|
Bilim meraktan doğdu... Hani insana mevlâsını da, belâsını
da bulduran "merak" var ya? İşte, ondan...
Merak, dur-durak bilmeyen, sınır tanımayan bir öğrenme
arzusudur. Cansız maddelerde bulunmayan, üstelik canlıların yalnızca bir bölümünde
görülen bir özelliktir. Bu yüzden, yaşayıp da "merak duymayan"
yaratıklara "canlı" demeye kolay kolay dili varmaz insanın...
Örnek olarak ağacı alalım. Ağaç, içinde bulunduğu, içinde
yeşerip dalbudak saldığı çevre hakkında merak duymaz. Hasbelkader oradadır.
Sünger de, midye de öyle... Nelere gereksinmeleri varsa, rüzgar, yağmur, akıntılar
getirir onları... Onlar da alabildiklerini alırlar, bu doğa olgularından...
Ama, gün olur, doğa, onlara, yangın, zehir, deprem, etobur ve asalakları da
getirir. İşte, o zaman, yaşadıkları gibi, gösterişsizce, tantanasız biçimde,
öte âleme göçüp giderler.
Varoluşun ilk aşamalarında canlı yaratıklar hareketsizdi,
doğaya kuldu. Ama, neden sonra, bazı canlılar bağımsız ve serbest hareket
edebilme yeteneğini geliştirdiler. Bu yaratıkların doğayı, çevrelerini
denetim altına alabilmelerinde önemli bîr adım oldu bu... Yiyecekleri şeylerin
ayaklarına gelmesini beklemek yerine, onları aramaya, onların peşine düşmeye
başladılar böylece...
"Macera" dünyaya böyle ayak bastı. Macerayla
birlikte de "merak" doğdu. Kıyasıya, acımasızca sürdürülen
besin avında çekingenlik gösterenler, macerayı göze alamayanlar, doğayla
ve çevreleriyle ilişkilerinde "tutucu" olanlar yaya kaldılar, ölüp
gittiler. Kısacası, çevreye, çevrede olup bitenlere "merak duyma"
varoluşun kaçınılmaz bedeli olup çıktı.
Tek-hücreli paramesyumlara bakın... Bir şeyler arıyormuş
gibi hareket ederler doğada... Kuşkusuz, bizim gibi, insanlar gibi,
"bilinçli" bir arayış, "bilinçli" bir istek değildir
bu... Ama, basit bir kimyasal-fiziksel arayış bile olsa, yine de arayıştır.
Yiyecek bir şeyler bulabilmek için doğayı kolaçan eder gibidir. İşte,
merakın "güdüsel" denilebilecek bu "eyleme dönüşme biçimi",
hareket eden canlıları hem hareketsizlerden, hem de cansızlardan ayırır.
Onları insana en çok yakınlaştıran özellikleridir bu...
Canlı yaratıkların evrimine baktığımızda, onların,
zaman içinde, giderek daha karmaşıklaştıklarını, yeni ve daha karmaşık
duyular geliştirdiklerini, çevreye daha duyarlı duruma geldiklerini görürüz.
Doğal çevreyle daha yoğun bir iletişim kurmaya, çevreden yeni mesajlar alıp
oraya yeni mesajlar yollamaya başlarlar. Hangi sebep-sonuç ilişkisindendir
bilinmez, ama, çevre hakkında duyularca toplanıp yorumlanan bilgilerin
depolandığı sinir sistemi de bu süreç içinde giderek karmaşıklaşır.
Ama, her şeyin olduğu gibi, dış dünyadan alınan,
depolanan ve yorumlanan bilgilerin de bir sınırı, bir kapasitesi vardır. Öyle
bir an gelir ki, toplanıp yorumlanan bilgiler "ihtiyaç duyulan"
bilgileri aşar. Diyelim ki, herhangi bir canlı yaratık tıka-basa doydu. Görünürde
de canına kastedecek herhangi bir tehlike yok... O zaman ne yapacak? Sorun da
bu ya...
Tıka-basa doymuş, tehlikeyle burun buruna olmayan yaratığın
önünde bazı seçenekler vardır. Örneğin, istiridye mahmurluğuyla kabuğuna
çekilebilir. Ama, daha karmaşık, daha üst yaşam biçimlerini simgeleyen
canlılar böyle yapmazlar. Çevrelerini kolaçan ederler, doğa hakkında yeni
şeyler öğrenme istek ve güdüsünü sergilerler. "Zararsız merak"
da diyebilirsiniz buna... Böylesi zararsız meraklara burun kıvırabilir, onu
küçümseyebilirsiniz. Yanılırsınız, böyle yapmakla... Canlılarda zekânın
ölçeği, ölçütüdür bu merak... Örneğin, bir köpek, en miskin anında
bile, sağı-solu koklar, insan kulağının alamadığı seslere durup dururken
kulak kabartır. Kedi öyle mi? Değil elbette... Doymuş kedi, meraksız bir
yaratıktır. Tüylerini yalar, büyük bir keyifle gerinir, sonra da derin bir
uykuya dalıp gider. İşte, köpeğin kediden "zeki" sayılması da
bundandır.
"Merak fazlası" da diyebilirsiniz buna...
Yaratık ne kadar zeki, beyni ne kadar gelişkinse,
"merak fazlası" da o kadar çoktur.
Alalım maymun örneğini... "Maymun iştahlı" sözü
boşuna edilmemiştir. Sağı-solu kurcalayan, her şeye burnunu sokan,
olur-olmaz şeyleri en az bir kere deneyenler için kullanılır bu deyim... Arı
kovanı gibi işleyen bir beyni vardır bu yaratığın... Ortada "merak
duyulacak" bir şeyler olmasa bile arayıp bulur, yaratır. Sözün özü,
maymun meraklı bir yaratıktır. Merak duymuş olmak için merak duyar. Bu açıdan
bakıldığında, insan, süper maymundan gayrisi değildir.
İnsan beyni, tüm evrende en iyi örgütlenmiş, en karmaşık
kitledir. Çevreyle ilgili bilgileri algılama, depolama ve yorumlama
kapasitesi, varoluş için gerekli kapasitenin çok ötesindedir. Bir hesaba göre,
insan beyni, insan ömrü süresince, 15 milyar kalem bilgi toplayabilir,
edinebilir.
Varoluş için büyük yararları olduğu gibi,
"hayat" yönünden de zararları vardır bunun... Böylesine geniş
bir alanda böylesine çok bilgi sahibi olmak, insanda, "can sıkıntısı"
denilen onanmaz hastalığa yol açar. Bildikleriyle ister istemez yetinmek
zorunda kalan, öğreneceği fazla bir şeyler kalmayan insanlar, beyinlerini
varolmaya yetecek kadar çalıştırırlar. Bu da, en hafifi zihin dağınıklığı,
en şiddetlisi ruh hastalığı olan çeşitli düzensizliklere yol açar.
Özetle söyleyelim: Ortalama insanda yoğun, dur-durak
bilmeyen, sınır tanımayan bir merak vardır. Bu merakını hemen elinin altında
bulunan olanaklarla, yararlı biçimde gideremezse, "kötü ve zararlı"
biçimlerde giderme yolunu seçer. "Arayan belâsını da bulur, mevlâsını
da bulur" ya da "Burnunu başkalarının işine sokma" sözleri
bu gibilerine söylenir. Merakın sonuçları her zaman hoş değildir, kısacası...
"insanın başına ne gelirse ya meraktan..." diye başlayan sözler,
boşuna söylenmemiştir, yani...
İnsana zaman zaman zararlı sonuçlar da getirebilen
"merak", insan ırkıyla ilgili efsanelerde de dizboyudur. Alın, Eski
Yunan'daki "Pandora Kutusu" öyküsünü... Efsane o ki, "ilk kadın"
olan Pandora'ya "açılması yasak" bir kutu vermişler. Merak bu ya?
O da hemen oracıkta kutuyu açıvermiş.. Hastalık, açlık, nefret ve akla
gelebilecek her türlü kötülük çıkıvermiş kutudan... Bir daha da kutuya
girmemiş, O günden bu yana dünyanın başına musallat olmuş...
