|
Seksenine merdiven dayamış olan Sir John Eccles, pek öyle
'dede' olup kenara oturacağa benzemiyor -hâlâ canlı ve hareketli- üstelik
bilimin son üç yüzyıldır, insanın doğası konusunda düşündüklerine savaş açmış.
1963 yılının Fizyoloji-Tıp dalında Nobel Ödülünü alan Eccles, bu
başarıya 'sinaps'lar, yani sinir hücrelerinin birbirleriyle ilişki kurdukları
noktalar üzerindeki çalışmalarıyla ulaştı. Şimdi de, eski dinsel bir inancı
savunuyor gibi: İnsanın, fiziksel madde ile ele gelmez bir ruhun, bileşiminden
oluştuğu yollu eski inancın...
Çağdaş nöro-fizyolojinin temel taşlarından birini yerine
yerleştirmiş olan bu bilim adamı, şimdi, herbirimizde, ana karnındayken ya da
doğduktan hemen sonra fiziksel beynimize "girmiş" maddesel-olmayan ve algılayan
bir "benlik" olduğunu söylüyor. Bu, "zihin", bizi insan kılan şeydir; insan olma
niteliklerimizin hepsi -bilinç, özgür istem, kişisel kimlik, yaratıcılık, hatta
sevgi, korku ve nefret gibi duygular, hep onun eseridir, Eccles'e göre. Maddesel
olmayan benliğimiz, "aracısı" olan beyni yönetir; tıpkı bir sürücünün bir
otomobili ya da bir programcının bir bilgisayarı yönettiği gibi. İnsanın bu
hayaletimsi varlığı, Eccles'e göre, bilgisayara benzeyen beyin üzerine çok
küçük, belli-belirsiz bir fiziksel etkide bulunur; sinir hücrelerinden
(nöronlardan) bazılarını harekete geçmeye, "ateşlenme"ye, bazılarını da sessiz
durmaya götürecek kadar bir etki. Bu yetmiyormuş gibi, Eccles, çoğunluk bilim
adamları için en büyük saçmalık olan birşeyi de büyük bir cesaretle savunuyor:
Bu maddesel-olmayan benliğin, fiziksel beynin ölmesinden sonra yaşamasını
sürdürdüğünü...
Eccles, beden-zihin konusunda böylesine gürültü çıkaran görüşler
öne sürmekte yalnız başına değil. Dünyanın birçok yerinde, nöro-fizyolojiden
parçacıklar mekaniğine dek, çeşitli alanlarda çalışan bilim adamları,
gözlerindeki at gözlüklerini çıkararak, ölümsüz bir insan ruhu, kutsal yaratı
gibi bilim dışı sayılmış nesnelerle, en azından olanaklı şeyler olarak, yeniden
ilgilenmeğe başlıyorlar. Belirli konular üzerinde aralarında pek anlaşma
bulunmadığı halde, bu âsi araştırıcılar, sıkı bir bilim anlayışı ile dinsel ya
da metafizik inançları bağdaştırma çabasında birleşiyorlar. Bir başka ortak
özellikleri de, en 'bilimsel' türünden de olsa, her türlü dogmatikliğe ve
ezberciliğe düşman olmaları.
|
 |
 |
 |
 |
|
SIR JOHN ECCLES: 1963 Nobel
Fizyoloji Ödülü. Bugün, maddesel olmayan ve ölümsüz bir "benlik" görüşünü
savunuyor. |
ROGER SPERRY:
1981 Nobel Tıp Ödülü. Ona göre beyin, yeni bir madde olan bir "benlik"
yaratıyor. |
JOHN VON NEUMANN: Parçacıklar
kuramının sağlam matematiksel temelini atan deha. Ona göre de, insan
maddeyi etkileyen bir zihne sahip olmalı. |
EUGENE WIGNER: 1963 Nobel Fizik
Ödülü. Neumann'ın görüşünün felsefi temellerini ortaya koydu. |
Eccles'in ölümsüz bir ruh konusundaki inancı, sağlam bilimsel
bulgulardan yola çıkıyor, ama epey gayri-bilimsel bir itikata gelip dayanıyor.
İnsanın kalıtsal yapısında 30 bin gen olduğunu söylüyor.
Buna göre, eğer kişisel biriciklik, belirli yapıda bir bedene
sahip olmaktan ibaret olsaydı, bu kalıtsal yapı ıq 1010.000 (On üzeri onbin)
tane farklı olanaklı benlik yaratacak bir kapasiteye sahip olurdu. Şöyle diyor
Eccles: "Benim benliğimin biricikliği, beynimi kuran kalıtsal biricikliğe bağlı
olsaydı, kendimde duyduğum biricik benliğimin varolabilme olasılığı 1010.000'de
1 olurdu. " Gerçekten de uzak bir olasılık bu.
