepçeye yerini bırakmakta, doluş hızı aynı olduğu için
de zaman ölçümü çok daha hassas olmaktadır. Genellikle büyük kulelerin
üstüne yerleştirilen su-kepçeli bu saatler, günün 12 ve 100'de birlerini
duyuracak biçimde, çanlar ya da davullarla donatılmışlardı. Dahası,
kulelere yerleştirilen bu saatlerin yanında, göklerle birlikte dönen ve bugünkü
planetoryumaları andıran küreler de vardı. Kimi güneşe, kimi yer küremize,
kimi gezegenlere benzetilmişti bu küreler biçim ve karşılıklı konumları
bakımından. Böylece, Çinliler, daha o tarihlerde, gerçek gök cisimlerinin
hareketlerinin minyatür bir modelini, benzetimini geliştirmişlerdi.
Gözlerimizi şimdi de Orta Doğu'ya, Eski Mısırlılardan
bile daha önce "uygarlık" aşamasına varan Fırat ve Dicle ırmakları
insanlarına çeviriyoruz. Onların da kendilerine özgü
"piramit"leri bulunduğu herkesçe biliniyor. Tanrıları için
diktikleri tapınaklar, üst üste yerleştirilmiş üçgenler biçiminde yükseliyor,
bu da "piramit" tipi yapıların eski uygarlıklarda yaygın biçimde
benimsendiğini ortaya koyuyor. "Zigurrat" adı verilen bu yapıtların
dışına inşa edilen dev merdivenlerden rahipler, ibadetçiler inip çıkıyorlar. Cennete yükselen merdivenlerden meleklerin inip çıktıklarını anlatan Yakup
peygamberin gördüğü, anlattığı da bundan başkası değil...
Yedi katlı Babil ziguratı, kuşkusuz, bu yapıların en büyüğü...
Ardı arkası kesilmeyen savaşların yol açtığı kesintiler yüzünden, bu
yapının inşası yüzyıllar sürmüş... Ama, bittiğinde öylesine göklere
yükselen görkemli bir yapı olmuş ki, bazı kaynaklara göre, sürgündeki
Yahudiler, İncil'de sözü edilen efsanevi Babil Kulesi'ni anlatırken ondan
esinlenmişler... İ.Ö. altıncı yüzyılda, Babil kumandanı Nebukadenezar
tamamlamış, ziguratın inşasını... Bu tarih, aynı zamanda, Babil'in de
"Altın Çağ"ını simgelemekte...
Tıpkı piramitler gibi "Babil" olayı üstünde de
ayrıca durmak gerekiyor. Tarihî Babil kenti savunma amacıyla dev surlarla çevriliydi.
Sekiz kapı vardı, bu surlarda... En büyük kapı, adını Bereket Tanrıçası
Ishtar'dan alan Ishtar Kapısıydı. Bu kapının özelliği, hem kente giriş-çıkışı
sağlayan, hem kenti koruyan, hem de kent sakinlerinin estetik duygularına
seslenen üçlü bir işlev görmesiydi. Kimi mavi, kimileri de yeşil-pembe
mineli tuğlalarla örülmüştü bu kapı... Dizi dizi sıralanmış, son
derece gözalıcı güzellikte, kenti koruma işlevini üstlenmiş boğa ve
ejderha motifleri de işlenmişti. Ishtar kapısından kente girenler, önlerinde
upuzun uzanan Tören Caddesi'nde bulurlardı kendilerini... Babil kentinin bu
ana caddesi boyunca, baz-rölyef aslanlarla bezenmiş mineli tuğlalardan örülü
duvarlarla karşılaşırlardı. Duvarların sağ arka yanında da Babil'in ünlü
Asma Bahçeleri yükselirdi. Dümdüz Babil ovasında taraş taraş yükselen,ağaçlı,
çiçekli, gözalıcı bir "gökdelen"di bu... Kupkuru ovanın ortasında
bereketi simgeleyen bir dev yapı...
Antik Çağ insanlarının hayalgücü ve yaratıcılıklarından
söz edilirken, bunların odak noktalarının din, estetik ve güzellikten başka
alanlara da yöneldiğini hemen vurgulamak gerekir, yanlış anlamaları baştan
önlemek için... Örneğin, savaş ve savaşın mekanizasyonu kesinkes çağdaş
bir icat değildir. "Savaş" olgusu ilkellikten uygarlığa geçişle
birlikte ortaya çıkmış, o tarihten bu yana da savaş teknolojisi kesintisiz
bir süreç içinde gelişmiş, hem de çok hızlı biçimde gelişmiştir.
"Topçuluk" bilim ve sanatından söz edelim örnek
olarak... Topçuluğun temelinde, güllelerin (mermi, füze, vb.) mekanik biçimde
fırlatılması yatar. Çağdaş topların prototiplerinin ortaya çıkışıysa,
barutun keşfinden çok daha eski tarihlere gider. Askerlik tarihini
inceleyenler bilirler ki, barut gibi patlayıcı maddelerin henüz keşfedilmemiş
olması nedeniyle, bize kıyasla çok daha düşük ve etkisiz ateş gücüne
sahip olan Antik Çağ toplumları, onların yokluğunda bile, son derece etkili
top-benzeri silahlar geliştirmişlerdi. Örneğin, bu porotptiplerin başında
yer alan "mancınık", İ.Ö. dördüncü yüzyılda, Sicilya'da
Syracuse diktatörü Diyonisos'un emrinde çalışan artizanlarca icat edilmişti.
Bükülmüş ipler, esnek tahtalar ve karşı-ağırlıklar kullanılarak, bu
mancınıkların, büyük taş parçalarını hem uzağa, hem de yükseğe fırlatmaları
sağlanmıştı, duvarları çökertmek, düşman surlarının arkasında
tahribat yapmak, ilkel silahların etki alanına girmeden uzak mesafelerden
insanları imha etmek için kullanılırdı bu mancınıklar...
Buraya kadar anlattıklarımızı özetlemek zamanı artık
geldi.
Sprague de Camp'ın söylediği kısaca şu: İnsan zekası,
insan yaratıcılığı ve bunların ürünleri olan dizaynlar, birkaç kuşak
insanlığın bize mirasları değildir. Hele, tanrısal nitelikler taşıyan, gözün
görmediği uzaklıktaki gezegenlerden gelmiş uzaylı yaratıkların gönüllerinden
kopan armağanlar hiç değildir. Sprauge'in "Antik Çağ Mühendisleri"
adlı kitabını ne yapıp edip okuyun. Von Dâniken'in serpmeye çalıştığı
kuşku tohumlarının abesliğini görmekle kalmayacak, beyin ve zekanın
binlerce yıldır insana ve insanlığa damgasını vurduğuna bir daha kuşkulanmayacak
biçimde tanık olacaksınız. Dahası, günümüzdeki mimarlık-mühendislik
harikalarının, bizlerden çok daha önce yaşamış insanların beyinlerinde
şekillendiğini, sırtlarında taşındığını, ellerince yoğrulduğunu
anlayacaksınız
Kimdir bu insanlar?
Bunun yanıtını vermek için de "Tarih öncesi"
dediğimiz uygarlık öncesi insanlarına kadar uzanmanız gerekiyor. İnsanların
kaderlerini şekillendirmek için ayaklan üstünde doğrulup ellerine ilk ve
ilkel araçları aldıkları tarihlere ...
|