İncil'in sayfalarına göz atıp Havva'nın öyküsünü
okuduğumuzda, Yılan'ın tahrik edici, ayartıcı, baştan çıkartıcı sözler
etmek için boşuna nefes tükettiğini görürüz. "Onca dil dökmeye ne
gerek vardı?" diye kendi kendimize sorarız. Biliriz ki, Havva anamız, o
kahrolası merakı yüzünden, nasıl olsa "yasak meyve"yi yiyecekti.
Simgelere meraklı olanlar için söyleyelim: Elinde yasak meyvesi, ağacın altında
duran Havva'yı ilgiyle dalından izleyen yılan, aslında, MERAK'ın ta
kendisidir.
İnsandaki tüm güdüler gibi, merak da, kuşkusuz, kötü biçimlerde,
kötü amaçlarla kullanılabilir. Üstyerine görev olmadığı halde başkalarının
ne yaptığını, ne konuştuğunu, ne düşündüğünü merak edenlere, küçümseyici
biçimde, "meraklı" denmesi de bundandır. Ama, ne olursa olsun,
merak yine de insan beyninin en erdemli, en soylu özelliklerinden biridir.
"Merak", yani "bilmek ve öğrenmek arzusu" olmasaydı,
insan da olmazdı.
"Bilmek ve öğrenmek arzusu" herşeyden önce,
insan yaşamının günlük gereksinmelerinin karşılanmasına dönüktür.
Ekim en etkili biçimde nasıl yapılır? Hasat en az kayıpla nasıl kaldırılır?
Hayvanlar nasıl avlanır? Elbise nasıl dikilir? "Uygulamalı
sanatlar" da diyebilirsiniz, merakın bu dile geliş biçimine...
Ama, varolmak için ihtiyaç duyulan bu basit beceriler geliştirildikten
sonra ne olacak? Günlük gereksinmeler karşılandıktan sonra neye merak
duyulacak? İşte, günlük gereksinmelerin karşılanmasıyla mantığı gereği
yetinemeyen "bilmek ve öğrenmek arzusu", bu noktadan sonra, insanı,
daha geniş-ufuklu, daha kapsamlı, daha karmaşık çabalara itmektedir.
Alalım, "güzel sanatlar" örneğini... Bir görüşe
göre, "güzel sanatlar" insanın doymak bilmeyen, sınır tanımayan
ruhsal gereksinmelerini karşılamak amacından çok, can sıkıntısından doğmuştur.
Yapılacak başka şey olmadığı için yaratılmıştır. Bir bakıma doğru,
bir bakıma eksiktir bu görüş... Sanat tarihini inceleyenler, güzel sanatların,
yalnızca ruhsal değil, "dünyevî" boyutlarının da bulunduğunu
bilirler. Resim ve heykellerin bereket ve din simgeleri olarak kullanıla geldiğini
bilmek için de ayrıca sanat tarihçisi olmak gerekmez. Ama, öte yandan, önce
bu nesnelerin yaratıldığı, sonra da kullanıldığı bir gerçek... Bu da, güzel
sanatların can sıkıntısından doğduğu görüşüne güç kazandırıyor.
Bize kalırsa, güzel sanatların güzellik duygusundan, güzellik
arayışından doğduğunu söylemek, sapla samanı karıştırmaktır. Deyim
yerindeyse, kağnıyı öküzün önüne koymaktır. Önce ortaya sanat çıkmıştır.
Buna "güzel" denmesi sonradandır, "güzellik" yönünde
gelişmesinin doğal uzantısıdır. Kısacası, güzel sanatlar, kendileri için
pratik kullanımlar bulunmadan çok önce doğmuşlardır. İnsan beynine, insanın
"yaratıcı" yeteneklerine "meşgale" bulmak için yaratılmışlardır.
Öte yandan, çok güzel, çok görkemli bir sanat eserinin üretilmesi
de, tek başına, doyum veren bir meşgale değildir. O sanat eserinin başkalarınca
görülmesi, beğenilmesi esastır. Yalnızca yaratıcısı için değil,
seyircisi için de "meşgale" olması gerekir. Bir sanat esirini
"büyük ve görkemli" yapan en önemli şey, onun sağlayacağı
doyum ve heyecanın başka yerlerde bulunamamasıdır. Bir sanat eserinde, insanın
düşünme yetilerini, meraklarını kamçılayan öylesi çok bilgi birikimi
vardır ki, sanat düşmanı eblehler dışındaki herkesin beyninde bir kıpırdanış,
bir heyecan, bir canlanma oluşur.
Ama, öte yandan, güzel sanatlarla uğraşmak boş zamanlan
değerlendirmede doyum veren bir araçsa, bir de olumsuz yönü vardır. İşlek
ve yaratıcı bir zekânın yanında, bedensel çabayı, çalışmayı da
gerektirir. Oysa, yalnızca zihinsel çaba gerektiren, bedeni zorlayıp yormayan
başka uğraşılar da vardır. İşte, bilgi arayışı böylesi bir uğraşıdır.
Toplanan bilginin ne yapılacağı, nerede kullanılacağı hiç, ama hiç önemli
değildir. Önemli olan bilginin, arayışın kendisidir. Bilgilenmek için
bilgi aramak da diyebilirsiniz buna...
Birşeyler öğrenme isteği ve bu isteğin gerçekleştirilmesi
için harcanan, çabalar, insanı yüceltir, daha önce düşlemediği doruklara
ulaştırır, beyin için gerçekten görkemli bir "meşgale" olur. Günlük
yaşamda pratik değeri olan şeyler hakkında bilgi toplamaktan başlar bu iş..
Sonra "estetik bilgisi" denilen, "saf bilgi" olarak anılan
doruğa ulaşır.
Örneğin, "saf bilgi" bilgi edinmiş olmak için
edinilen bilgi, "Gökyüzünün tavanı ne kadar yüksektir?" ya da
"Taş neden düşer?" gibi sorulara yanıt arar. Düpedüz meraktır
bu... Pratik kullanımı olmayan, bu yönüyle de "tembel" olan, ama
aynı zamanda sorunların özüne acımasızca, kestirme yoldan inen bir
merak... Gökyüzü ne kadar yüksekse yüksek... Taş neden düşerse düşsün...
Size ne, bunlardan? Doğru yanıtını alsanız, ne işinize yarar? Taşın
neden düştüğünü bilmeniz, onun kafanıza düşmesini önler mi? Sizde
yaratacağı acıyı hafifletir mi? Gökyüzünün ne kadar yüksek olduğu,
hava kirliliğine çözüm bulmanızı sağlar mı?
Bütün bu sorulara olumsuz yanıt vermek zorundasınız.
Gelin görün ki, pratik hiç bir değeri olmayan bu tür soruları soranlar,
dur-durak bilmeden bunlara yanıt arayanlar var. Hep olmuştur. Görünüşte
pratik değeri bulunmayan bu tür yararsız sorulan sorup onlara yanıt aramak,
insanın öğrenme isteğinden, beyni işler durumda tutma zorunluluğundan
kaynaklanmaktadır. Hepsi bu kadar...
Bu tür sorularla uğraşan insanın yapacağı iş, estetik
bakımdan doyurucu bir yanıt bulmaktır. Ortalama insanın gördüğü, algıladığı,
anladığı bir takım durumlarla, birtakım olaylarla benzerlikler,
paralellikler kurmaktır.
"Bulmak"... "Keşfetmek"...