Eccles, kendi kişi olarak benliğinin böylesine zayıf bir pamuk
ipliğine bağlı olduğuna inanmayı reddediyor. Tam tersine, kendi biricik
benliğinin,dünyaya birçok farklı kalıtsal yapının içinde gelebilmesini daha
olası sayıyor: "Ben, bambaşka bedensel ve zihinsel özelliklerle doğmuş
olabilirdim; kadın olabilirdim, çok farklı niteliklerim olabilirdi, ama yine
aynı ben olurdum." Buradan da şaşırtıcı bir sonuca varıyor: "İnsan benliği
kalıtsal yapıdan çıkmıyorsa, sonradan da edinilmiyorsa, nereden geliyor? Benim
yanıtım şu: Kutsal yaratı. Her benlik bir kutsal yaratı ürünüdür."
Eccles'in çok güçlü bir müttefiki var: Sir Karl Popper. Eccles ile
birlikte bir de kitap yazmış olan, çağımızın bu en ünlü bilim felsefecisi,
Eccles'in bütün temel görüşlerine katılıyor, bir tanesi dışında: Ruhun
ölümsüzlüğü. Popper, bugün çoğunluk bilim adamlarının paylaştığı bilim
anlayışının yaratıcısıdır: Bu bilim anlayışına göre, bir varsayımın bilimsel
olabilmesi için, yanlışlanabilir olması gerekir; yani sınanabilir olması, bu
sınamanın sonunda da bir bütün olarak reddedilebilme olanağını taşıması gerekir.
Eccles, kendi görüşlerinin bu ölçüte uymadığını itiraf ediyor; ama şunu da
ekliyor: Ortodoks bilim anlayışının temelinde yatan 'yalnızca maddesel olan
gerçektir' görüşü de aynı niteliktedir; yani Popper'in bilimsellik ölçütüne
uygun değildir. Dahası, Popper'in bu öğretisinin kendisi, gayri-bilimseldir. "Popper'in
bilim kuramını sınamak için ne gibi deneyler yapılabilir ki?", diye soruyor
Eccles. "Alıp laboratuvara sokulabilir mi bu kuram? Yanıt: Hayır. Çünkü, bu bir
bilimsel kuram değildir, metafiziktir."
ATEŞ ALTINDA
Eccles ve Popper'in görüşlerinin bilim dünyasının çeşitli
yerlerinden saldırıya uğraması şaşırtıcı değil herhalde. Ünlü bir bilgisayar
uzmanına göre, bilimde bilinen hiçbir veri, bu görüşleri çürütmüyor, doğru, ama
bu yeterli değil: Önemli olan, elimizdeki verilerin 'böylesi maddesel- olmayan
nesneler varsaymamızı gerektirip gerektirmediği. Uzmanın yanıtı kısa: "Hayır!"
Saldırıya bilim felsefecileri de katılıyor. Kimi Eccles'in
bilgisayar ve bilişim bilimlerindeki son gelişmelerden haberi olmadığını, kimi
de böyle bir görüşün bilimin gelişmesine engel olacağını söylüyor.
Ama asıl şaşırtıcı olan, Eccles ve Popper'i eleştiren birçok
nöroloji uzmanının kendilerinin de beyin-beden sorunu konusunda, onlara çok
benzer görüşlere sahip olmaları. Örneğin,bunlardan biri, bilinçli benlik ile
fiziksel beyin arasındaki ilişkiyi, bir matematik denklemi ile bir bilgisayar
arasındaki ilişkiye benzetiyor. Nasıl, bir denklem, fiziksel olmayan birşey
olduğu halde, bilgisayarın işlemlerini bir anlamda belirleyebiliyorsa, benlik de
beynin fiziksel işleyişini belirliyor: Buradan da "özgür irade" konusu ortaya
çıkıyor. Bu bilim adamı, "insansal denklem"in, üzerinde bulunduğu beynin
ölümünden sonra da varlığını sürdüreceği düşüncesini bile pek aykırı görmüyor.
Beynin yarı kürelerinin (loblarının) karşılıklı işlevleri üzerine
yaptığı araştırmalarla 1981 Nobel Ödülünü alan bir başka nöro-biyolog, Roger
Sperry, benliğin insan beyni gibi karmaşık, tabaka düzenler oluşturan yapılarda
bulunan maddenin bir özelliği olduğunu söylüyor. Buna göre, beyin bir bütünlüklü
sistem olarak kendi kısımlarını denetleyebiliyor, oysa içinde bulundurduğu on
milyon nöronun salt mekanik-fiziksel ilişkileri, böyle bir toplu denetimi
sağlayacak nitelikte değil. Bu bilim adamı da Eccles ve Popper'i eleştiriyor:
"Doğa-ötesi varlıkların gerçekliğine, fizik-dışı bedensiz eylem kaynaklarına"
inandıkları için, "dualist" oldukları, yani iki türlü varlık çeşidine, maddenin
yanında bir de maddi-olmayan ikinci bir varlık tarzına inandıkları için.