Tılsımlı sözler bunlar... "Buluş ve keşif"
eskilerce, gökten inen bir vahiy ya da ilham perisinin sihirli değneğinin
dokunmasıyla oluşan bir şey olarak görüle gelmiştir. Ama, ister vahiy
olsun, ister ilham perisinin eseri, bu keşiflerin, bu buluşların herkesçe
anlaşılabilmesi için, mutlaka günlük yaşamla bir bağlantısı, günlük
yaşamda somut bir ifadesi olması gerekir. Örneğin, şimşek yakıcı, yıkıcı
ve dehşet vericidir. İnsanın kafasında ok gibi, mızrak gibi, fırlatılan
silahların çağrışımını yapar. Böylesi bir silahın öldürücü sonuçlarını
yaratır.Ama, ortada fırlatılan bir silah olunca, bir de "fırlatan"
olması gerekmez mi? İlkellerin, şimşeği, Tanrı Thor'un çekici ya da
Zeus'un parıltılı mızrağı olarak görmeleri bundandır. Mızrağın neden
atıldığı değil, kim tarafından atıldığı sorusunun yanıtıdır. Madem
silah büyüktür, o zaman atanın da normalden büyük olması gerekir.
İşte, efsaneler böyle doğar. Doğa güçleri kişileştirilir,
tanrılaştırılırlar.
Efsaneler birbirini kovalar, birbirleriyle etkileşir. Kuşaktan
kuşağa geçerken de, o efsanelere hayat veren doğa güçleri giderek bir sis
perdesinin arkasına çekilirler. Geriye efsanenin nedeni değil kendisi kalır.
Kimi "çocuk masalı" durumuna dönüşür, kimi kıssadan hisse çıkarılan,
dinlerin parçası olan bir içerik, bir anlam edinir.
Nasıl sanat "uygulamalı" ya da "güzel"
olabiliyorsa, aynı şekilde, efsaneler de uygulamalı ya da güzel olabilirler.
Kimi efsane estetiktir, hoşa gider ve bu yüzden sürdürülür. Kimi efsane
insanlığın pratik amaç ve çıkarları için kullanılır, Örneğin,
tarihin ilk tarımcıları "yağmur" olayına çok meraklıydılar.
Kendileri için büyük önem taşıyan bu nesnenin gerektiği zaman değil de
aklına estiğinde neden yağdığını merak eder, dururlardı. Bereketi, üremeyi,
toprağın doğurganlığını simgeliyordu yağmur... Yağdığında doğayı
yeşertiyor, canlandırıyordu. İnsan yaşamında "seks" ne iş yapıyorsa,
yağmur da doğada onu yapıyordu. Üstelik, gökyüzüyle toprak arasında bir
bağlantıydı. İşte, Yer Tanrıçası ya da Gök Tanrısı efsanesi buradan
doğdu. Yağmurun yağmayışını tanrıların öfkesine, yağmur yağışını
da onların sevincine bağlamak alışkanlık oldu. Bu efsanenin yerleşmesiyle
birlikte, ilk çiftçiler, tanrıları sürekli mutlu ve keyifli tutmanın
yollarını aramaya başladılar, törenler, şölenler düzenlediler. Hatta, gökle
toprağın şeytana uyup birleşmeleri için, seks alemleri düzenleme yoluna
gittiler.
İnsanlığın kültürel ve edebî mirası içinde, en iç gıcıklayıcı,
en güzelleri, kuşkusuz, Eski Yunan efsaneleridir. Ama, aynı Eski Yunan
efsaneleri, insanlara evrene yanlış ve ters biçimde bakmayı, onu kişi-üstü,
cansız bir şey olarak görmeyi de öğretmişlerdir.
İlk efsanelerde, doğa güçleri, tıpkı insanlar gibi,
cilvekârdı. Neyi ne zaman yapacakları önceden kestirilemezdi. Ne kadar insanüstü
gösterilirlerse gösterilsinler, Zeus, Marduk ya da Odin gibi tanrılar,
sokaktaki adam gibi, çocuksu, duygusal, hoppa, kaprislidir. Olmadık
nedenlerden ötürü birbirlerine kazık atarlar, kızarlar, küserler. Rüşvet
yiyenlerin başlarını bile çevirip bakmayacakları rüşvetlerle yetinirler.
Böylesi tanrıların denetimindeki bir evrende bugünden yarına neler
olabileceğini kimse kestiremeyeceği için de, o zamanın insanları, doğayı
anlamak, açıklamak için özel bir çaba göstermemişlerdir. Gerek duymamışlardır
buna... Tanrıların gönlünü hoş edeceklerini düşündükleri işleri
yapmakla yetinmişlerdir.
Zamanla, Eski Yunan düşünürleri, evreni, katı ve değişmez
işleyiş kuralları bulunan bir makine olarak görmeye başlamışlardır.
"Efsane" olayı böylece ters-yüz olmuştur. "Efsane" gözlükleriyle
evreni gören insanlar, kavrama ters ve aykırı biçimde, doğanın
kanuniyetlerini, işleyiş yasalarını aramaya koyulmuşlardır.
Bilim yönünde, bilimsel bilgi yönünde ilk büyük adımdır
bu...
Bilim tarihçilerine göre, bilimsel bilgi yönünde ilk dev
adım, İ.Ö. 600 yılında Miletuslu Thales tarafından atıldı. Ama, bilim
tarihini kendi açılarından yeni baştan yazan Yunanlılar, Thales'e, insan ömrüne
sığmayacak kadar çok keşif ve buluşlar yüklediler. Thales'i daha alçak gönüllü
biçimde değerlendirenlere göreyse, bu bilim adamı, Babil'deki bilgi
birikimini eski Yunan'a aktarmaktan başka bir şey yapmadı. Ama, kim ne derse
desin, Thales'in, İ.Ö. 585 yılı için öngördüğü güneş tutulmasının
gerçekleşmesi önemli bir olaydır. Bilim adına büyük bir puandır.
Doğa yasalarının işleyişi konusunda zihin egzersizlerine
başlayan Eski Yunanlıların düştükleri temel yanlış, doğanın oyunu
kurallarına göre oynayacağını varsaymaktı. Böyle olunca, doğru ve
bilimsel biçimde doğanın üstüne gidilirse, o da bütün sırlarını ortaya
döker, geriye de sorun kalmazdı. Kısacası, doğanın, eltopu kurallarıyla
futbol oynamayacağını düşünmüşlerdi, Eski Yunan düşünürleri... İki
bin yıl sonra, "Tanrı"nın bazı anlaşılmaz incelikleri olabilir,
ama hiç bir zaman kötü niyetli değildir" diyen Albert Einstein da, Eski
Yunanlı düşünürlerin temeldeki bu iyimserliklerini paylaşıyordu. Doğa
yasaları, bir kere keyfedilmeye görsünler, herkesin anlayacağı basitlikte
olacaklardı.
Bu Eski Yunan iyimserliği, çağımız insanının kültür
mirasıdır.
Doğa oyunu kurallarına göre oynayınca, bütün iş,
olayları gözlemek ve bu gözlemlerden elde edilen verileri yorumlayarak temel
yasalara ulaşmak için, düzenli bir sistem geliştirmektir. Bu düzenli sistem
içinde, yerleşik tartışma kurallarına uygun olarak, bir noktadan bir başka
noktaya geçmekse "mantık"tır. Gerçi insanların bir şeyler keşfetmesinde
esin perisinin de rolü olabilir, ama, aslolan, kuram ve varsayımların mantık
yoluyla sınanmasıdır. Küçük bir örnek alalım: Votkayla soda, viskiyle
soda, rakıyla soda, konyakla soda, romla soda insanı sarhoş eden içkiler
olduklarına ve bunların ortak paydası "soda" olduğuna göre, sarhoşluğun
mantıkî sebebi sodadır. Eski Yunan mantığı, kendi mantığı gereği, bu
mantıkî sonucun çıkarılmasını gerektirmektedir. Belli ki, bu mantıkta
bir yanlış vardır. İnce düşünülürse bu yanlış bulunabilir de... Ne
var ki, bu mantık yanlışlarının keşfedilmesi her zaman böylesi kolay da
olmamaktadır. Olmamıştır.
Böyle "mantık oyunları" ya da ''mantık yanlışları",
Eski Yunan'dan bu yana birçok düşünürün ilgisini çekmiş, bu mantık yanlışlarını
bulup çıkarmak onlar için eğlendirici bir meşgale olmuştur. Bu arada,
sistematik mantığın ilk temellerinin İ.Ö. dördüncü yüzyılda Stagira'lı
Aristo tarafından atıldığını da hemen belirtelim.