Eccles'in bu suçlamaya verdiği bir karşılık, bir de gülümseme var:
Bu eleştiricilerin de aslında dualist olduklarını, bunun farkında olmadıklarını
söylüyor.
Öte yandan, beyin üzerine sahip olunan bütün bilimsel bilgilerin
maddecilikle tutarlı olduğunu çoğunluk bilim adamları kabul ettiği halde, bazı
fizikçiler, parçacıklar fiziğinde ortaya çıkan ve fiziksel gerçekliğin yapısı
konusunda yeni bilgiler sağlayan bazı sonuçların, Eccles ve Popper'i
desteklediğini söylüyorlar. Kaba maddeyi harekete geçirebilecek maddesel-olmayan
bir zihnin varlığı...
"RUH ÇAĞIRMA DERNEKLERİ"
Bu sonuçlar, 1930'larda, yeni oluşmakta olan parçacıklar fiziğine
sağlam bir matematiksel temel sağlayan ünlü von Neumann'ın görüşleriyle
başlıyor. Bütün fizikçiler. John von Neurnann'ın sisteminin güçlü denklemlerini
benimsedikleri halde, çoğu, bu matematiksel sistemin arkasında yatan felsefî
görüşlere boşverdiler. Bu görüşleri ciddiye alanlar ise, çeşitli okullar
oluşturdular. Bir okula göre, Neumann'ın matematiksel sistemi, fiziksel
gerçekliğin aslında insan zihninin yarattığı birşey olduğunu, sahici gerçekliğin
düşünce olduğunu gösteriyor. Bu okulun en aşırı temsilcilerinden biri, 1939
yılında yayınlanan ünlü bir çalışmada şöyle yazıyor: "Belki de bilim topluluğu,
hayali varlıkları inceleyen bir tür ruh çağırma derneğidir; belki de fiziğin
incelediği nesneler, gözlemcinin kendi yarattığı hayaletlerdir." Başta Einstein
olmak üzere bazı bilim adamları ise, böyle sonuçlara yol açtığına göre
parçacıklar kuramında temel bir bozukluk olması gerektiğini düşündüler.
Ama, uzun zaman, Neumann'ın düşüncelerinin tam bir açıklaması
yapılmadı; laboratuvarlarda fısıltılar ve karmaşık teknik kitaplarda gizli
satırlar olarak kaldı. 1960'larda, Neumann'ın dostu ünlü fizikçi,1963 Nobel
Fizik Ödülü'nün sahibi Eugene Wigner, Neumann'ın düşüncesini; insanın, maddeyi
etkileyebilen bir maddesel-olmayan bilince sahip olabileceği düşüncesini, açıkça
ortaya koyarak kamuoyuna mâl etti.
Wigner'e göre, parçacıklar kuramından fiziksel gerçeklikle ilgili
çok garip bir sonuç çıkıyor. Örneğin, hiç kimsenin bulunmadığı bir ormanda bir
ağaç devrilirse, ağaç o andan başlayarak hem dik hem de devrik olmak üzere, iki
durumda aynı anda 'varoluyor'; parçacıklar mekaniğinin temel denklemlerinden olan Schrödinger dalga fonksiyonu formülü de, ağacın bu 'şizofrenik'
durumunu anlatıyor. Ama ormanda gezen birisi ağacı görünce, onun gözleme edimi
sonucu, ağacın Schrödinger fonksiyonu "yıkılıyor", tek bir fiziksel gerçeklik
haline dönüşüyor. Ağacın atomları, gerçeklikte, dik duran ağaç ya da devrik ağaç
durumlarından birini "seçiyorlar."
Neumann'ın yorumunda, insan beyni gibi kendisi fiziksel olan bir
gerçekliğin başka bir nesnenin Schrödinger fonksiyonunu 'yıkmak' yeteneğine
sahip olabilmesine yer yok, çünkü bu ancak bir gözlemde bulunma sonucu
olabilecek birşey. Gerçeklik, kendi başına, yıkılmayı bekleyen üst üste yığılı
domino taşları gibidir. İnsanlar, sürekli olarak bu işi yaptıklarına, yani
etraflarındaki nesneleri algılarken, onların fiziksel gerçekliklerinin Schrödinger fonksiyonlarını 'yıktıklarına' göre, demek ki her insanda, madde
üzerinde etkide bulunabilen bir maddesel olmayan bilinç vardır.