İnsanla doğa arasındaki zihinsel savaşın üç temel
unsuru vardır. Önce, doğanın belli bir yönü hakkında gözlemler yapmak,
veri toplamak gerekir. İkinci olarak, bu verilerin düzenli ve anlamlı biçimde
sınıflandırılmaları gelir. Bu "sınıflandırma" toplanan
verilerin niteliğini değiştirmez, daha kolay görülmelerini anlaşılmalarını
sağlar. Bu işlemi, briçte, kağıtların, maça, karo, kupa ve sinek gruplarında
toplanıp büyüklüklerine göre sıralanmalarına benzetebiliriz. Kağıtların,
değeri değişmez, ama, bu sınıflandırma, oyunun hem daha hızlı, hem daha
düzenli ve planlı oynanmasına olanak verir. Üçüncü işlem, düzenli biçimde
sınıflandırılmış gözlemlerden yola çıkarak, tüm gözlemleri derleyip
özetleyen ortak bir ilke, ortak bir kural bulup çıkarmaktır.
Örneğin, suyla dolu bir küvete konulduklarında taş batar,
tahta yüzer, demir batar, tüy yüzer, cıva batar, zeytinyağı yüzer. Batan
cisimlerle yüzen cisimleri iki ayrı listede toplayıp bir gruptaki cisimlerin
öteki gruptaki cisimlerden hangi noktalarda ayrıldıklarının bir dökümünü
yaparsanız, şu sonuca yararsınız: Ağır cisimler suda batar, hafif cisimler
yüzer.
Eski Yunanlı düşünürler, evrene bakış açılarındaki bu
yeni yaklaşıma "philosophia", yani "felsefe" adını vermişlerdir.
"Bilgi aşkı" anlamına gelir. Daha da serbest bir çeviri yaparsanız,
bunun adı, "öğrenme arzusu", yani MERAK'tır.
Eski Yunanlıların en büyük bilimsel başarılarının
"geometri" alanında elde edildiğini bilmeyen yok... Bunun da nedeni,
iki temel yaklaşım geliştirmiş olmalarıdır. Bunlardan biri SOYUTLAMA, öteki
de GENELLEME'dir.
Küçük bir örnek verelim. Eski Mısır'da arazi sürveyanları,
doksan derecelik bir açı çizmenin kolayını bulmuşlardı. Uzunca bir ipi 12
eş uzunlukta parçaya katlıyorlar, sonra da bir yanında 3, bir yanında 4,
bir yanında 5 kat ip bulunacak biçimde bir üçgen oluşturuyorlardı. Dik açı,
üç katlı yanla 4 katlı yanın birleştiği noktada meydana geliyordu. Mısırlıların
bu basit ve kestirme yöntemi nasıl keşfettikleri bilinmez, ama, arazi ölçüm
ve çizimlerinde kullanmakla yetindikleri bellidir. "Meraki" Yunanlılar
işi bir adım öteye götürdüler. Böyle bir üçgende nasıl olup da bir dik
açı meydana geldiği sorusu kafalarına takılmıştı. Yaptıkları gözlemler
ve çözümlemeler sonunda, ortaya çıkan fiziksel yapının kendi başına bir
anlam taşımadığını, üçgenin yapımında ister ip, İster tahta kullanılsın,aynı
sonucun doğduğunu kavradılar. Bütün sorun, düz çizgilerin açı yaparak
kavuşmalarında düğümleniyordu. Her türlü görsel gerçekten bağımsız
olan ve ancak insanın hayal gücünde varlık kazanan "ideal düz çizgi"
kavramını gerçekleştirmekle, Eski Yunanlılar, "soyutlama" denilen
yöntemi de geliştirdiler. Soyutlama, bu yönüyle, gereksizlerin ayıklanması
ve yalnızca belirleyiciler üstünde durulmasıydı. Yöntem, bugün de, bu özelliğini
korumaktadır.
Eski Yunanlı geometriciler, her sorunu kendi içinde ele alıp
bireysel çözümler aramak yerine, sorunları sınıflandırıp ortak çözümler
aramak yoluna da gittiler. Örneğin, bir yanı 3, bir yanı 4, bir yanı da 5
arşın olan üçgenlerin içinde 3 ve 4 arşınlık çizgilerin kesişme noktasında
dik açı meydana geldiğini saptadıktan sonra, aynı dik acının 5, 12 ve 13
arşınlık üçgenlerle 7, 24 ve 25 arşınlık üçgenlerde de oluştuğunu
saptadılar. Ama, bu ölçüler birer "rakam"dı. Tek başlarına alındıklarında
belli bir anlamlan da yoktu. İş, dik açılı bütün üçgenleri tanımlamada
kullanılabilecek bir ortak payda, bir ortak özellik bulmaktı. Sırf meraktan
kafa yoran Eski Yunan geometricileri, bir üçgenin dik açılı üçgen
olabilmesi için, yanlarının uzunluğu arasındaki ilişkinin x2+y2=z2
(burada "z", en uzun yanın uzunluğudur) olması gerektiğini saptadılar.
Dik açıysa, "x" ve "y" uzunluktu yanların birleştikleri
noktada oluşuyordu. Örneğin, ilk Örnekte 9+16= 25, ikincisinde 25 +144 =169,
üçüncüsünde de 49 + 576 =625 sonucu alınıyordu.
Bu tür denklemler çoğaltılabilir. Burada önemli olan,
hangi iki sayının karelerinin toplamının tek sayının karesine eşit olduğunu
bulmak değil, belli sayı grupları arasında bir ilişkinin bulunduğunu keşfetmek,
üstelik bunu kanıtlamaktı. İşte, geometri, Eski Yunan'da yeni yeni
GENELLEME'ler yapmanın, "kafayı çalıştırma"nın bir aracı
olarak gelişti.
Üstelik, bazı Eski Yunanlı matematikçiler, geometrik şekillerin
çizgi ve uçları arasındaki ilişkiler üstünde de durdular. Böyle ilişkilerin
bulunduğunu keşfettiler. Bir bilimsel söylentiye göre, dikaçılı üçgen
sorununu çözen, İ.Ö. 525 yılında Samos'lu Pithagoras' tır. Bu buluş,
onun adıyla, "Pithagoras Teoremi" olarak anılır. İzleyen yüzyıllarda,
"Eşek Teorisi" olarak anılmasının nedenleriyse pek bilinmiyor.
Bir başka önemli buluş da, Öklid'den geldi. Öklid, İ.Ö.
300 yılında, kendisinden önce geliştirilmiş bütün matematik teorilerini
bir araya topladı, sınıflandırdı, ortak yönlerini saptadı ve daha önce
kanıtlanmış bazı teorileri kullanarak başka teorilerin kanıtlanabileceğini
ortaya koydu. Ama, giderek, Öklid de bilimsel bir bataklığa battı. Her teori
kendisinden önce kanıtlanmış bir teoriyle kanıtlanabileceğine göre, Teori
No. l nasıl kanıtlanacaktı?
Bunun da kolayı bulundu. Teori No. l, kanıt, gerektirmeyecek
kadar açık, seçik ve kesin olmalıydı. İşte,bu tartışılmaz açıklıktaki
yargılara, "aksiyom" adı verildi. Öklid, ayrıca, piyasada fır dönen
aksiyomların sayısını en aza indirmeyi de başardı. Bu aksiyomlardan yola
çıkarak, "Öklid Geometrisi" adı verilen görkemli ve karmaşık
yapıyı oluşturdu. Böylesi az malzemeyle böylesi dev bir yapı ortaya çıkarmak,
"müteahhit" diye geçinen değme babayiğidin harcı olmasa gerekir.
O kadar ki, Öklid'in yapıtı, iki bin yıl sonra bile dimdik ayakta duruyor.