Bazı fizikçiler, Neumann'ın mantığını daha da ileriye götürerek,
bunun ESP (duyum-ötesi algı) için bir temel oluşturabileceğini öne sürüyorlar.
Bu iş için de, parçacıklar kuramının bir başka gizemli paradoksuna, Einstein-Padolski-Rosen
(EPR) paradoksuna başvuruyorlar. Einstein ve arkadaşları şunu göstermişler:
Parçacıklar fiziğine göre, bütün fiziksel özellikleri özdeş olan iki ikiz
parçacık yaratılsaydı ve bir bilim adamı bunlardan birisini inceleseydi, bu
gözleme edimi, aynı anda evrenin bir başka ucunda da olsa öteki parçacığı da
etkileyecektir. Ama, öte yandan, aynı kurama göre, bu etkileşim alış-verişi ışık
hızından daha hızlı olamaz. Bilim adamları bunun da çözümünü şurada arıyorlar:
İki parçacık belirli bir anda ışık hızından daha hızlı 'haberleşemeseler' de,
zaman içinde, geriye doğru fiziksel olarak dokunma halinde bulundukları ile
yaratılış anına geri giderek 'haberleşebilirler'.
Bu garip görüşü denemek için de, garip bir deney düşünüyor bir
bilim adamı: Telepati gücüyle fiziksel nesneleri hareket ettirdiğini savlayan
bir 'medyum'u laboratuvara sokarak, EPR'yi onun üzerinde deneyecek.
Bütün bunlardan hiçbir sonuç çıkmasa bile, bilimin yıllardır
(belki de bilinçsizce) kabullendiği dogmaları sarsmak, yine de önemli kılıyor bu
düşünceleri. Şöyle diyor Eccles: "Söylediklerimin kesin doğru, sanki vahiyle
inmiş şeyler olduğunu savlamıyorum. Herşeyi tartışmaya da, kuşkuya da açık
tutuyorum. Her bulduğum kapıyı açıyorum ve açık tutuyorum, çünkü, bilinmeyenin
içinde kaybolup, yolunu bulmağa çalışan biriyim ben -hepimiz öyle değil miyiz?"

BİLİMİN ZIRVALARI
Tarih boyunca, birçok büyük bilim adamı, olmayacak işlerle
uğraşmışlardır. Kepler profesyonel bir astrologdu, yıldız falı açardı. Newton,
başka madenlerden altın ve gümüş elde etmeye çalışmıştı. Logaritmanın mucidi
John Napier, 'Vahiy' konusunda, budalalık örneği sayılan, ipe-sapa gelmez bir
yorum getirmişti.
Liste uzayıp gidiyor: Uranüs gezegenini bulan William Herschel,
güneşin alev alev görünen yüzeyinin bir atmosfer olduğuna; bu atmosferin altında
karanlık, serin ve üzerinde yaşanabilir bir gezegen bulunduğuna inanırdı. Önemli
bir kimyacı olan Robert Hare. ölülerle haberleşmek için bir araç icat etmişti.
Astronom Percival Lowell, Merih'te kanallar gördüğünü ileri sürerdi. Fizikçi
Wilhelm Weber ile çağdaş evrim kuramının öncülerinden Alfred Wallace ruh
çağırırlardı. Fizikçi Sir Oliver Lodge, psişik araştırmaların ateşli bir
savunucusuydu.
Bu listeyi bildiğimden, bu işe şaşmıyorum; hattâ, tersine, büyük
bilim adamları, benim gibi daha küçüklere akıl-dışı gelecek spekülatif
düşüncelere tutulmaktan birdenbire vazgeçselerdi, asıl buna şaşardım.
Ama ne yazık ki, bu spekülatif kuramların çoğu, herhangi bir
akla-yakın yolla denenemeyecek, başka bilim adamları için inandırıcı olmayan
kanıtlamalarla desteklenen kuramlar oluyor. Aslında, bütün bu ateşli hayalciler
arasında, belirli bir görüş üzerinde anlaşma da olmuyor. Her biri, ötekileri
akıl-dışı sayıyor.
Tabiî ki, bu görünürde saçma görüşler sonradan silkelenince,
içlerinden deha kırıntıları dökülmesi olanaksız gibi değil. Böyle şeyler daha
önce de görülmüştür. Ama, korkarım, bu kırıntılar pek az ve pek seyrek.
Büyük bilim adamlarının da olsalar, saçma görünen düşüncelerin
büyük çoğunluğundan sonunda çıkacak olan yine saçmalıktır... |