Tümdengelim yöntemi uygulamak, bir aksiyomlar dizesinden
yola çıkarak "tartışmasız" kabul gören bir bilgi kümesine
varmak, kuşkusuz çok ilginç, eğlendirici bir çaba... Eski Yunanlılar bu
oyuna tek sözcükle "âşık" oldular. Aşkın gözü kör olduğu için
de, iki temel yanılgıya düştüler.
Bir kere, bilgi edinmenin tek geçerli ve saygın yöntemi
olarak tümdengelim yöntemini benimseyip,öteki bütün yaklaşımları
reddettiler. Oysa, başkaları gibi, onlar da, bazı bilgi biçimlerinin
edinilmesinde tümdengelim yönteminin yetersiz kaldığını biliyorlardı. Örneğin,
Korint'le Atina arasındaki mesafenin tümdengelim yöntemiyle hesaplanamayacağını,
bunun için mutlaka somut ölçümler yapılması gerektiğini Eski Yunanlıların
bilmediğini düşünmek, onları safdillikle suçlamak olurdu. Eski Yunanlılar,
işlerine geldikçe, zorda kaldıklarında somut doğa olaylarına bakarlardı.
Bunu yaparlarken de, hani neredeyse, yaptıklarından utanırlardı. Onlara göre,
edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen
bilgiydi. Günlük yaşayışla, günlük olaylarla ilgili bilgiler, onların gözünde,
"ikinci sınıf bilgiydi. Bizim Eflâtun diye tanıdığımız Platon'la
bir öğrencisi arasında geçen şu ilginç tartışma hep anlatılır. Öğrenci,
matematik dersinin sonunda, "Peki hocam" demiş, "İyi, güzel
ama bütün bunların yararı ?" Sonra eklemiş: "Ne gibi sonuçlar çıkar
bundan?" Platon köpürmüş, kölelerinden birini çağırtmış, "Bu
öğrenciye bu hafta harçlığını vermeyeceksin" demiş... Sonra da öğrenciye
dönüp, "Gördün mü? Matematik dersinin böyle de sonuçları
olabiliyor" demiş... Öğrencinin o gün okulla ilişkisinin kesildiğini
söylemeye bilmem gerek var mı?
Eski Yunanlıların günlük işler konusunda bilgi edinmeyi böylesi
horlamalarının önemli bir nedeni, büyük olasılıkla, ekonomileri gibi, kültürlerinin
de "kölecilik" anlayışına dayanması... Bu tür kültürlerde günlük
ayak işlerinin bütünüyle kölelere bırakıldığı, efendilerinse daha
"soylu" işlerle uğraştıkları bir gerçek... Spor bunlardan
biridir. Yalnızca boş zamanı olan soyluların yaptıkları bir iştir.
Burada, Yunanlıların felsefeye bir tür oyun, bir tür zihin sporu olarak baktıkları
anlaşılıyor. Günlük kültürümüzde de bunun örnekleri yok mu? Örneğin,
sporu zevk için yapan "amatör kişiye bakıp amatörlüğün erdemlerini
sıralamak, spordan geçimini sağlayan "profesyonel" kişiye ise
"amatörlüğün kutsal kurallarını çiğneyen kötü adam"
muamelesi yapmak, Eski Yunanlıların yaptıklarının bir benzeri değil mi?
Kimin amatör, kimin profesyonel olduğu konusunda kılı kırk yarıp gerçekler
dünyasının ötesine kaçan Olimpiyat Komiteleriyle günlük işleri kölelere
bırakan, kendileri de soylu işlerle uğraşan Eski Yunan köle sahipleri arasında
ne fark var? Pek yok galiba...
Eski Yunan'daki bu boşgezerlik kültürünün bir uzantısı
da, Korent'le Atina arasındaki mesafe gibi "dünyevî" sorunlarla hiç
ilgilenilmemesi, böylesi önemsiz ve tehlikeli konuların "saf bilgi"
cennetine girmekten alıkonulması... Altında yatan nedenler ne olursa olsun,
Eski Yunan düşünürlerinin, bu tutum yüzünden, kendilerini gereksiz yere kısıtladıklarını,
düşüncelerinin önüne kendi elleriyle engeller diktiklerini söyleyebiliriz.
Alalım Arşimet örneğini... Arşimet'in dünyanın günlük gidişini değiştiren
çok önemli keşif ve buluşlarının bulunduğunu bilmeyen yok gibidir. Oysa,
Arşimet, bu dünyevî buluşlarından belki de "utanç" duyduğu için
bunları hiç yayınlamamış, pür matematikteki buluşlarını dünyaya
duyurmakla yetinmiştir. Kısacası, Eski Yunan düşüncesini kısıtlayan en
önemli etken, "dünyevî" konulara, doğa olaylarına, günübirlik
olup bitenlere duyulan ilgisizliktir. Dünyadan kaçıp felsefeye sığınıştır.
Bütünüyle soyut ve biçimsel biçimde düşünmeleri gerçi kendisini
geometrideki başarılarıyla göstermiştir, ama, bu keçi inadı, Yunan düşüncesini,
ikinci büyük yanlışını yapmaya ve çıkmaza girmeye zorlamıştır.
Bir geometri sistemi geliştirmede aksiyomların ne kadar
yararlı olduğunu gören Yunanlılar, bunun iğfaline kapılarak, aksiyomları
"mutlak gerçek" olarak görmeye ve benzeri "mutlak gerçek"lerden
yola çıkarak başka bilgi dallarının geliştirilebileceğini sanmaya başladılar.
Örneğin, astronomide, herkesin gözleriyle gördüğü, tartışılmasına
bile gerek olmayan şu aksiyomları, şu mutlak gerçekleri benimsediler: (1) dünya
hareketsizdir ve evrenin merkezidir; (2) dünya kusurlu ve yozdur, oysa gökyüzü
ölümsüzdür, değişmezdir, kusursuzdur. "Daire" denilen geometrik
şekil kusursuz bir eğri olduğuna, gökyüzü de kusursuz bulunduğuna göre,
bütün gökyüzü cisimleri kusursuz bir yörünge içinde dünyanın çevresinde
dâireler çizerek dolaşmaktadır. Denizlere açılmak ve takvim yapmak gibi
"dünyevî" zorunluluklarla ister istemez karşılaşan Eski Yunan
bilginleri, zamanla, gezegenlerin yörüngelerinin kusursuz daireler olmadıklarını
anladılar. Hem "dünyevî" gerçeklere pay bırakmak, hem de eski görüşlerinde
diretmek için karmaşık daire sistemleri önermeye, geliştirmeye başladılar.
İ.Ö. 150 yılında İskenderiyeli Ptolemaeus'un geliştirdiği karmaşık gökyüzü
sistemi, bu çabanın bir ürünüdür. Aynı şeye örnek olarak, Aristo'nun
hayal gücüne dayalı "tartışmasız" aksiyomlarını da gösterebiliriz.
Taşın tüyden daha hızlı düştüğünü göz göre göre, Aristo, bir
cismin düşüş hızının gövde ağırlığına orantılı olduğunu söylemiştir.
Gidecek yeri kalmayınca, bu tur "tartışmasız"
aksiyomların bir noktadan sonra uçurumun ucuna geleceği, küçük bir dürtüklemeyle
de tepetaklak aşağı düşeceği belliydi. Öyle de oldu. Eldeki tüm
aksiyomları tüm boyutlarıyla derinlemesine irdeleyen Eski Yunan bilimcileri,
matematik ve astronomi dallarında artık öğrenilecek hiç bir şey kalmadığı
yargısına vardılar. Felsefe bilgisi konusunda öğrenilebilecek her şey öğrenildikten
sonra da "düşünce" durdu. Eski Yunan'ın Altın Çağından iki bin
yıl sonra bile, insanlar, açıklanması güç bir "dünyevî"
sorunla karşılaşınca, kaçamağı, "Aristo şöyle dedi", "Öklid
şöyle der" gibi sözlerde buldular. Gariptir, bu yanıtlar herkese uzun süre
yetti de arttı bile...
Matematik ve astronominin tüm sorunlarını çözen Eski
Yunan düşünürleri, bundan sonra, bakışlarını, daha önemli ve karmaşık
konulara, örneğin "insan ruhunun derinlikleri" sorununa çevirdiler.
Sözgelişi, Platon, yağmurun neden yağdığı ya da gezegenlerin neden
hareket ettiği gibi sorulardan çok, "Adalet nedir? Erdem nedir?"
gibi derin konularla ilgiliydi. En yüce doğa felsefecisi Aristo ise, en yüce
ahlâk felsefecisi de Platon'du, Eski Yunan düşüncesinin o görkemli günlerinde...
Ama, zaman geçtikçe, Yunan düşünürleri, ahlâk felsefesinin
zevklerine,keyfine kaptırdılar kendilerini... Kısırlıktan başka şey vaat
etmeyen bilim felsefesinden, doğa felsefesinden giderek uzaklaştılar. Antik
Çağ felsefesinin son aşamasına, aşırı mistik bir içeriği olan ve İ.S.
250'de ortaya Plotinus tarafından atılan "neo-Platonizm"e böyle
gelindi.
Tanrının özü ve insanlarla ilişkileri konusunu
vurgulayarak işleyen Hıristiyanlık ahlâk felsefesine yepyeni boyutlar
ekledi. Bu süreç içinde de, bilim ve doğa felsefesi bütünüyle ikinci
plana itildi. Bütün "düşünen beyin"ler, ahlâk felsefesine
vurdular kendilerini... İ.S. 200'den İS.1200'e kadar geçen bin yıllık sürede,
Avrupalı düşünürlerin tek tutkusu, tek meşgalesi dinbilimle bütünleşen
ahlâk felsefesi oldu. Doğa felsefesi de unutuldu gitti.
Orta Çağ felsefesi, aslına bakılırsa, karanlığın
felsefesidir. Neyse ki, Arap dünyası, Orta Çağ boyunca Aristo ve Ptolemy'nin
düşüncelerini yaşattılar da, doğa ve bilim felsefesi bütünüyle yitip
gitmedi.
Batı Avrupa'nın Aristo'yu yeniden keşfetmesi, İ.S.
1200'lere rastlar. Eski Yunan'ın kültürel geleneğini ölüm döşeğinde
bile sürdüren Bizans İmparatorluğu'nun da bu yeniden keşfedişte büyük
etkisi olmuştur. İçinde yaşanılan koşulların etkisiyle, Aristo'nun mantık
ve muhakeme sisteminin ilk uygulandığı yer dinbilimdir. İ.S. 1250 yılında
Aristo ilkelerine dayalı "Thomism" sistemini geliştiren St. Thomas
Aquinas, aynı zamanda, Roma Katolik Kilisesinin temel dinbilim anlayışını
da oluşturmuştur.
Ama, "meraki" insanlar çok geçmeden, Eski Yunan düşüncesini
lâik alanlara da uygulamaya başlamışlardır.
Rönesans akımının öncülerinin "hümanist"
(insancıl) olarak anılmalarının temelinde yatan neden, bunların,
ilgilerinin ağırlık merkezini Tanrı'dan İNSAN'a kaydırmalarıdır. İngiliz
dilinde, tarih, edebiyat ve sanat gibi bilim dallarının "hümanite"
genel başlığı altında toplanmasının kökenleri de. buraya kadar gider.
Meraklı, arayış içindeki beyinlere Eski Yunan düşüncesi
yeterli ve doyurucu gelmediği için, Rönesans düşünürleri, bu felsefeye
yepyeni boyutlar eklemek zorunda kalmışlardır. Bu genel çerçeve içinde, örneğin
1543 yılında, Polonyalı gökbilimci Nicolaus Copernicus'un Eski Yunan düşüncesinin
astronomiyle ilgili temel aksiyomunu reddettiğini görüyoruz. Copernicus gerçi
"dairevî yörünge" görüşünü benimsemiştir; ama, evrenin
merkezinin dünya değil, güneş olduğunu doğru biçimde öne sürmüştür.
Gök cisimlerinin gözle görülen hareketlerini açıklamada büyük kolaylıklar
getirmiştir, bu yeni aksiyom... Gelin görün ki, dünyanın "sabit"
olmayıp hareket ettiği aksiyomu, gözle görülmediği, algılanamadığı için
bir türlü benimsenememiştir. "Bilim" dünyasının bu yeni aksiyoma
alışması için tastamam yüzyıl geçmesi gerekmiştir.
Aslına bakılırsa, Copernicus'un önerdiği sistem "köklü"
sayılabilecek bir değişiklik değildir. Aksiyom değiştirmiştir. Hepsi o
kadar... Kaldı ki, Samos'lu Aristarchus'un tastamam 2000 yıl önce
"merkez güneştir" dediği de bilinmektedir.
Sakın yanlış anlaşılmasın! Bir aksiyomu bırakıp
yenisini benimsemek az-buz iş değildir. Örneğin, ondokuzuncu yüzyıl
matematikçilerinin Öklid aksiyomlarına karşı çıkmaları ve Öklidçi
olmayan bir geometri sistemi önermeleri, bir çok alandaki düşünce biçimlerini
köklü şekilde değiştirmiştir, örneğin, bilim adamları, evrenin tarih ve
yapısını açıklarken, Öklidçi olmayan Riemannian geometrisini
benimsemekte, Öklid'in daha çok "akla-mantığa uygun" geometrisini
reddetmektedirler.
Copernicus'un etkileri de bir bakıma dolaylı olmuş, köklü
değişikliklerle sonuçlanacak bazı süreçleri harekete geçirmiştir.
Bu yeni süreçler bir İtalyanda,Galileo Galilei'de somutlaşmaktadır.
Eski Yunanlılar, mantık yürütmeye başlarken, gözle açık-seçik
görülen, herkesçe benimsenmesi kolay ve "tartışmasız" doğa
olaylarını çıkış noktası olarak almayı yeğlerlerdi. Kolaylarına
gelirdi bu... Bir cismin ağırlığıyla düşüş hızının doğru orantılı
olduğu görüşünü sınamak için Aristo'nun aynı yükseklikten değişik ağırlıkta
iki taş atıp atmadığım bilmiyoruz,ama, şu kadarını biliyoruz ki, böylesine
görgül deneyler, Eski Yunanlılar için gereksizdi, anlamsızdı, dünyevîydi.
Böylesine deneyler saf bir tümdengelimin tüm güzelliklerine gölge düşürüyordu.
Kaldı ki, tümdengelimin sonuçlarıyla deney sonuçları birbirine ters düşerse,
deneyin sonuçlarının doğru olduğu ne malûmdu? Saf olmayan, kusurlu bir dünyanın
gerçekleriyle kusursuz bir soyut görüşler dünyasının
"hayal"leri çelişirse, kusurlu ve yoza abone olmanın ne anlamı
vardı? Kusursuz bir kuramı kusurlu araçlarla sınamak ne ölçüde doğru
sonuçlar verebilirdi?
İşte, Galileo Galilei ortaya çıkana kadar
"bilim"e egemen olan görüş buydu.
Görgül deneylerin felsefî açıdan saygınlık kazanmaya başlaması,
St. Thomas Aquinas'in çağdaşı olan Roger Bacon ve onun da adaşı olan
Francis Bacon'la başlar. Yine de diyoruz ki, gerçek bilimde devrim Galileo ile
başlamıştır. Eski Yunan düşüncesinin egemenliğini yıkan odur. Galileo
usta ve inandırıcı bir mantıkçı, kendisini iyi satmasını bilen usta bir
reklamcıydı. Yaptığı, deneyleri öylesine renkli ve etkileyici biçimde
anlatırdı ki, kısa sürede, Avrupa'nın görmüş geçirmiş bilim çevrelerini
avucunun içine almıştı. Galileo'nun yöntemlerini de, sonuçlarını da
benimsediler, bu bilim çevreleri...
Hakkında anlatılan en ünlü öyküye göre, Galileo, Pisa
Kulesi'nin tepesine çıkmış ve biri beş kiloluk, biri yarım kiloluk iki
cismi aşağıya bırakmış... Aynı anda çarpmış cisimler yere... Derler
ki, cisimlerin aynı anda yere çarpmalarının çıkardığı gürültü, çöken
Aristo fiziğinin gümbürtüsünden başka bir şey değilmiş...
Aslına bakılırsa, Galileo'nun gerçekten böyle bir deney
yapıp yapmadığı kesin değil... Büyük olasılıkla da yapmamıştır. Ama,
bu tür taktikler Galileo'ya öylesine özgüdür ki, yüzyıllar boyunca, doğru
olsun, olmasın, herkes inanmıştır böyle bir deneyin yapıldığına...
Galileo'nun eğimli yüzeylerden aşağıya doğru toplar
yuvarladığı, bunların belli süreler içinde katettikleri mesafeleri ölçtüğü
bilinmekte... Bu da, Galileo'nun, zaman boyutlu araştırmalar yapan, sistemli
biçimde ölçümler alan ilk bilim adamı olduğunu ortaya koyuyor. Ama,
Galileo'nun bilime en büyük katkısı, bilimin mantık yöntemi olarak,tümevarımı
ön plana çıkarmasıdır. Bütünüyle varsayımlara dayalı bazı
genellemelerden yola çıkarak sonuçlara ulaşan tümdengelim yönteminden
farklı olarak, tümevarım, somut gözlemlerden yola çıkmakta ve
genellemelere ("aksiyom" da diyebilirsiniz) varmaktadır.
Ama, bu noktada, Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerekiyor.
Eski Yunan düşünürleri de elbette aksiyomlarını kafadan uydurmaz, bunları
bazı somut gözlemlere dayandırırlardı. Örneğin,iki nokta arasındaki en kısa
mesafenin düz çizgi olduğu yönünde Öklid'in geliştirdiği aksiyom, biraz
deneyim, biraz da dehâya dayalı bir buluştu. Yine de, çağdaş bilim anlayışı,
bilgi edinme sürecinin temelinde tümevarım yönteminin yattığı görüşündedir.
Yalnızca bilgi edinmenin değil, yapılan bazı genellemeleri haklı göstermenin,
kanıtlamanın da tek yolu budur. Kısacası, bir genellemenin varlık şartı sürekli
biçimde, yeni deney ve yöntemlerle sınanabilmesidir.
Görüldüğü gibi, bugün de geçerliğini koruyan bu yaklaşım,
Eski Yunan'daki yöntemin taban tabana karşıtıdır. Somut dünyayı
"ideal gerçek"in kötü bir karbon kopyası olarak görmek yerine,
genellemeleri, gerçek dünyanın defolu aynası olarak değerlendirmektedir. Bu
durumda, ne kadar sınanırlarsa sınansınlar, tümevarım deneyleriyle ulaşılan
genellemelerin gerçekleri olduğu gibi yansıtması olanaksızdır. Herhangi
bir genellemeyi doğrulayan milyarlarca bağımsız gözlem olsa bile, ona aykırı
düşen bir gözlem, o genellemenin değiştirilmesini, o aykırı gözlem
ışığında yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılar. Kısacası,
"istisnalar kuralı bozmaz" lâfı palavradır. Çağdaş bilimde,
istisnalar, kuralların mezarıdır. Üstelik, "kesinlik" de yoktur
bilimde... Bir sonraki deneyin ne sonuç vereceği önceden kestirilemedikçe,
kesinlikten de söz edilemez.
İşte, çağdaş doğa felsefesinin püf noktası buradadır.
Eski Yunan düşüncesinde olduğu gibi, "mutlak gerçek"e ulaşmak,
onu arayıp bulmak gibi bir iddiası yoktur. Alçakgönüllüdür, kısacası...
Çağdaş bilimin gözünde, dahası, "mutlak gerçek" kavramı da
abestir.
Bir gerçeği "kesin", bu yoldan da
"mutlak" kılacak sayıda, deney yapmaya, bırakın insanın, tüm
insanlığın ömrü yetmez.
Oysa, Eski Yunan düşünürlerinin kafasında böyle sınırlamalar,
böyle kaygılar yoktu. Aynı yöntemi, "Madde nedir?" sorusuna da,
"Adalet nedir?" sorusuna da uygulamışlardı. Çağdaş bilim, bu iki
soru türüne değişik biçimde yaklaşmakta... Tümevarım yönteminin özünde,
gözlemlenemeyen olgular konusunda genelleme yapılamayacağı görüşü yatar.
"İnsan ruhu" gözle görülür, elle tutulur cinsten olmadığı için
de genelleme dışıdır. Tümevarım yönteminin uygulanamayacağı bir alandır.
Çağdaş bilimin asıl zaferi, tüm bilim adamları arasında
işbirliğine dayalı özgür iletişimin kurulmasıdır. Belki bizlere, bu
temel gerçeği bilenlere garip gelebilir, ama, antik ve orta çağ filozofları
böyle bir işbirliğine gerek bile duymamışlardı. Örneğin, Antik Yunan'ın
Pisagorcuları, matematik alanındaki bütün buluşlarını "devlet sırrı"
gibi kendilerine saklayan, başkalarıyla paylaşmaya yanaşmayan bir tür
"gizli örgüt"tüler. Orta Çağ simyagerleri de, başkalarınca öğrenilmesin
diye, simya deneyleri hakkındaki yazılarım çok eğreti, çok üstü kapalı
biçimde yazarlardı. Bir başka ilginç olay da, İtalyan matematikçi Niccolo
Tartaglia'nın kübik denklemleri çözme yolunu bulduktan sonra, ısrarla bunu
kendine saklamasıydı. Kim bilir, belki de haklıydı bunu yapmakta...
Matematikçi arkadaşlarından Geronimo Cardano bir gece Tartaglia'yı içirmiş,
denklemi çözme yöntemini ağzından almış, sonrada "benim kendi buluşum"
diye yayınlamıştı. Cardano'nun bu üçkağıtçılığının kuşkusuz bağışlanır
yanı yoktur, ama, böyle bir buluşun mutlaka yayınlanması gerektiği
konusundaki tutumu doğrudur.
Bugünkü bilim anlayışına göre, "gizli" tutulan
bir bilimsel keşif ya da buluş, keşiften ya da buluştan sayılmaz. Bu yolda
en kararlı adımı, Tartaglia-Cardano olayından yüzyıl sonra, bilimsel gözlem
sonuçlarının tüm ayrıntılarıyla yayınlanmasının bir namus borcu olduğunu
söyleyen İngiliz kimyacısı Robert Boyle atmıştır. Bundan da öteye, bir
yeni gözlem ya da buluşun geçerli sayılabilmesi için, yayınlanmasından
sonra bir başka gözlemce doğrulanması zorunludur. Bilim, bireysel bilim
adamlarının değil, "bilim camiası"nın ortak ürünüdür.
"Bilim camiası" ya da "bilim topluluğu"
adı verilen örgütlenmenin ilk ve en ünlü örneklerinden biri, kuşkusuz,
Londra'daki Kraliyet Doğa Bilgisini Geliştirme Derneği'dir. Kısa adıyla
"Kraliyet Derneği" olarak anılan bu kuruluş, Galileo'nun yaptığı
deneylere ilgi duyan ve bunun çeşitli boyutlarını tartışmak için 1645 yılında
bir araya gelen birkaç bilim adamının çabalarıyla ortaya çıkmış, 1660 yılında
da Kral II. Charles tarafından tescil edilmiştir.
Kraliyet Derneği'nin çalışma yöntemleri de ilginçti.
Bazen toplanıp görüş alışverişinde bulunur, bazen de mektuplaşıp yaptıkları
deneylerin aşama ve sonuçlarını ayrıntılı biçimde birbirlerine aktarırlardı.
Bu olumlu atılımlarına rağmen Kraliyet Derneği üyeleri, onyedinci yüzyıl
süresince savunmada kaldılar. Bilim dili olarak hiç kimsenin anlamadığı
Latinceyi bırakıp da herkesin anlayacağı İngilizce'yi konuşan ve yazan, görüşlerini
ve buluşlarını birbirlerinden esirgemeyen, kısacası gizlilik ve bencilliğe
dayalı bir bilim dünyasına çomak sokan bu "haylaz çocuk"lara,
sanki, Pisagor, Aristo ve Öklid'in ruhları ayıplarcasına, kınarcasına bakıyorlardı,
yukarılarda bir yerden...
Kraliyet Derneği, Isaac Newton'la birlikte utangaçlığını
da yendi. Galileo'nun, Danimarkalı gökbilimci Tycho Brahe'nin ve Alman gökbilimcisi
Johannes Kepler'in araştırma, deney ve gözlemlerinden yola çıkan Newton,
cisimlerin hareketinin üç temel yasasını buldu. Daha da önemlisi, yerçekiminin
evrenselliğiyle ilgili çığır açıcı genellemesini yaptı. Daha
hayattayken putlaştırılan sayılı kişilerden biri durumuna geldi Newton...
Onun buluşu, Eski Yunan düşünürlerinin kafalarında kurduklarından çok
farklı, çok görkemli bir evren çıkardı ortaya... Öyle ki, bir anda, Eski
Yunan'ın o heybetli, o herkesi küçümseyici bilim devleri, mahalle arasında
çelik-çomak oynayan, arı kovanına çomak sokan haylaz çocuk durumuna
kendileri geliverdiler.Onyedinci yüzyılın başında Galileo'nun başlattığı
devrim, böylece, aynı yüzyılın sonunda Newton tarafından noktalandı.
İnsanla bilimin ilişkisini, "Onlar erdi muradına, biz
çıkalım kerevetine" türünden bir masal dileğiyle sonuçlandırmayı
çok isterdim. Gerçek şu ki, başlayan, mutluluk değil, güçlüktü. Bilimin
tümdengelime dayandığı dönemlerde, doğa ve bilim felsefesi her okumuşun
dağarcığında kendine bir yer bulabiliyordu. İnsanın genel kültürünün
birer parçasıydı bunlar... Ama, işin içine tümevarım yöntemi karışınca,
bilim de sürekli gözlem, öğrenme ve çözümlemeye dayalı bir "hamallık"
haline geldi. Yalnızca amatörlerin oynadıkları "bir oyun olmaktan 'çıktı,
amatörlerin boyunu aştı. Her geçen gün, bilimi daha da karmaşık duruma
getirdi.
Çabuk olmadı bu gelişmeler... Newton devrimini izleyen yüzyıl
içinde, çok üstün yetenekli bir bilim adamı, her şeye karşın, bilimsel
bilginin bütün dallarında "usta" olabiliyordu. Ama, 1800'lü yıllara
girilmesiyle birlikte, her alanda ustalık bir "hayal" olup çıktı.
Her geçen gün, bilim adamları, alanlarında derinleşebilmek, yoğun biçimde
çalışabilmek için, ilgi alanlarını kendi bilim dalları içinde bile
daraltmak zorunda kaldılar. Bilimin dev bir hızla dalbudak salması,
"uzmanlaşma" olayını beraberinde getirdi. Her yeni bilim adamı kuşağıyla
birlikte de uzmanlaşma artmakta, yoğunlaşmakta, akıl almaz derinliklere ulaşmakta...
İşin bir de başka yönü var. Uzmanlaşma öylesine derinleşti
ki, bir daldaki bilim adamı, başka daldaki bir bilim adamının söylediklerini,
yazdıklarını anlayamaz duruma geldi. Bu da bilime büyük bir darbe indirdi,
çünkü biliyoruz ki, bilimsel gelişme, değişik uzmanlık alanlarında
toplanan bilimsel bilgilerin eşleşmelerinin, etkileşmelerinin ürünüdür.
Üstelik, daha da kötüsü, "bilim camiası" dışındaki ortalama
insanların bilimle ilgileri de koptu. Bilim adamlarına saygı duyulan büyük
bir kişi olarak değil, şapkadan ne çıkaracağı bilinmediği için herkesçe
korkulan bir büyücü, bir sihirbaz gözüyle bakılmaya başlandı. Bilimin öyle
sıradan insanlarca kavranamayacak kadar gizemli ve büyülü bir şey olduğu,
bilim adamlarınınsa sokaktaki adamdan çok farklı, garip yaratıklar oldukları
görüşü, insanlarla bilim arasındaki mesafeyi de, soğukluğu da artırdı.
1960'lı yıllar, genç kuşakların bilime karşı soğukluklarının
açık düşmanlığa dönüştüğü yıllardır. Gariptir, bu düşmanlık, en
çok, yüksek öğrenim gören kuşaklar arasında oluşmuştur. Son iki yüzyılın
bilimsel gelişmeleri üstüne kurulan sanayi toplumlarının kendi başarılarının
ölümsüz yan etkilerini hissetmeye başlamaları da bunun üstüne tuz-biber
ekmiştir.
Olanlara şöyle bir bakalım.
Tıptaki gelişmeler ölüm oranlarını düşürmüş, bu da
büyük bir nüfus patlamasına yol açmıştır. Bir yandan kimya sanayinin
artıkları, öte yandan motorlu taşıtlar havamızı, suyumuzu sürekli
kirletmektedir. Toprakta yetişen maddelere ve enerjiye duyulan gereksinme,
yerkabuğunu kemirmektedir.
Sokaktaki adamın gözünde bunun suçlusu bilimdir, bilim
adamıdır. Bilmezler, düşünmezler ki, bilim ve bilginin yarattığı
sorunları çözecek güç yine bilim ve bilgidir. Yoksa "cehalet" değil...
Çağdaş bilimin, bilim adamı olmayanlar için bir "sır",
bir "bilmece" olması gerekmez. Bilimsel yazıların yazarla dizer
arasında bir sır olarak kalması da gerekmez. Aradaki uçurumu kapatmak
herkesin yararınadır. Yeter ki, bilim adamları kendi bilim dallarını
herkesin anlayabileceği bir biçim ve dille anlatma sorumluluğunu üstlensinler.
Bilimden nasibini almamışlar da bilim adamlarını dinlerken kulaklarının üstüne
oturmasınlar. Dinlemeyi öğrensinler.
Bir bilim dalındaki gelişmelerin ne yönde olduğunu
anlamak, bunun önemini kavramak için insanların o bilim dalının ıcığını-cıcığını
bilmeleri de gerekmez. Bunu istemek, ünlü bir yazarın, örneğin
Shakespeare'in bir yapıtını okuyup da bunu beğenen kişiden Shakespeare gibi
dev bir ozan olmasını istemeye benzer. Beethoven'in senfonilerini zevkle
dinleyen bir kişiden, oturup Beethoven düzeyinde senfoni bestelemesini
istemeye benzer. Shakespeare'den ya da Beethoven'dan hoşlanmak insanların ne
kadar hakkıysa, bilimdeki gelişmeleri izleyip bunlardan kıvanç duymak da
herkesin hakkıdır.
"Bundan ne çıkar?" demeyin... Sorunun özü de
burada yatmaktadır, bir bakıma... Bilimin, bilim adamlarının ne yaptıkları,
neye yöneldikleri hakkında hayal-meyal bile olsa bir fikirleri bulunmayan kişiler,
bilim üstüne kurulu çağdaş dünyada sürekli huzursuzluk ve tedirginlik
duyarlar. Çevrelerinde olup bitenleri kavrayamadıkları içindir bu... Karşılaştıkları
sorunların nedenlerini anlayamadıkları içindir.
Ama, bütün bunlar bir yana, bilim dünyası görkemli bir
yerdir. Ardına kadar açılan kapılarıyla, genç yaşlı, her insana sınırsız
ufuklar, doyulmaz zevkler verir. İnsan beyninin görkeminin, gücünün, gelişme
ve geliştirme, yeteneğinin hem aynası, hem de en somut, ifadesidir.
Başlarken derim ki, sokaktaki insanın bilimden, bilimin de
sokaktaki insandan öğreneceği çok şey vardır. Bilim herkese yetecek bir
Krezus hazinesidir.
|